Sabahattin Ali

Gece, yavaşça siyah mantosunu sürükler
Vapurlar, şimdi suya bırakılmış kütükler,
Ufuk, banyo edilen bir fotoğraf camıdır..

Dağlar dudaklarını boyar pembe bir tüyle
Köprüde fersiz gözler açılır üzüntüyle
Sabah, ızdırap çeken kalplerin akşamıdır..

Kollarını gererken iş bekleyen bir sandal,
İlk ışıklar açılır esmer sularda dal dal;
Rüya görür kıyılar bir uyanık uykuda..

Gecenin bir mehtabı andırırken sonları,
Gemi fenerlerinin ziyadan bastonları
Kaybolur ağır ağır kurşunileşen suda..

Paslı mızraklar gibi uyuklayan direkler
Bir gün yapacakları muhayyel cengi bekler,
Uçuşur beyaz deniz kuşları alay alay..

Buruşuk bir deriyi andırır titreyen su,
İner merdivenlerden ilk vapurun yolcusu,
Uyandırır ihtiyar köprüyü bir tramvay..


Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • 0063 – KÖPRÜDE SABAH – BOĞAZDA SABAH

    KÖPRÜDE SABAH
    Gece, yavaşça siyah mantosunu sürükler
    Vapurlar, şimdi suya bırakılmış kütükler,
    Ufuk, banyo edilen bir fotoğraf camıdır..
    Dağlar dudaklarını boyar pembe bir tüyle
    Köprüde fersiz gözler açılır üzüntüyle
    Sabah, ızdırap çeken kalplerin akşamıdır..
    Kollarını gererken iş bekleyen bir sandal,
    İlk ışıklar açılır esmer sularda dal dal;
    Rüya görür kıyılar bir uyanık uykuda..
    Gecenin bir mehtabı andırırken sonları,
    Gemi fenerlerinin ziyadan bastonları
    Kaybolur ağır ağır kurşunileşen suda..
    Paslı mızraklar gibi uyuklayan direkler
    Bir gün yapacakları muhayyel cengi bekler,
    Uçuşur beyaz deniz kuşları alay alay..
    Buruşuk bir deriyi andırır titreyen su,
    İner merdivenlerden ilk vapurun yolcusu,
    Uyandırır ihtiyar köprüyü bir tramvay..

    Sabahattin ALİ



    BOĞAZDA SABAH

    Gece, lacivert geceliğiyle boylu boyunca uzanmış İstanbul’un üstüne, mışıl mışıl uyumakta…

    Köprüden etrafı seyrediyorum. Gördüğüm her manzara negatif… Fotoğrafın arabı… Ufuk aydınlanmaya başlayınca gerçek renklerine kavuşacak tamamı. O zaman gerçek halleriyle seyretmeye koyulacağım ama bu geçiş, ağır çekim olacak. Birazdan tan yeri yavaş yavaş ağaracak. Ortam renkten renge boyanacak…

    Yavaş yavaş uyanacak gece. Gözkapaklarını aralayıp, kirpiklerini kırpıştırarak bakacak etrafa. Kamaşan mahmur gözlerini ovuşturarak gerinecek. Lacivert ipek geceliği yavaşça sıyrılacak omuzlarından… Terli kalktığı için ürperecek. Mavi lizözünü alacak arkasına. Sonra onu da bir tarafa atacak, pembe sabahlığını giyecek.

    “Tan atıyor!” diyecek. Gülümseyecek.

    ‘Seher’ olacak adı. Soyadı ‘Gündüz’…“Gece” bir süreliğine unutulacak. Biraz da o şekilde gezinecek ortalıkta. Bu arada duş alacak, sarı bornozuna bürünecek. Saçlarında güneş rengi bir havluyla görünecek. Ayaklarında aynı renkte ponponlu terlikleriyle… Yanakları pembe pembe…

    Daha sonra upuzun sarı saçlarını tel tel tarayarak kurutmaya koyulacak. Elinde fön makinesi… Kulağında makinenin asap bozucu yeknesak sesi… Üzerinde beyaz elbisesi…

    Gün boyu ışıl ışıl salınacak İstanbul semalarında. Görüntüsü sulara yer yer altın ve gümüş simler serpecek. Şehrin her yerini birer birer teftiş edecek. Her varlığı en ince ayrıntılarına kadar belirleyip, altlarına imzalar atacak. İmzalar… Önce uzayan, sonra çok kısalan, daha sonra da tekrar uzamaya başlayan imzalar… Mürekkepleri solup, seçilmez oluncaya kadar uzayan imzalar…

    İstanbul’un negatif resimleri, ufkun camında renklenip kurumaya bırakılacak. Netleşmesi epey bir zaman alacak. Bayan Gündüz tarafından rötuşlanacak.

    Kayıklar, denizde birer yonga, sandallar tahta parçaları, gemiler başıboş kütükler gibi… Sanki akıntıya bırakılmışlar da sürüklenerek kıyıya vurmuşlar. Bazıları siyah simli bir grapon kâğıdı gibi serili denizin üstünde hareketli resimler halinde gidip gelmekte…

    Bulutlar, dağlar tepeler çoktan makyaja başlamış. Onlar da yüzlerini yıkayıp kurulamışlar ve geçmişler sudan aynalarının karşısına. Dudaklarına ruj, yanaklarına fondöten… Yumuşak fırça darbeleriyle sararan yüzleri yavaş yavaş renklenmekte… Ormanların yemyeşil gözleri iyiden iyiye belirginleşmekte…

    Kare kare boğaz manzaraları… Son rötuşlar da bitmek üzere…

    İşi yolunda sepeti kolunda olunlar için uykunun ballandığı zaman… Tuzu kuru olanlar, öğleye doğru uyanırlar. Sütleriyle gazeteleri kapılarına bırakılmıştır. Aheste aheste kalkar, tadını çıkara çıkara kahvaltı ederler. Bir gözleri gazete sayfalarında ya da televizyondadır. Ne trafik endişesi, ne de işe geç kalma tehlikesi…

    Kimisi de hem kel hem fodul… Boş gezenin boş kalfası… “Kadifeden kesesi… Kahveden gelir sesi. Oturmuş kumar oynar. Ah, ciğerimin köşesi!”

    Oysa kimi zaman azgın dalgalarla, fırtınalarla boğuşarak, kar kış demeden denizde rızıklarını arayan emekçiler de vardır ki onlar için sabahlar, mesai bitimidir. Yani akşamüstü hükmündedir. Herkes rahat yataklarında uykudayken gece boyu çalışmış didinmiş, karaya yanaşmışlardır. O kadar yorgundurlar ki gözlerinde fer kalmamıştır! Bitkin bir halde kıyıya çıkarlar.

    Kimi eli boş dönmüştür. Kiminin senedi, çeki vardır, ödenecek. Ellerine bakan aileleri… Çeşit çeşit gaileleri… Belki hastaları, acıları, belki yavukluları… Ev kira, elektrik su para… Kız üniversitede, oğlan askerde… Hepsi para beklemede... İnsanlar… O insanlar… Hepsi ekmeğini peynirine denk getirme derdinde… O sabahları neşeyle uyanıp, sevinçle yataklarından fırlayanlardan olmayan kederli emekçiler için akşam vaktidir, sabahlar. Gündüzler gece… Sadece gündüzler değil baştanbaşa hayatları gecedir, karanlıktır.

    Sabah olmadan kayıkçılar, sandalcılar, hamallar işlerinin başındadır. Kürekleri iki yanda, kolları davet edercesine, sarılmak istercesine iki yana açılmış bir vaziyette müşteri beklemektedirler.

    Günün ilk ışınları denizin yüzüne vurmaya başlayınca, kıyılarda giderek artan, usulca bir renklenme, hareketlenme olur. Uyanılacağına yakın, uyku uyanıklık arası görülen zuhuratlar gibidir deniz kenarları için bu ilk kıpırtılar. Sonra uyku tünek bırakmazlar!

    Gece bitimleri, güneşin ilk ışıkları, mehtaplı gecelere benzer. O ışıklar, gemi fenerlerinin oklar halinde yayılan ışınlarını ağır ağır silerek görünmez eder. Onların aydınlatmasına ihtiyaçları kalmaz, suların.


    Gemilerin direkleri, savaşmak için hazırda bekleyen mızraklara benzer. Gün gelecek onlar ekmek parası için azgın dalgalarla, fırtınalarla boralarla savaşacaklar. Yatıp yatıp kalkacaklar! Gören, onları beşikte sallanırken ayakta uyuyan bebeklere benzetir. Oysa cenk hayalleri kuran birer cengâver gibidirler.

    Etrafta sürü sürü kuşlar… Oradan oraya uçuşmaktalar. Sabahın köründe rızıklarını aramak için yola çıkan insanlar da onlar gibi koşuşmaktadırlar.

    Gece boyunca, kararan sularıyla buruş buruş, kırış kırış parlak bir grapon kâğıdına benzemekte olan deniz de renk değiştirmekte, yüzü hafif dalgalarla titreşmektedir. Siyahtan laciverde, metalik maviden gümüşiye geçmektedir…

    Nihayet ilk yolcu vapuru yanaşır iskeleye. Birer ikişer derken, etraf kalabalıklaşmaya başlar. Köprü, bir tramvayın sesiyle uyanır, derin uykusundan.

    Kadınlar, adamlar… Öğrenciler… Telaşlı adımlar… Gerisi malum… Her gün aynı terane… İş güç, koşuşturma…

    Karınca misali kaynaşma…

    ***

    Onur BİLGE
    ŞİİR FISILTILARI - 0062