Kaygusuz Abdal

Beng ile seyretmeğe ah bize bir bağ olsa
İssi soğuk olmasa havası hub sağ olsa
Pireden incinmesek kar ü yağmur olmasa
Sinek hey vızlamasa ana hem yasağ olsa

Dobruca Ovası’ndan büyük yağlı çörekler
Akkirman’ın yağından benzimiz hey ağ olsa
Cümle cihan koyunun semiz yahni etseler
Biz yemeğe başlasak engeller irağ olsa

Gaziler helvasından cihan dopdolu olsa
Zülbiye halkaları sütü dahi çoğ olsa
Kanda bir gül varisa badem paluze olub
Bir yanından diş ursak çevresi yağ bal olsa

Düpdüz bu yaş ovalar her biri boş durmasa
Sulu şeftalisi çoğ bin üzümlü bağ olsa
Kaygusuz Abdal otur kimin ye kimin götür
Sufiye koz kalmadı abdala kaymağ olsa


Kayıt Tarihi : 21.3.2004 17:31:00
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Son dörtlükte bugünleri gayet güzel tasvir etmiş. Günümüzde verimli ovaları konut ve sanayi olarak mahveden bir benzerimiz var mı bilmiyorum. Mahvedilmemiş olanları da maalesef boş olarak sıralarını bekliyorlar

  • Kaygusuz Abdal’ım Kadrim Bilinmez!

    nicedir göçebeyim, dağların koyaklarında
    aç, susuz, yalınayak ve pusatsız
    hoyrat rüzgarlara anlatırım derdimi
    uçan kuşa, yürüyen karıncaya
    önümde yalçın uçurumlar var, amansız
    ardımda, anamın sımsıcak gölgesi
    beyler gördüm, kalender ve bilge
    ağalar, dervişler, hükümdarlar
    ve zorbalar gördüm, nice yezit yavrusu!
    nerede vefa buldum, yurt eyledim
    nerede alçaklık peyda olsa, cenk eyledim
    zulüm otağına ayak basmadım ömrümce
    vurdum- vuruldum
    yendim- yenildim
    ama düşürmedim yerlere onurunu, fukara halkımın.
    bağlandım, erenlerin ulvî dergahına
    cümle günahlarıma tövbe eyleyip
    bağ bozumu seherlerin, şarabi kızılında.
    nefsimi zül eyledim, aşk od'uyla göğsüm dağladım
    sövene lal oldum, vurana felç
    yudum-yudum içtim, aşk pınarından
    dalında, vakitsiz kurumuş karanfillere küstüm
    yaşamın kıyısından destursuz geçtim
    tülbeyaz güvercin kanadına tutunarak, ürkek
    mavi yıldırımlar düşerken, ölgün bozkırlara
    ıssız sahralarda diri ümitler şahlanırken
    bülbüllerin dillerine ram oldum, gonca güllere yaren
    z/amansız yağmurlarında ıslandım sonbaharların
    savruldum rüzgarlarında kurumuş bir yaprak gibi…

    gümüşi bir ay peyda olmuş katran gecelerde
    bir tanyeri doğumunun esmer çığlığında
    dolunay parçası güzeller gördüm, nice
    şehla nazarlı, albenili yosmalar
    efsunlu yüzleri ve şuh bakışlarıyla
    kıvrılmış perçemleri, gül yanaklarıyla
    doru kısrakların al süsü, körpecik gelinler.
    koynumda, şahmeran gülüşü bildim cebbar eceli
    dolandım yeryüzünde, bir garip seyyah gibi
    geceler, akrep ağusudur yastığımda nicedir
    karanlıklar kuşatmış uykularımı, üryan
    kâh, zılgıtlar çekilmiş toylardayım
    kâh, ağıtlar yakılmış yuğlarda.
    sarsılır depremiyle, tekmil coğrafyası
    esrarlı çekiminden med-cezir yüreğimin
    yavru ceylanlar seker uykularımda, gözleri ahu
    cihanlar sığmaz çeperine üveyik göğsümün
    fedailerin, süvarilerin, dost hançeriyim
    kara gün ihvanı, can sırdaşı
    kaygusuz abdal’ım, kadrim bilinmez!
    sazendenin elinde kırılmış, incecik telim
    gayrı, açılsın kapılar
    uzanmış avuçlarıyla bekleşen gül çoçuklarım
    yıldızlar ülkesinde, bekler yolumu...


    baki kılmak için al-i devleti
    kundağında boğdurulmuş bigünah bebeler gördüm
    kapalı kapılar ardında dağıtılan ulufeleri
    ve çürümüşlüğün merdiven basamakları, mertebeler!
    ihanet,
    küflü bir ekmektir soframda kardaş!
    yedikçe bozulur, dilimdeki tad
    bozuldukça kirlenir, içimdeki yeryüzü
    kirlendikçe, ölesim gelir hey bıre!
    devran, varsın kavlince dönsün yine
    sis perdesiyle incelen zamanların
    buhranlı belasından sıyrılarak, usul
    keklikler uykusunda vurulanda, gafil
    kapanlar kurulmuş kurt güzergahına
    ve kalabalık meydanlara dikilmiş darağaçlarında
    salınır, kuşkonmaz selvi boylarıyla
    civanlar, eşkıyalar
    terlememiş bıyıkları
    ve çekilmemiş hançerleriyle
    sonra, anlamsız savaşlar gördüm
    sıtmaya tutulmuş dağ dağ ordular
    vurulmuş kaltaklarıyla, cevval süvariler
    küflenmiş nefesleri
    fersiz gözlerindeki ölümcül nazarlarıyla
    allah allah sesleriyle inleyen
    kan kızılı zemheri şafaklarda
    kınından çekilmiş, kıl ince kılıçların artığı!
    cenk yorgunu, karayağız yiğitler…

    mavi göğün çelik perdesinin aralandığı demlerde
    toynak seslerinde iğfal edilmiş, yedirenk gökkuşağım
    her nefes, ölüm şarkısıdır kulağımda
    her ses, intikam narasıdır ki, korkunç
    izbe mağaralardan geçtim, can telaşıyla
    yol vermez, bıçak sırtı sarp geçitlerden
    kerbela'da hüseyin'e ağladım ey oğul!
    ve yaralanmış ceylanların, buğulu gözlerine
    çakırpençe okçuların elleriyle vurulu
    haramiler yolumu kesende, korktum!
    dara düştüm her daim, varlık ile sınandım
    genede rüsva eylemedim namusu
    eman dilenmedim zalim beğlere
    ulu rab'den gayrısına, boyun bükmedim
    yandım, cehennem alazlarında hesapsız
    cennet bahçelerinde eğlendim, bazı
    yalan lokmasına uzanıp, el sürmedim
    s/özüm hakikat yolunda eğrilmemiş oktur!
    anam, bacım olsun, tekmil kadınlar
    kardaş, yoldaşım olsun er yiğitler
    kaygusuz abdal’ım, kadrim bilinmez!
    sazendenin elinde kırılmış, incecik telim
    gayrı, açılsın kapılar
    uzanmış avuçlarıyla bekleşen nar çiçeklerim
    düşler ülkesinde, g/özler yolumu...

    2011/

    (14/03/2011- Güncel Sanat Dergisi
    'Kaygusuz Abdal Şiir Yarışması' Birincilik Ödülü...)

  • Afiyet olsun diyelim

  • buda bir abdal şiiri..her biri gibi eşsiz bence..:)

  • bence ki bu şiir türünün en iyi örneklerinden sayılabilir.bu şiiri her şiir sevenlerine öneririm, saygılar