tımarhane duvarı sizce ne demek, tımarhane duvarı size neyi çağrıştırıyor?

  • Son bir haftadır kemirilen tırnaklar yerini kanayan tırnak etlerine bıraktıysa,
    ve ufukta parmak, eller ve hatta kol dahi yer almaktaysa,
    buna Ahmet Kaya nın ne gibi bir katkısı olabilir?
    Ya da katkısızlığı?
    Durdurucu etkisi var mı mesela?
  • İçimde delirmiş tüm duyguların kaçışının önündeki o barikat o deli gücün yıkmaya yetmediği o yüksek beton yığını
  • Yar olmadı bana devir
    Her günüm başka zehir
    Timarhanelerde demir
    Parmaklıklara sarıldımmmm :))))
  • NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!






  • İnsan Vatanını Sevmekten Vazgeçmez Atam

    Seni sevmek değil de sevdiğimi söylemek için çok zor zamanlar dayım Paşam. Seni toprağım gibi sevdiğimi anlamadıklarına üzülüyorum. İnsan toprağından vaz geçer mi? Seni bayrağım gibi sevdiğimi anlamıyorlar Paşam. İnsan bayrağından vazgeçer mi?

    Ben bugünleri yaşadıkça geçmişimi çok özlüyorum. İlkokulda Metin isminde bir öğretmenim olmuştu. Onu çok sevmiştim. Seni bu kadar çok sevmeyi biraz da ondan öğrenmiştim. Her gün senin yeni bir kahramanlığından bahsederdi bize. Anlayacağımız şekilde Yunan’ı denize döktüğümüz güne dek anlattı bir bir. Ben o zamanlar senin bir insan olduğunu önceleri anlayamamıştım. Bir masal kahramanı gibi geliyordun bana. Böyle Süpermen gibi güçlü ve yakışıklı, hayali, yenilmez kahramanımdın benim.

    Sakarya’da, Dumlupınar’da devleşen milletinle seni, özgürlüğe koşarken dinledim. Dünyada ‘’ başöğretmen’’ olabilmiş tek liderin hikâyesini nefes nefese takip ettim. Bize armağan ettiğin Cumhuriyetin kıymetini, anlamını öğrendim. Biz kız çocuklarını nasıl sevdiğini, nasıl göklere çıkarıp Sabihaların kanatlarında meclise koştuğumuzu öğrendim. Seni bir kez daha, bir kez daha ve daha da çok sevdim. Senin uğruna ömrünü verdiğin toprakları, sen gibi sevdim.

    Metin öğretmenimiz, bir gün On Kasım’ı anlatmaya başladı. Bizler daha çocuk olduğumuz için çok duygusal olmamaya çalışıyordu. ‘’Saat dokuzu beş geçe Atatürk aramızdan ayrıldı’’ derken gözlerinin dolduğunu gördüm. ‘’Aramızdan ayrılmak’’ ne demekti? Bunu çok iyi anlamamıştım ama öğretmenimin gözlerindeki yaş bana senin başına çok kötü bir şey geldiğini söylemişti. O an senin de bir insan olduğunu gerçek anlamda hissetmiştim. Öğretmenimize ‘’aramızdan ayrılmak nedir?’’ diye sordum. Metin öğretmen; yutkunarak bize senin öldüğünü söyledi.

    Bir kahraman ölür müydü? Bir masal kahramanı…! O gün bir daha hiçbir derste parmak kaldırmadım. Bir şeye çok üzülmüştüm ama içimde kopan o şeyin ne olduğunu bir türlü anlamlandıramıyordum. ‘’Atatürk ölmüştü.’’ Bunu anlamıyordum. Asla ölmeyecek dediğimiz sen, meğer çoktan ölmüşsün.

    Ben senin evine ziyarete gelecektim. Babam, ‘’Atamızı Anıtkabirde ziyaret edeceğiz bu yaz’’ demişti. Anıtkabir senin evinmiş. Şimdi ben seni gelip göremeyecektim öyle mi? Sana, senin için yaptığım Anıtkabir resmini gösterecektim ben. Sana her gün sözler veriyordum. Açtığın yolda yürüyeceğime yemin ediyordum. Beni duyduğunu düşündükçe daha bir coşku ile ant içiyordum. Ama sen ölmüşsün!

    O gün akşama kadar yüzüm hiç gülmedi. Gün bitip çocuklar sınıfı boşaltırken hiç yerimden kalkmadım. Kendimi hem çok bitkin hem de çaresiz hissediyordum. Benim Ata’m ölmüştü. Ben bunu tam olarak anlayamıyor olsam bile çok ama çok üzgündüm.

    Metin öğretmen babamın arkadaşı idi. Sınıf boşaldıktan sonra yanıma geldi. Bir yandan sıramın üzerindeki eşyalarımı toplarken bir yandan benimle konuştu. ‘’ Deniz, bugün sizin eve beraber yürüyelim mi? Hem yol da giderken sohbet ederiz.’’ Ben ayağa kalkıp Metin öğretmenimin kocaman göbeğine kadar bile gelmeyen boyumla ve sıska bedenimle ona öyle bir sarıldım ki onu bile şaşırttım. ‘’Öğretmenim şimdi biz onsuz ne yapacağız?’’. Bunu der demez ağlamaya başladım. O koca cüsseli, kocaman adam sanki kollarımın arasında eridi. Eğilip gözyaşlarımı sildikten sonra çantamı kendi koluna takıp elimden tuttu. ‘’ Gel bakalım önce yüzünü yıkayalım. Yolda giderken konuşuruz bunları’’ dedi.

    Yol da giderken senin çok uzun zaman önce öldüğünü ama bize bıraktığın fikirlerinin ve mirasının bizim sayemizde sonsuza dek yaşayacağını anlattı. Senin bile ölmeden önce kendi ölümünün kesin olduğunu, Dünya durdukça yaşaması gerekenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu söylediğinden bahsetti. Seni gerçekten seviyorsam önce çalışkan bir öğrenci, sonra iyi bir insan olmam gerektiğini anlattı Metin öğretmen.

    Anıtkabir’in senin sonsuza dek uyuman için yapılan bir ev olduğunu, kapılarının herkese açık olduğunu söyledi bana. Oraya gittiğim de mozole denilen bir yere elimdeki çiçekleri bırakırken senin için dua etmemi, ona bayrağımıza ve vatanımıza yaşadığım sürece sahip çıkacağıma söz vermemi söyledi. İşte bunları yaparsam senin beni duyabileceğini, uyuduğun yerde huzur bulacağını anlattı.

    Senin öldüğünde tüm Dünyanın önünde saygı ile eğildiğini öğrendim. Büyüdükçe aslında sadece bizim değil Dünyanın bile, 1938’de, General McArthur’ un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dediğinde öksüz kaldığını anladım.

    Bir ilkokul öğrencisi, küçük bir kızın önce yüreğinde, sonra da yaşamında bir kez daha, yeniden doğup can bulduğunda senin nasıl ölümsüz olduğunu tüm herkese gösterdim. Üsteğmen Kara Fatma’nın kim olduğunu öğrenip bildiğim, tanıdığım herkese anlatırken kadın olmanın ne kadar gurur verici bir şey olduğunu, Ata’mın bana verdiği değeri hak etmek için ülkemi daha ileri seviyelere taşımanın görevim olduğunu çok daha iyi kavradım.

    2000’de ABD Başkanı’nın milenyum mesajında; ”Milenyumun hiç şüphe yoktur ki; tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış, tek liderdir’ dedikten sonra göğsümüzü kabartan bu gururla sana layık evlatlar olabildik mi? Bizler ülke sorunlarında yeterince söz sahibi olabilmek için gereken gayreti gösteriyor muyuz?

    Belki de, senin yüzüne bakmaya utanacağımız günler yaşıyoruz. Senin evlatlarının sana olan nefretlerini açıkça kustukları, hatıranı kirlettikleri, sana türlü iftiralar atarken omuzlarda taşındıkları bu günlerde bizler karşında başımız eğik, utanç içindeyiz.

    Atam, üzülme! Bil ki doğacaktır yine güneş yine en tepeden. Senin mirasına sahip çıkacak, canı pahasına koruyacak daha milyonlarca evladın var. Sen Atam, yine de rahat uyu yerinde. Bak, oradalar, daha nice Mehmetler, Elifler, Denizler, Mustafalar, Ayşeler… Biz Atam sen rahat uyu diye, bu topraklar yeniden düşman çizmesi altında ezilmesin diye, kendi içimizden çıkan hainlere kurban edilmesin diye Cumhuriyeti, bayrağı, ilkelerini, fikirlerini ömrümüz oldukça korumaya, her zorluğun karşısında yılmadan özgürlük ve laiklik meşalesini nesilden nesile taşımaya yemin edenleriz.

    Biz İzmir’de yakılmış bir şehrin küllerinden yeniden doğuşunu Vecihi’nin kanatlarından gösterdik. Biz Kocatepe’de gösterdiğin ilk hedefe, emrettiğin ölüme yeniden koşacak olanlarız. Küçük bir kızın avuçlarında mozoleye bırakılan bir Anıtkabir resminden bin kez daha, bir ölüp bin dirilenleriz.

    Dünya’nın bizi yeniden gerçekten kıskanacağı çocuklar yetiştireceğiz. Biz inadına Cumhuriyet, inadına Demokrasi diye bağırırken bayrağımızı göklerden indirmeyecek olanlarız. Biz Atam bilmelisin ki seni asla unutmayacağız, unutturmayacağız.

    Atam, ben seni sevmekten nasıl vazgeçerim… İnsan toprağından, insan bayrağından vazgeçer mi? Ben seni vatanım gibi sevdim.





    D...
  • Türk Milleti Çalışkandır,Türk Milleti Zekidir


    Elif kafeye geldiğinde arkadaşlarını hararetli bir konuşmanın ortasında buldu. Tam yedi kişi küçücük masaya sığışmışlardı. Aralarındaki iki genci tanıyamadı. Masaya doğru yürürken garsona el hareketi ile arkadaşlarının olduğu yeri işaret ederek ‘’çift kaşarlı bir tane ve bir de duble çay. Abi, lütfen acil olsun fazla vaktim yok,’’ diyerek yüksek sesle siparişini verdi. Elif’in sesini duyan Mehmet masadaki koyu sohbetten başını kaldırıp kendilerine doğru yaklaşmakta olan Elif’e gülümsedi.
    - İşte benim sevgilim de gelmiş. Gel bitanem, gel, konular tam senlik.
    - Hayırdır, bu kadar hararetli ne konuşuyorsunuz?

    Mehmet ayağa kalkıp Elif’e yerini verdikten sonra arka masadan bir sandalye çekerken cevap verdi.
    - Bak canım bu arkadaşlar Musa ve Cengiz. Bizi andımız kaldırılmasının abartılacak kadar önemli bir şey olmadığına ve hatta bunun gerekli olduğuna inandırmak istiyorlarmış.
    - Ha! Biz fikirlere açığız, gerçekten geçerli nedenler sunarsanız ikna olabiliriz tabi ki. O zaman sizi yoracağım ama baştan alın bakalım beyler.
    - Of! O zaman siz baştan alın ben gidip bir sigara içeceğim dışarıda.
    - Bir hoş geldin bile demedin ama git bakalım Mustafa.
    - Hoş geldin Elif. Canım benim konuya dalmışız kusura bakma.
    - Neyse, hadi affettim. Git ama geri gel, kaybolma seninle işimiz var.
    - Evet, unutmadım . Yardım edeceğim dedim, biz sözümüzün eriyiz kızım!
    - Hahaha.. Tama canım teşekkür ederim. E! Beyler buyurun bakalım sizi dinliyoruz.
    - Elif bacım, sen Türk ‘müsün bilmiyorum ama objektif olarak bakacak olursak bir kere metnin tamamı ırkçı söylemler içeriyor. Bu ülkede yaşayan Türklerin dışında Lazlar, Çerkezler, Kürtler, Arnavutlar ve daha başka ırktan olan insanlar var. Neden her gün ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ demek zorundayız? Ben neden varlığımı Türk varlığına armağan edecekmişim ki? Bize bunlar ilkokulda ezberletiliyor. Hem beynimiz yıkanıyor hem de karşısında olduğumuz ezberci eğitimin tam içinde olmuş oluyoruz. Hatırlarsanız her sabah aynı tantana yüzünden dakikalarca okulun önünde ayakta duruyorduk küçük yaşta. Millet sussun ve andımız okunsun diye beklerken kış günü donuyorduk kapı önünde. Üstelik bak, mesela ben yıllarca aynı andı okuduğum halde kendimi hiç öyle hissetmiyorum. Kafamıza zorla doldurulmuş çakma tarihten kurtulursanız siz de ‘’Ey yüce Atatürk’’ demeyeceksiniz aslında.
    - Sonunda geldi benim tost. Çok açım, aç, aç, aç. Atatürk’ü de sevmiyorsun yani? Sadece andımıza karşı olunmaz zaten, bazıları açıkça dile getirmez ama altında yatan neden bu Atatürk kinidir aslında. Sen hangi bölümde okuyorsun Musa kardeş?
    - Tarih.
    - Anladım, peki devam et sen. Sözünü kestim kusura bakma.
    - Yok, önemli değil. Nerede kalmıştım… Ha! Evet, bu ant Atatürk’ün kendi egosunu şişirmek için tasarlattığı bir dayatmadır. Öldükten sonra bile sürekli zirvede kalmak için uydurduğu masalların gökten üç elma düşmüş deme halidir.

    Bu ülke pek çok savaş yaşamıştır. Ama en şaibeli olanı Kurtuluş Savaşıdır. O savaşta kahramanlıkları ile adını Dünyaya duyurabilecek pek çok komutan Atatürk’ün gölgesinde bırakılmıştır. Sanki adam bütün savaşları tek başına kazandı. Hepsini geçtim, Çanakkale Savaşı bir deniz savaşı olmasına rağmen yine Atatürk’ten bahsediliyor ve onun kahramanlıklarından. Tarih bilmesek inanacağız kardeşim. Osmanlıyı yıkıp kendi istediği devleti kurmak için uğraşıp ecdadınızı tarihe gömmüş, rezil etmiş, dinsiz bir adam için ‘’Yüce’’ demek akla isyandır.

    Hem, sizler çağdaş demokratik gençlersiniz madem nasıl oluyor da böyle bir dayatmayı kabul ediyorsunuz? Nerede kaldı insan hakları? Eğer bir Çinli olsa idiniz bu ülke de, size her gün ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ dedirtselerdi nasıl hissederdiniz? Sizin meşhur sözlerinizden olan ’’empati’’, yapın bakalım.

    - Valla, ben Kürt’üm ama hiç öyle senin dediğin gibi andımızı okumaktan rahatsız olmadım. Senin hissettiğin gibi kendimi ötekileşmiş falan da hissetmiyorum. Ben bu topraklarda doğdum, atalarım yüz yıllardır bu vatanın üzerinde yaşıyorlar. Kök saldığım bu topraklara aitim. Neden kendimi bir mülteci, bir azınlık gibi hissedecekmişim? Anadolu zaten pek çok kültürün bir araya gelmesinden oluşmuştur. Şimdi herkes kendi ırkının peşine düşse bu ülkenin adını ne koyacağız? Bize Dünya da hangi isimle hitap edecekler? Sadece bizim ülkemiz değil ki pek çok ülkede farklı ırkların karması vardır. Çin örneği verdin sen madem oradan yola çıkarsak; Çin dediğin ülkede bilinen 400 tane etnik grup var. Şimdi hangisini biliyorsun bana söylesene? Dünya da Çinlilik diye bir kavram mı var? Ama biz de nedense ülkelilik türetmesi de başladı. ‘’Türkiyelilik’’ ne demek kardeşim? Bu ülkenin adı Türkiye, üzerinde yaşayan ve uyruğunu paylaşan herkes ‘’Türk’’ işte. Bunu başka şekilde halledemezsin. Ulus olmanın yolu öncelikle tek olmakla başlar. Bir bayrağın altında, onlarca etnik kökenimizle, hepimiz milletiz. Biz eğer ‘’Türk’’ milleti olmayı başaramazsak gelip hepimizin altından toprağını, başımızdan bayrağımızı, en son da bedenlerimizden başlarımızı ayırırlar. En iyi ihtimalle sömürge, zavallı bir topluluk haline geliriz. Sen ki tarih okumuşsun madem İngiliz’in bu sömürge devletlere neler yaptığını da en iyi bilen kişi olmalısın. İşte andımız bu yüzden değerlidir. Bize çocuk yaşta öğretilmeye çalışılan ‘’ulus’’ olmak bilinci; yaşamamız, büyümemiz, saygın olmamız için sigortamızdır. Dünya devletleri akbaba gibi, sürünenlerin ölmesini bekliyor. Bir kere düşmeyegör bakalım senin etnik kimliğin hangi devletin umurunda olacak.

    - Madem bu kadar etkili idi ben neden senin gibi düşünmüyorum Mehmet kardeşim o zaman? Andımızı her sabah okumak ben de tam tersi olumsuz etkiler yapmış bak gördüğün gibi.

    - Bu senin suçun değil Cengiz. Bilinçli olmak toplumsal bir bakış açısı gerektirir bazı konularda. Eğer ailelerimiz, öğretmenlerimiz, komşumuz, akrabamız, çevremizde bulunan etkenlerin büyük çoğunluğu bize başka bir şeyi dayatıyorsa doğru olanı görmemiz zor olur. Mesela dinler bu konuda daha başarılıdır. Aslında hiç birimiz bu konu da seçme şansına sahip değilizdir. Çok az insan içinde doğduğu, büyüdüğü toplumun dininden başka bir dini benimser daha sonra. Eğer ailelerimiz bize dinde gösterdikleri öz veriyi toplumsal birey olmak konusunda gösterselerdi şimdi bizde Japonya örneğindeki gibi hem geleneklerimize bağlı, hem de yaşam standartı yüksek, sahip olduklarımızın kıymetini bilen vatandaşlar olurduk. Oysa bizler asıl ezberi dinle yapıyoruz. Atatürk bizlere mensubu olduğumuz dini okuyup anlayalım diye Türkçe olarak sundu. Ne oldu? Buraya hiç girmeyeceğim şimdi ama sen beni çok iyi anladın bence. Japonya halkından hiç kimse ‘’ben Japonyalıyım ve etnik kökenim de şu olduğundan Japon denilmesini istemiyorum’’ demez. Ya, düşününce çok komik değil mi bu zaten. Bu kadar komik bir tasarının maniple edilebilmiş olması bizim halkımızı küçük düşüren bir durum bence. Öyle çok ince ayarlar falan verilmemiş aslında, kabataslak bir tasarım ham hali ile pompalanmış ve senin gibi üniversite de okuyan bir genci bile etkisi altına alabilmiş. Bu neden oluyor biliyor musun dostum? Bu bizlerin yumuşak karnı ile ilgili. Bize karşı biraz ‘’bende sizdenim, Allah Muhammed, din, iman’’ dediler mi biz o insana hemen güveniyoruz. Bir Müslümandan zarar gelmez diyoruz. ‘’Hem bu adam tıpkı bizim gibi konuşuyor. Hiç öyle üstenci bir dil kullanmıyor. İçimizden birine güvenmeyeceksek kime güveneceğiz. Adam sen de hangisi çalıp çırpmadı ki? Azıcık da bunlar götürsün bir şey olmaz. Duble, duble gelişmişlik geldi bak ülkemize,’’ diyoruz. Ama en çok zararı da tarih boyunca bizi dinle zehirleyenlerden görüyoruz. Akıllanmak gibi bir niyetimiz olsa çok iyi olur. Artık yolun sonuna geliyoruz.

    Elif yemeğini bitirmiş ellerini silerken göz ucu ile masadakileri izliyordu. Mehmet’in ağzını eli ile kapatıp yanağına bir öpücük kondurduktan sonra kollarını Mehmet’in boynuna doladı.
    - Söylesene sevgilim bizim çocuklarımız olunca onların ırkı KürTürk mü olacak? Nasıl ayrılacağız biz ırklara? Yahu, herkes birbirini almış evlenmiş, turşu gibi karışmışız. Nasıl etnik saptama yapacaksınız beyler merak ettim doğrusu. Hem var ya Elmalılı’nın Kuran Tefsiri dışında rüya tabirleri konusunda da başarılı olduğunu bilmenizi isterim efenim. Bir dip not daha var ki biz Kuranı Türkçe okuyunca neden kabul olmuyor? Deniliyor ki bazı kelimeler tam olarak çevrilmiyormuş. Dünya üzerinde yüzlerce farklı dilden dua eden yaratıcı bizim ne demek istediğimizi mi anlamayacak? Sadece Arap dilini mi biliyor Rab? Bu, işte bir Arap kültürü dayatmasıdır gençler. İşte asıl siz bunların üzerine gidin de ülkemiz kendi kültürünü, kendi törelerini Arap adetlerinden ayıklasın. Yoksa andımızı okuyarak kültürel yozlaşma yaşamazsınız. Sen etnik kökenini sıkı sıkı tut yine, kimselere çiğnetme. Ama millet olmayı da bundan ayırmayı öğren. Yoksaaa! Hepimizi öcüler yer ha.

    Elif’in bu sevimli halleri masadaki herkesi güldürdü. Ama Musa oldukça düşünceli görünüyordu yine de. O ana dek doğru olduğuna inandığı şeyleri bir tartıya koymuş gibi bir hali vardı. Elif, Musa’ya kilitlediği bakışları ile masaya seslendi.
    - Kısaca tarihten bahsedelim derim ben. Mademki masamızda bu işin uzmanları var, yanlışlarımız var ise düzeltsinler. Bir yanlışı doğru bilerek yaşayıp gitmek istemem doğrusu. Ne dersin Musa, benim lise düzeyi Tarih bilgimi düzeltmekte bana yardımcı olur musun?

    - Estağfurullah, elimizden bir şey gelirse Allah’ın izni ile yardımcı oluruz tabi.

    - Hah! Çok yaşa sen. O zaman ben Osmanlı’nın son zamanlarından biraz bahsetmek istiyorum. Aslında bana göre son zamanları idi ve ondan sonrasına uzatmalardı diyebiliriz. Kanuni’nin kapitülasyonlarından bir zarar görmese de Osmanlı ondan sonra belini doğrultamadı biliyorsunuz. Kanuni, güçlü ve bilgili bir devlet adamı idi. Bu nedenle düşünmeden hareket etmediğinden kapitülasyonlar bizim lehimize çalışmıştı. Çünkü verilen ticari ayrıcalıkları eğer kontrol edebilirsen refah getirir. Bu güce sahip olman gerekir. Bunun doğru bir tespit olduğunu da yıllar sonra 3. Murat’ın İngilizlere verdiği imtiyazlar ile Osmanlı’nın yarı sömürge bir devlet durumuna düşmesinden görebiliyoruz. Daha sonra Avrupa’nın diğer ülkelerine de iştah açıcı gelen bu yemek artık Osmanlı Devleti’ni hepsinin ortak pazarı haline getirmiştir. Biz neden bu hale geldik Musa? Mısır sorunu hakkında bize ne söyleyebilirsin?

    - Kısaca anlatayım o zaman ben Elif. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Yunan isyanı sırasında Osmanlı Devleti’ne yardım etmişti. Ancak onun gönderdiği donanma İngiliz, Fransız ve Rus donanması karşısında 1827’de Navarin’de ağır bir yenilgiye uğramıştı. Böylece Yunan isyanını bastıramamış 1829 Edirne antlaşması ile Yunanlılara bağımsızlıklarını vermek zorunda kalmıştır. Ama Kavalalı buna rağmen durmamış Osmanlı’dan yeni şeyler talep etmiştir. Yanan donanmasının zararının karşılanmasını, isyan bastırılırsa verilecek olan Mora yerine Suriye ve Girit’in kendisine verilmesini istemişti. 2. Mahmut bu istekleri reddedince zaten yorgun olan Osmanlı’ya tehdit bu kez kendi Mısır valisi Kavalalı olmuştur. Kütahya’ya kadar gelen Kavalalı Osmanlı’yı oldukça zor bir duruma düşürmüştür. Rusya hemen kolları sıvayıp fırsattan istifade ederek Osmanlı’ya yardım ediyor gözüküp donanmasını İstanbul açıklarına gönderir. Bu durum diğer vampirlerin yani İngiltere ve Fransa’nın işine gelmez. Artık Kavalalı sorunu uluslararası bir hal almıştır. En sonunda tüm kargaşa arasında 1833 yılında imzalanan Kütahya Antlaşması ile Kavalalı’ya Suriye, Mısır ve Girit valilikleri verilmiş olur. Kavalalı’nın oğlu olan İbrahim Paşa’da bu sayede Cidde ve Adana valiliklerini kapmış olur.

    Kavalalı dönemine göre oldukça modern yöntemler ile hem ordusunu hem de valisi bulunduğu toprakları yönetiyordu. Bu durum ne Osmanlı’nın ne de diğer devletlerin hoşuna gitmiyordu. Gücüne güç katıyor, üstelik bir Müslüman vali olarak ilk kez bu kadar cüretkar ve medeni adımlar atan bir valiyi halk oldukça seviyordu.

    Yeniçeri ocağını bile 1826 yılında lağvetmiş olan Osmanlı yaptığı ıslahatlar ve ekonomik sıkıntılar yüzünden çok zor günler yaşıyordu. Kavalalı karşısında oldukça güçsüzdü. Kavalalı bu durumu kullanıp İstanbul’a kadar yürümek peşindeydi.

    Osmanlı bu tehlikeden Hünkâr İskelesi antlaşması ile kurtulabileceğini düşünmüştür. Bu antlaşmaya göre kısaca Osmanlı Saldırıya uğrarsa masraflarını ödemesi karşılığında Rusların askeri yardımını alacaktı. Karşılığında Ruslar saldırıya uğrarsa Osmanlı Boğazları kapatacaktı. İşte bundan sonra yıllarca dillerden düşmeyen ‘’boğazlar sorunu’’ böylece başlamış oldu.

    - Çok güzel özetledin, teşekkür ederim. Bundan sonrasında Kavalalı ile girişilen kavgada Osmanlı ve Mısır savaşı 1832’de olmuştur. Bu savaşta komutanlık yapanlar asla Tarihte altın harflerle anılmadılar. Çünkü pek çok askeri hata yaptılar. Demek ki bir ordu olmak yetmiyor. Demek ki bir ordunun başarılı olması için güçlü, halkına zulmetmeyen, onlara değer veren bir yönetici olmak gerekiyor. Senin arkanda isterse on tane devlet, yüzlerce asker olsun, eğer sen kötü bir devlet adamı ve kötü bir komutan isen sonunda her zaman yenilirsin. Tarihe damga vurmak için öncelikle bu vasıflara sahip olmak gerekir. Burada eğer Atatürk gibi bir lider olsa idi belki de Osmanlı yeniden ayağa kalkabilirdi. Beceriksiz paşaların karşısında usta ama hain bir başka paşa vardı. Eğer Kavalalı, Atatürk gibi ulus bilinci, toprak kıymeti bilse idi kendi gücünü değil halkının önceliklerini önemserdi. Yani Atatürk ne 2. Mahmut gibi basiretsizdi ne de Kavalalı gibi haindi. Buradan alacağımız dersler bunlarla sınırlı değil. Eğer şimdi de doğu da böyle imtiyazlar verecek olursak özerklik, toprak gibi vatanın bölünmezliğine aykırı işler yapacak olursak yine aynı devletler başımıza üşüşüp bizi yine aynı sona sürüklerler. Böyle davranmanın zararını hep beraber görürüz. Ayrıca senin en başta dediğin gibi Osmanlı’yı Atatürk parçalamış, yabancı devletler ile antlaşmalar yapmış olsa idi o devirde çoktan doğmuş olurdu. Dostum Musa, Atatürk kaç yılında doğdu? Biz Osmanlı’nın son anlarından kısa bir kesiti paylaştık. Buradan böyle yürüdüğümüzde Atatürk’e kadar zaten ortada Osmanlı’dan geriye sadece bir isim kaldığını göreceğiz. O zaman sen bütün bunları bile bile hala neden Atatürk Osmanlı’yı yok etti diyebiliyorsun?
    Sonrasında otuz yıl yaprak bile kıpırdamadan sedatif bir uykuda gibi koca bir ülkeyi yönetmek iyi bir yönetici özelliği midir bilemedim. Mısırdan İngilizler bayrağını gözümüze sokarken barış içinde yaşamış olmanın bir halüsinasyon olmadığını söylemek akılsızlıktır. Kardeşim adamlar senin topraklarını zapt etmiş, daha hangi barıştan bahsediyorsun. Eğer İngiliz’e haddini bildirse idi Abdülhamit, Bulgarlar ve dahi tüm vampirler ayağını denk alırdı. Ha! Şimdi bana derseniz ki etrafta çok fazla tehdit vardı. En güzeli iyi ilişkilerdi. O zaman ben de size Atatürk derim. Çünkü o Samsun’a çıktığında ne bir ordusu, ne de hükümdarı olduğu bir devleti vardı. Ama o korkmadı. Ama o yılmadı. Atatürk gibi Dünya’da eşi ve benzeri görülmemiş bir insana ben sabahtan akşama kadar ‘’Ey Yüce Atatürk’’ demezsem bana yazıklar olsun.
    Gelelim Çanakkale’ye değil mi Musa?
    - Gelelim Elif, bakalım oradan ne çıkaracaksın? Ama şu ana dek tarihi bir hata yapmadın. Yorumlama şeklin de ayrılıyoruz aslında. Ben Abdülhamit’in gerçekten durumu çok iyi idare ettiğini düşünüyorum.

    - Hayır, ben düşünmüyorum. Bir milletin elinden özgürlüğünü alırsanız artık hiçbir şeyi kalmamıştır. Bizim hiçbir şeyimiz yokken yaşadık onca yılı Musa. Keşke o zaman kopsa idi kıyamet ve onca şehit o zaman verilse idi. Bizde şimdi bu tarihi utancımızla yaşamak zorunda kalmazdık. Doksan üç harbi dediğimiz tam bir fiyaskodur. Mithat Paşa için herhangi bir Dünya ülkesinde övgü dolu sözlere rastladık mı? Hayır. Sebep? Çünkü yönettiği orduya kötü komuta etmiştir. Eğer Atatürk’te öyle hatalar yapmış olsa idi şimdi onunla beraber yürüyen diğer ordu komutanlarını değil onun adını nefretle anacaktık. Yani bu başarıyı Atatürk’e mal etmek de bunun kadar doğal bir sonuçtur.

    Toprak bütünlüğünün önemini, sadrazam düzeyinde hainliğin nelere mal olduğunu hep Abdülhamit döneminde görmekteyiz. Ayrıca yönetim şeklini değiştirdi diye Atatürk’e kızanlar Abülhamit’i de göklere çıkarmasın o zaman. Meşrutiyeti tam iki kez ilan eden bir hükümdardan bahsediyoruz. İlk anayasayı getiren, ilk Türk Medeni kanunu nu bizlere sunan padişahtır kendisi. Demek ki Dünya değişiyordu ve bizim de bir şekilde çağa ayak uydurmamız gerekiyordu. Eğer Abdülhamit bir hünkâr olmasa idi belki de isteyeceği acil yönetim şekli Cumhuriyet olurdu. Hilafet desen zaten arabın düdüğü haline gelmiş sembolik bir malzemeden başka bir şey değildi artık. Hiçbir ağırlığımız kalmamıştı ki Dünyanın gözünde. O devirde yaşayan ve aklı başında olan herkes değişimi istemek zorunda olduğunu görüyordu. Ancak ne hikmetse onlarca yıl sonra biz şimdi komik bir şekilde saltanat oyunu oynuyoruz. Dünya çok sesli olmanın, daha çok sesli olmanın yolunu ararken biz tüm yetkileri tek bir kişinin kucağına nasıl yığarız diye hesap yapıyoruz. Bunu yapanları da başımıza taç ediyoruz. Utanmasak padişahım çok yaşa diyeceğiz.
    Abdülhamit’in adını dağa taşa yazanlar yaptıklarından hiç feyiz almamışlardır. Abdülhamit kızların okuması için teşvik edici olan bir hükümdar idi. Üretime ve yerli malına önem veren bir padişah idi. E! Biz şimdi bulduğumuzu satıyoruz. Demek ki sadece ümmet bilincini ayakta tutmak için onun adını bile kirletir olduk.
    - Ben de Abdülhamit hakkında bu kadar nasıl olumsuz düşünürsün diyecektim. Bari kızları okula gönderdiği için sev onu diyecektim.

    - Merak etme Musa, ben bir İzmirliyim kardeşim. Kendi ucube fikirlerimi başkalarına dikte ettirmek için ne bir grup insana, ne de kendi tarihime çamur atmam. Biz İzmir’de demokrasinin kıymetini bilir, büyüklerimizi sayar, küçüklerimizi severiz. Hatta büyüklerimize öyle değer veririz ki kimsesiz kalmış olanlarımız itilip kakılmasınlar diye konforlu, rahat otel gibi konaklama evleri kurulmuştur bir sürü. Buralarda kadınlar dövüle sövüle, zorla, kimliksiz şekilde bir kaynana, bir kayın baba, on çocuk, beş tane de kayın ve görümceye bakmak zorunda bırakılmaz. Kadın, insandır. Çocuk, yaşlılık sigortası değildir. Çocuklarımızı en iyi okullarda Atatürk’ün istediği gibi aydın, kültürlü ve ülkesine faydalı insanlar olarak yetiştiririz. Bizim dizimizin dibinde oturup ayakkabı boyasın diye değil. Zaten andımızda geçen ‘’varlığım Türk varlığına armağan olsun’’ sözleri de bunu der. Gidin çocuklarınızı Suriye topraklarında öldürtün anlamına gelmez. Milyonlarca Suriyeliyi kendi topraklarında beslerken sen çocuğunu gönder de oralarda ölüp kalsın demek değildir. Varlığımızı bu topraklara armağan ederek savcı, hakim, avukat, doktor, hemşire, muhasebeci… Bir şey ol ama asla asalak olma, devletin malına zarar verme, yaptığın işi tam yap demektir. Haddini bil, başka şehirlerde yaşayan insanları üç kuruşluk çıkarların için aşağılama. Bu millet bir bütündür. Bu millet tek tek şehirlerden oluşmaz. Bu millet tüm o şehirlerin bir bütünüdür. Herhangi bir şehirdeki insanlara saygısızca hakaret edersen aynı anda kendine de etmiş olursun. Ama eğer sen de bir olma bilinci yoksa bunun farkına bile varamazsın. İşte acz içinde olmak durumu böyle bir şeydir. Saygısızlık ettiğin kendi yurttaşlarının yüzüne arsızca bakabilmektir.

    Çanakkale demiştim onu unuttum. Çok konuştum biliyorum ama buradan bağlayacağım artık. Evet, Çanakkale bir deniz savaşıdır. Ancak tamamı donanmalar arasında yaşanmamıştır. Musa bir tarih öğrencisi olarak sen benden daha iyi bilirsin ki Osmanlı’nın çıkardığı ‘’harp mecmuası’’ vardır. Orada Mustafa Kemal’in öne çıkmasını istemeyen Enver Paşa’nın bizzat kendi çıkardığı dergi de ‘’Anafartalar Kahramanı’’ Mustafa Kemal dehasından bahsetmek zorunda kaldığını biliyorsundur. Üstelik Çanakkale’de Atatürk yoktu diyen Tarih tahrifçileri, sözüm ona hoca müsveddeleri nasıl oluyor da oradaki tam da mermiden yapılan o meşhur anıtın önünden geçerken çekilmiş Atatürk resmini görmüyorlar. İnsanlar Atatürk’ten önce nefret ediyorlar. Sonra da o nefrete haklı nedenler bulmak için bir sürü masal anlatıyorlar. Mısır koçanı bir tarafına giresice, o rezil, tarih çarpmış yaratık gibi Ata’nın ölmüş kızına bile iftira atacak kadar şirazeden çıkıyorlar. O zamanın tüm gazetelerinde boy boy resmi olan, adına sokak isimleri verilen, heykelcikleri elden ele satılan Mustafa Kemal Çanakkale’de yokmuş öyle mi? Ben buna inanan insanın ya aptal, ya da hain olduğunu düşünürüm arkadaş. Eğer Mustafa Kemal Anafartalar zaferini elde etmemiş olsa idi belki de deniz savaşı diye dilden dile dolaşan bir kahramanlık öykümüz hiç olmayacaktı.
    Tarihi nasıl yok edebilirsin? Ben var ya ben, tek başıma taşırım onun tüm hatırasını omuzlarımda. İşte ben o andı içtiğim günden beri Atatürk’ün bana bıraktığı yurdumu ve milletimi özümden çok seviyorum arkadaş! İşte ben, bu millet için doğru ve çalışkan olmak için her sabah yeniden andımı içiyorum. O öyle bir güneş ki karşısında hangi bataklık olursa olsun, hangi karanlık olursa olsun daha yüzyıllar boyunca önümüzü aydınlatacaktır.
    Biz Musa, Biz Cengiz ve biz hepimiz el ele olmayalım diye yapılıyor bunca şey. Biz gençler Atatürk’ün en güvendikleriyiz. Bu ülke, bu vatan bizlere emanettir. Şimdi ve her zaman gözümüz açık ve tetikte olmak zorundayız. Öyle güzel bir vatan da yaşıyoruz ki her karışı için türlü oyunlar oynayan, görünen ve görünmeyen pek çok düşmanımız var. İşte biz el ele olduğumuz sürece bu Cumhuriyet sonsuza dek yaşayabilir.
    Elini bırakmayacağım. Elimi bırakma lütfen!
    - Elif seferberlik ilan ettin ya. Bak saat kaç oldu kızım, hadi gidelim, asalım şu afişleri artık.
    - Ay! Evet, ya unuttum Mustafa. Hemen kalkıyorum. Mehmet, hadi gidiyoruz.
    - Ya nereye? Ne afişi asıyorsunuz siz?
    - Musa, biz andımız protestosu yapıyoruz. İzmir’in sokaklarına andımızı asacağız. Gerçi bu şehir de andımızı ezbere bilmeyen ve gönülden inanmayan pek bulunmaz ama biz yine de görevimizi yapalım dedik. Bir dakika ya, hadi siz de gelsenize afiş asmaya.
    - Şey, bilmem ki…
    - Musa, hadi ama o kadar şey konuştuk. Bence ikna oldunuz siz.
    - Tamam, ben geliyorum. Hadi Cengiz, kalk yardım edelim arkadaşlara.
    - Yok, ben gelmiyorum. Andımız konusunda hala tereddütlerim var. Ama sen git, ben yurda geçerim buradan.
    - Tamam, hadi gidelim Elif.
    - İki kişiden biri yüzde elli eder. Bu büyük bir başarıdır. Kalan yüzde elli için umut var olmak gerekir. Daha çok uzun yolumuz ama Cumhuriyet bekçisiz kalamaz.
    - Elif, seni seviyorum.
    - Mehmet, seni seviyorum… Mehmet, ben ülkemi özümden çok seviyorum. Mehmet, benim ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
    - Elif, varlığım Türk varlığına armağan olsun. Sadece, senin aşkın benim olsun.
    - Deli!






    D...