Sezai Karakoç

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarımı rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhuma bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Sana tavuskuşunun içime girdiğini
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara.
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

1952, Kış (Yılbaşı Gecesi)


Kayıt Tarihi : 7.8.2001 15:46:00
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • asu enver
    asu enver

    vay beee

  • Ne kadar güzelsin şiir.
    Ne kadar özel yazmış şair.

    ... başka ne denir ki..?

    Saygı ve selam ile...

  • Çok beğendim çok güzel şiir

  • Monna Rosa -IV- Ve Monna Rosa


    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
    Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
    Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
    Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
    Koyverip telli pullu saçlarımı rüzgara,
    Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

    Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
    Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
    Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
    Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
    Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
    Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
    Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...

    Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
    Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
    Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
    İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
    Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
    Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
    Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

    Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
    Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
    Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
    Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
    Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
    Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
    Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

    Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
    Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
    Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
    Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
    Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
    Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
    Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

    Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
    Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
    Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
    İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
    Ruhuma bayrak yapıp ben teslim edeceğim
    Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
    Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

    Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
    Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
    Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
    Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
    Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
    Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
    Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

    Sana tavuskuşunun içime girdiğini
    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
    İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
    İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
    Bana da bir çift ak kanat kaldığını
    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
    Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
    Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
    Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
    Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara.
    Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

    1952, Kış (Yılbaşı Gecesi)

    Sezai Karakoç


    ŞİİRDEN ESİN/TİLER


    SON SÖZLER

    I

    Bundan sonra beni göremeyeceksin beyaz gül. Sesimi duyamayacak, şiirlerimi ve mektuplarımı alamayacaksın. Biliyorum sen de yokluğumun boşluğunu benim kadar olmasa da hissedeceksin. Belki de beni özleyeceksin. İşte o zaman peygamber çiçeğini anımsa… Beni peygamber çiçeklerinde ara… Güneyin tahıl tarlalarında açarlar ya… Bizim oralarda mavi veya menekşe rengi olurlar. Yabanidirler… Nadiren rastlanan çiçeklerden değildirler. Gövdeleri dimdiktir. Eğilmezler bükülmezler, boyun eğmezler. Bahçelere, evlere, saksılara hapsedilemezler. Onlarda bulabilirsin özgür gururumu… Onların parlak taç yapraklarında…

    Onlara neden peygamber çiçeği denmiş bilmem ama kendime peygamber çiçeği derim ben. Önderim odur, örneğim odur. Onun ahlakıyla ahlaklanmaktan ve izini izlemekten başka gayem yoktur.

    Umutla sana doğru uzattığım bomboş kalan ellerimin sıcaklığını, heyecanlı nemini hissetmek istersen peygamber çiçeklerine dokun. Ben sana kendimi anlattım anlattım anlatamadım! Onlara sor beni! Onlarda gör.. Onlarda seyret. Anlatırlar çaresiz ellerimin masumiyetini. İyi bilirler beni. Çünkü ben onlara söylerim sırlarımı… Dertlerimi onlara anlatırım. Tarlalarda bahçelerde deliler gibi dolanıp kimselere açamadığım aşkımı, hüsranımı, ıstırabımı… Gözyaşlarım onlara damlar. Onlar gayet iyi anlar beni. Beni onlar anlar.

    Balıklara söylerim duygularımı, düşüncelerimi… Sana dair, geleceğe dair… Hayallerimi onlara anlatırım. Onlar dilsizdirler. Kimselere demezler. Senin gibi vefasız değildirler. Beni terk etmezler.

    Ben gittiğimde… Bittiğimde bu gezegende… Ancak onlar doldurabilir yerimi… Beni özgür ve asi yabani çiçeklerle suskun balıklar sembolize edebilir. Hani şu genç yaşımda uçurum rüzgârlarının: “Sakın yapma! Kıyma canına!.. Sakın ha!..” diye fısıldayarak geriye ittikleri ama sadece saçlarıma engel olabildikleri zamanda koyuverdiğimde aşağıya sensiz, cansız bir heykelden ibaret kalan varlığımı yarlara, küçük bir kızın peşine düşen, o yüzden can veren âşığının, metrelerce aşağıda yıldız gibi yatan, gözleri açık kalan cesedini de göremeyeceksin. Birileri bulup götürecekler, gömecekler. Kabrimin üstünde açan peygamber çiçeğinin nurlu yüzünde ara beni… Secdelerin ilahi ışıklarıyla nurlanan alınlarında… Ben o yüce Peygamberin ümmetindenim. En büyük özelliğim budur. Unutma!

    Bizim oralarda, güneyin dağ köylerinde hâlâ eski âdetler hüküm sürer. Genç kızlar sevgilerini açıkça ifade edemez, dağ çiçeklerinin desenlerini ve renklerini çevrelere aktararak dile getirmeye çalışırlar. Her çiçeğin, her şeklin, her rengin ayrı bir manası vardır. Eğer boynu bükük bir gelincik işlemişlerse, sevdikleri gence: “Neden bana ilgi duymuyorsun, ben seni bu kadar çok severken? Neden beni boynu bükük bırakıyorsun?” demek isterler. Onun can alıcı alını, acı yeşilini mendillere nakşederler ve ıssız bir yolda sokakta, tam yanlarından geçerken, farkında olmadan düşürmüş gibi yaparlar, yavaşça yere bırakırlar. O genç için yanık bir türkü, yakıcı bir aşk şiiri, ucu yanık bir aşk namesi hükmündedirler. Bir romana sığdırılamayacak duygular anlatırlar, yürekler hoplatırlar!

    Sen de benim için gözyaşlarıyla oyalanmış, bir şekilde bana yollanmış o güzelim çevrelerden en değerlisi gibiydin. Seni kaybettim. Hem de o bulanık suya, o sosyetik o dejenere ortamın balçık halini almış pis su birikintisine düşürdüm. Oysa ben seni sağ elimden sol elime bile geçirmemiştim. O kadar aziz, o kadar mukaddes bilmiştim. Bizim oralarda Kur’an-ı Kerim sol elle alınmaz! Tespih sol elle çekilmez. Sol elle yemek yenmez, su içilmez. Sen benim için onlar kadar mübarektin! Beni umursamadan terk ettin.

    O parmakların… O ince uzun, narin parmakların… Dokunmaya kıyamadığım, okşamaya doyamadığım parmakların sıktı boğazımı, mengene gibi, halen sıkmakta…

    Şu bedenim var ya şu maddi varlığım… Onun nasibine tüm günahlarımla beraber kabrime konmasını arzuladığım, omzunda gördüğümde: “Al, senin olsun!” diyerek armağan ettiğin saçının teli düştü. Senin için bir tel saç hükmündeydim. Saçının telleri kadar arkadaşın, eşin dostun, hayranın, sevgilin vardır belki de… Ben sadece işe yaramaz hale gelen, atılan, düşen, artık sana ait olmayan ve asla bir daha olamayacak olan ölü bir saç teliydim. Oysa ben sana nasıl da divaneydim, deliydim!

    ***

  • II

    Sana ne olmuş gülüm? Neden sararmış solmuşsun? Keyfin kaçmış, huzursuzsun… Epeydir, dalından koparılıp örselenmiş, vazodan başka her yere konmuş solgun bir gülsün. Ne olmuş böyle sana? Nasıl bir derde tutulmuşsun?

    Bizim çileli hayatlarımızda bir ekmek kadar mübarek, su gibi aziz fikirler, yüreklerimizin ateşlerinde, gönüllerimiz yana yana pişti. Yılbaşları kutlamadık biz. Noel ağaçları süslemedik, kadehler kaldırmadık. Doğum günü partileri düzenlemedik. Manolyalar değildi gönül verdiğimiz. Bir beyaz güldü. O güldü, biz gülemedik. O bembeyaz gülü içine alan, kirleten bataklık ve buna sebep olan çevren utansın! Tamamını Allah kahretsin!.. Sen, canımdan değerli, iğne oyasıyla işli, yüreğim çevrem, sağ elimdeki kutsalım, o bulanık, o iğrenç suya düştün! Sen benim gördüğüm en güzel, en tesirli, en unutulmaz, en harika düştün!

    Artık aklımdan çıkarmak istiyorum seni. Şu şapkayı başımdan çıkarıp atarcasına bir ırmağa, seni beynimden çıkarıp atmak istiyorum, bir daha ulaşıp alamamacasına, asla yakalayamamacasına, bir daha kafama takamamacasına!

    Lanet olsun!.. Her şeyimi kaybettim birer birer! En sonunda en değerlimi, canımdan öte olan kıymetlimi aldınız elimden! Lanet olsun!.. Alın neyim varsa! Her şeyimi alın!.. Akılsızlar! Manyaklar!.. Düşüncesiz güruh!.. Sadece bedenleri kalmış, yalnız vücutlarının ihtiyaçlarını gidermeye çalışan kafasızlar! Halinizi düşündükçe yürek sızlar, kafa sızlar! Akıl sızlar! Akılsızlar!..

    Kendi ağını kendisi ören, izbelikleri mekân eden örümceğim! Şu gerçek sanılan dünya, aslında rüya âleminde başına bir felaket geldiğinde aklın başına girdiğinde pişmanlık ve çaresizlik içinde, ördüğün o seyrek sepenek, o dayanıksız dünyalık evinde ağlarının içinde kalır da bağlanırsa elin kolun, kolun kanadın kırılır da başlarsan ağlamaya, sana vuramam, sana kurşun sıkamam, sana kıyamam! Gül koyarım mermi yerine tüfeğime… Gül verebilirim ancak sana gül yüreğimi sunduğum gibi… Ben seni o halde görmeye tahammül edemem! Ölürüm!.. Tüfeğim de ölür benimle birlikte… O tüfek yüreciğimdi benim. Sana hep şiirler fırlattı… Gülüme güller… En güzel, en nadide, hiç kullanılmamış sözler…

    Sen benim en büyük en ağır günahımsın! Kabuğum gibiydin! Sayende vardım. Ancak hüsrana vardım. Kabuksuz bıraktın ya beni! Canın sağ olsun! Kaplumbağa haline getirdin ya beni tuttuğum kutsal yolda… Hızımı kestin, yavaşlattın ya beni… Hedef, ben yaklaştıkça uzaklaşmakta… Senin ve aşkının yüküyle ilerliyorum sona doğru… Kaplumbağa adımlarıyla… Yüküm ağır, kulaklar sağır… Ne kadar yakınsam, haykırsam nafile!.. Artık öz benliğime dönmeliyim! Çıkarıp atmalıyım seni başımdan! Beynimden, aklımdan, kalbimden…

    Sen bu erkek milletini bilmezsin! Onların bütün dertleri karı kız peşinde koşmaktır. Mana kediler gibidirler. Bir dişi kedi kokusu aldılar mı başlarlar peşinden koşmaya ki o kedilerin amaçları malumdur. Geceler boyu nefislerinin peşinde koşarlar, hiç yorulmazlar. Parklarda bahçelerde, deniz kenarlarında el ele dolaşmak yetmez öylelerine. Bir yerlerde oturup, karşılıklı çay kahve içmekle yetinmezler. Çünkü onlar bedenleriyle severler, kalpleriyle sevmeyi bilmezler. Geceleri yaşarlar. Gece yatmaz, sabah kalkmazlar. Öğleye kadar uyurlar. Geceleri uzun, gündüzleri kısadır.

    Hani çiçekçilerde satılmayan, elde kalan pörsümüş çiçekler vardır ya… İşte o hale getirirler gül gibi kızları! Bal iken zehir ederler! Tertemiz, bembeyaz iken kapkara ederler. Suyunu sıkar, posasını benim gibi unutulan eski sevgililere bırakırlar. Kendileri de aynı şekildedirler. Eşlerini, sevgililerini aldatırlar. O suları kokan, elde kalan, çöpe atılacak çiçekler gibi o kadınlara kızlara kalırlar. Unutulanların gözleri ceylanlara benzer… O gözler hep yaşlıdır. Geyikten kasıt boynuzlardır. Boynuzlayanlardır. Ne yazık ki aldatılanlardan olurlar. Yürekleri böylesi acılarla ateşler içinde yanan ceylanların gözyaşları karlar eritir, sel haline getirir. O erkekler var ya erkekler… Kokuyu alan kediler gibidirler.

    Yalnızlık… Umarsızca silkelenen sigara külü gibiyim. Bir o kadar değersiz, bir o kadar yalnız, sersefil…

    ***