İspirin Dağları Şiiri - Fazlı Yılmaz

Fazlı Yılmaz
6

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

İspirin Dağları

İspirin dağları yüceden yüce
İspiri aradım üç gün üç gece
İspir gibi yerler var nice nice
Attı diyar diyar kısmet bizleri.

Dağı boran kış görünür bizlere
Çok çırpındım çıkamadım düzlere
Yatıramam Şevki beyi sözlere
Attı diyar diyar kısmet bizleri.

Rüyalarda görsem istemez idim
Bir borazan olsam seslenmez idim
Sevgisin sinemde beslemez idim
Attı kısmet bizi ilden illere.

Aman efendim Şevki beyim aman
İlahi ERDAL’ım şen olsun yuvan
Yazmağa doyamaz şu senin baban
Attı diyar diyar illere bizi.

07.10.1977 -İspir- Fazlı YILMAZ

Fazlı Yılmaz
Kayıt Tarihi : 1.3.2018 09:59:00
Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


Rahmetli şair babam Fazlı YILMAZ’ ın bu şiirine konu olan hikâyem (İspir’e) yolculuğumla başladı, bu yolculuk İspir’in Kumu olmakla mı bitecekti acaba…? İSPİR’in KUMU OLMAK Sevdalar yaşanır umutsuzca Sevdalar yaşanır sımsıcak, yakarcasına Sevdalar yaşanır buz gibi soğuk mu soğuk Sevdalar yaşanır hayallerde, platonik Sevdalar yaşanır Ferhat şirin misali Kayalar parçalanır un ufak, kum gibi Bir sevdanın timsali… İşte bu hikâye; önceden tahmin bile edemediğim, aklımın ucundan bir nebze dahi olsa geçmeyen ve kader çizgimde önceden yazılmış, bir sevdanın kumu, hamuru olmak üzere; Erzurum İlinin, İspir ilçesine hareketimle başladı… Bu seyahat İspir’in kumu, çamuru, hamuru olmanın ilk başlangıcıydı. Durunuz durunuz, hemen; iyi ya, kum olmak kadar kolay bir şey mi var demeyiniz. Kum olmak o kadar da kolay mı ?, bir kum tanesinin oluşabilmesi için bazı etkenler çerçevesinde bin yılın geçmesinin gerektiğini de bilmiyorsunuz sanırım. Kum olmak kolay mı o kadar, hele bir de İspir’e kum olmak, ispirin kumu olabilmek… İspir’in kumu olmak her Babayiğit’in harcı değildir. İspir’e kısa süreli uğrayıp geçen, hatta birkaç sene bile ispir’de kalmış olanın dahi, İspir’in kumu olma hakkını kazandığını düşünmesi abes olur. İspir’in kumu olabilmek için İspir’i içinizde duymanız, yaşamanız, yaşatmanız gerekir. İspir’in dağlarını, vadilerini, derelerini, Çoruh nehrini, dükkânlarını, çarşısını, yolarını, bağlarını, bahçelerini, köylerini, kendisinin yemeye kıyamadığı şeyleri misafirlerine ikram eden misafirperver gariban köylülerini bağrınıza basmanız ve Fasulye’nin (Lobiya), Patates’in (kartol), Tavuk’un (Tayuk), Aşağıda’nın (Aşahkta), Geliyormusun-Gidiyormusun’un (Gelirsinse – Gidersinse), Aha bu’nun (Em bu), Sinirlendim’in (Hersim çıktı), gibi mahalli deyişlerini ile çokça ispir li – Bayburtlu, İspirli ile şeytan hikâyelerini bilmeniz ve bunun için de oranın aile çevresi içerisinde yer almanız gerekir. İspir’i sevmeniz gerekir beyler sevmeniz. Benim şiirimdeki duygular gibi taa yürekten.. İSPİR’e SEVDAM Bir sevda türküsüdür benimki Bu sevda, sana ve seninle, ispir’e sevdam. Seninle beraber sevdam... Sana söylerken, ispir’e İspir’e söylerken, sana sevdam. Bu bir sevda türküsüdür, sevdam… ..... Sırakonakların, Devedağının, Sandıklının Buz gibi suyuna sevdam. Pazaryolu, Elmalı, Özbağ, Yeşilyurt’un, bağına bahçesine Yeşiline vurgunum sevdam… ..... At koşturduğum; Kırık, Çayırbaşı, Zeyrek, Değirmendere, Cibali, Mescitli’nin Çayırlarına vurgunum sevdam. Büyükderenin, serinliğine Bademlinin, bademine Çamlıkayanın, sessizliğine Üzümbağının, ormanına Karakarmış, Karakale, Sarıçayır’ın, Yamacına vurgunum sevdam. İyidere, Maden Köprübaşı, Akgüney, Başçeşme, Peteli, Meydanlı, Halilpaşa’nın, T’nin, Ü’nün, R’nin, K’nin, Kır çiçeklerine vurgunum… ..... Gecenin sessizliğinde çağıldayan, Şer Deresinin, sesine vurgunum. Bir de, sana vurgunum sevdam… ..... Bir sana, bir İspir’e İnsanına vurgunum, sevdam. Senin için, seninle beraber sevdam… ..... Düz Köyün tepelerinden; Çoruh’un derinliklerine seslendim SEVDAAAM. Aksiseda geldi SEVDAAAM… ..... Bir Sevda Türküsüdür benim ki Sana söylerken, İspir’e İspir’e söylerken, sana Sevdam… ..... Seninle beraber, senin için, İSPİR’e SEVDAM... .…. İşte İspir’n kumu olmak o kadar kolay değildir... Ben de 1973 yılında Çiçekdağı Ziraat Meslek Okulundan Ziraat teknisyeni olarak mezun olduğumda, yeşil İspir’e kum, İspir’in kumu olacağımı bilemezdim tabi, nerden bilebilirdim ki oranın harç’ı içerisinde yer alacağımı. Dolayısıyla oradaki tertemiz kalpli insanların yaşadığım hayat içerisinde bana katkılarının olacağını tabi ki bilemezdim. Ziraat Teknisyeni olarak ilk tayinim Kocaeli İlinin Gebze İlçesine bağlı Çayırova Ev Ekonomisi okuluna yapıldı. Oradaki bir yıllık görevim sonunda bu defa 1974 yılında tayinimin Erzurum İline yapılması beni çok üzmüştü. İçimden diyordum ki, batı dururken doğuya nasıl tayinim çıktı, ben oralarda nasıl yaparım. Şimdi mahvoldum diye kendi kendime kahrediyordum. Oraya gitmemek ve batıya tayinimin yapılmasını sağlamak hususundaki teşebbüslerimin de boşa çıkması, beni perişan etmişti. Babam bu durumumu görünce; -Oğlum her şeyde bir hayır vardır. Türkiye bizim her tarafına gideceğiz, dedi ve ben bir ramazan günü Erzurum’a hareket ettim. Erzurum’a vardığımda tayinimin İspir İlçesine yapıldığını öğrendim. İspir’e nasıl gidebileceğimi sordum. Pelit meydanından İspir arabasının kalktığını söylediler. Ben de Pelit meydanındaki İspir otobüs yazıhanesini buldum, ancak İspir’e otobüsün sabah gittiğini, bir gün sonra yeniden gideceğini, istersem yazıhanenin üzerindeki otelde kalabileceğimi, iftar’ı açtıktan sonra otel içerisindeki kahvehanede vakit geçirebileceğimi söylediler. Akşam iftarımı açtım ve otel kahvehanesine giderek boş bir masaya oturdum. Masama ağzı madeni bir kapla kapalı iki çay bardağı koydular. Yanına da madeni küçük bir şekerlik içinde, kırılmış sert şekerlerden koydular ki bu şekere mahalli olarak kırtlama şeker diyorlardı. Ben bu duruma şaşırdım çünkü çay istememiştim. Kendi kendime acaba dedim bu masaya herhalde iki kişi oturacak onlar bu çayları istemiş olabilirler diye epey bir düşünceye dalmışken garsonun; -İçsene çayını gardaş deyişiyle kendime geldim ve doğrusu bu ses beni bir anda düşüncelerimden sıyırdı, utandım, terledim ve hemen önümdeki şekerden üç âdetini bardağımın içine atıverdim. Attım ama pişman oldum, çünkü ortada kaşık yoktu, o çayı şekeri karıştırmadan acı bir durumda içtim. Ancak diğer çay hala masada duruyordu ve bende o çayı içmeye başka biri gelecek zannediyordum. Garsonun ikinci kez sert sesiyle; -Diğerini de içsene gardaş dediğini işittim. Ancak bu sefer kaşık istemem lazımdı ve bende istedim. Garson sessizce gitti ve epey bir zaman sonra; -Kaşık ne oldu acaba diye garsona bağırdım. Ve kaşık gelmişti ancak çay buz gibiydi. Onu da içtim. O zamanlarda bana bayağı pahalı gelebilecek çay parası ödediğimi hatırlıyorum. O ana kadar kıtlama çay içmemiştim. İşte bu İspir’e gidişimin ilk öğrettiği şeydi... Bir gün sonra, sabah otobüse bindiğimde aşağıdan muavin; -Tamaam gidelim diye bağırıyordu. Şoför, muavine; -Haydi atla dedi. Bu kişi, sonraları daha da tanıma imkânını kavuştuğum ve beni de çok sevmiş olan Hacı Maksut amcaydı… Ben çok heyecanlıydım. Acaba gittiğim yer nasıldı.? İnsanların davranışı, doğduğuyum yerdeki insanların davranışı gibi miydi.?, Erzurum’a yakın bir mesafede miydi..?, Bana çabucak varırsınız denmişti. Acaba bir saatlik bir mesafe olabilir mi ? diye düşünürken otobüs Ilıca İlçesini geçmiş Yoncalık köyü yoluna girmişti. İki dağ arasından stabilize bir yolda ilerliyordu. Yanımda oturan amca; -İşte dedi bu sağımızda akan suda alabalık olur tor atıp yakalarlar, her derde devadır dedi. O anda benim aklım başka yerdeydi hemen sordum; -Amca İspir’e daha çok var mı, dedim. -İki üç saatte varırız dedi. Kıvrım kıvrım, dolambaçlı stabilize yollarda ilerleyen otobüsümüz Şaban köprü köyüne geldiğinde ben bitkindim. Çünkü o yollarda otobüs çok ağır gidiyor ve bir türlü İspir’e ulaşamıyorduk. Canım sıkıldı ve -şimdi de mola verdi diye kendi kendime konuştum... Ancak mola yerindeki küçücük kır lokantasında, tereyağı ile yapılmış kuru fasulyenin tadına doyamadım, hala damaklarımda hissediyorum... Şaban köprüden hareket ettiğimizde, yaklaşık bir saat sonra İspir’deyiz artık diye içimi heyecan kapladı... Gölyurt tepesine çıktığımızda rakım: 2380 metre yazılı levhayı fark ettim. Ne kadar yükseklerdeyiz derken, derin bir vadinin taa tepesinde olduğumuzu gördüm. İçim ürperdi. Ufka doğru baktığımda ise heybetli Doğu Karadeniz sıralı dağlarının uzantılarını gördüm... Otobüsün inişe geçişiyle Hacı Maksut amcanın arada bir frene basmasıyla tıs, tıs eden otobüs zaten kaygan ve hafif karlı nemli bir zeminde iniş aşağı ilerlerken korkularım daha da arttı. Otobüs kayacak, sol taraftaki derin vadinin taa dibine yuvarlanacakmışız gibi geldi bana -Allahım dedim ne biçim bir yere geldim. Kalbim çarpmaya başladı, gözlerim faltaşı gibi açıldı, sol tarafımızdaki derin vadiye ve önümüzdeki dik inişe bakmamaya gayret ederek gözlerimi yumdum... Bir anda; -İnecekler çabuk olsuun diye bağıran, Hacı Maksut amcanın sesini duydum ve gözlerimi açtığımda Akbulut köyünde olduğumuzu anladım. Akbulut köyünden hareketimizle beraber virajlı yollarda ilerleyen otobüsümüz sonunda, hırçın bir ırmağın aktığı vadi tabanında durdu. Burası Maden Köprübaşı köyü idi. Sordum; -Bu ırmak nedir. -Çoruh dediler… Çoruh hırçındı, Çoruh toprak akıyordu, -Çoruha düşen kurtulamaz diye içimden geçirdim… Maden Köprübaşı köyü, yılarlar sonra, şimdilerde, Belde Belediyesi statüsünde bir yerleşim yeri haline dönüştürüldü, hırçın akan Çoruh nehrinin kıyısında güzel bir belde, yemyeşil… MADEN KÖPRÜBAŞI (İspir) Şimdi açmıştır çiçekleri, menekşe, menekşe. Pür neşe Bir yer var ki orada, vatanımdan bir köşe… Gidip görülesi yer. Her gün, rüyalarında görürler Özlemini çekenler. Sorduğun zaman sevdalılarına Orası, Maden Köprübaşı derler… ..... Bronzlaşmış dağları Nakış, nakıştır toprakları Demir rengi yamaçları Maden Köprübaşı’na vermiştir adını. Orada tanırsınız ilk; Dut, elma, ceviz bahçelerini Can üstüne can almış Hırçın ÇORUH nehrini. Bağlar serpilmiş etrafınca, Kütüklerinde üzümleri, salkım salkım. Ne güzeldir incecik pestilleri. Eey güzel insan Köyünü, sen de özlüyorsun değil mi..? ..... Rengârenk bahçeler arasında evleri. Köprü yanında, sıra sıra dükkânlar. Güzel bir kahvehanesi… İnsanın içini kaplar, bir hüzün Bir sevda hikâyesi… ..... Yolculuğunuz boyunca Maden Köprübaşında Beş dakikalık bir mola Haa Yolculardan, bahçelerini kolla… ….. Oraların dağlarında; demir, bakır, kalay Maden Köprübaşı’na geldiğin zaman Yeşil İspir’e geldim say… ..... Güzel ağaçlar, en güzel çiçeklerini Orada açarlar. Keskin kokulu kır çiçekleri Oradadırlar. Yeşilliklerinde, Kekik dallarına konmuş Rengârenk, kelebekler uçuşurlar. Oralarda, bambaşkadır baharlar. ..... Şimdi açmıştır çiçekleri, menekşe, menekşe Nazlı gelin duvağı gibi, pür neşe… .…. Otobüsümüz Maden Köprübaşı köyünden hareket ettiğinde, nihayet -İspir’e yarım saat kaldı dediler. Kalbim yine hızlandı. Bu defa da heyecanlıydım… İspir’e vardığımızda; girişinde bir kaya üzerinde kale duvar kalıntıları ile cami benzeri bir yapı ve çevresinde dizilmiş çinko çatılı evlerin altından giden yoldan ilerleyen otobüsümüz İspir’in içindeki şer deresinin kenarında bulunan Sofunun kahvesinin karşısında durdu ve bizi indirdi. Akşam karanlığı çökmek üzereydi. -Nerede kalabilirim diye otobüsten inenlere sordum -Şu kahvenin üzerindeki otelde kalabilirsin dediler… O zamanlar sofunun kahvesinin üzeri oteldi, ben de oraya yerleştim. Dışarı soğuktu, soba da yanmıyordu, o gece otelde epey üşüdüğümü hatırlıyorum. Sabah başka otel var mı ? diye araştırmaya çıktım. Hükümet caddesinin yokuşunda Ari Oteli yazan levhayı gördüm ve oraya yerleştim... Yıllar sonra, tozlu yol eylediğim İspir’e kum olmanın ve bir sevdanın başlangıcıydı bu, tıpkı şiirimdeki gibi... KUM OLMAK DERKEN Kaya mı olduk ne Kum olmak derken Gönülden Şeceremiz mi kayboluyor yoksa Bir sevda yüzünden... ..... İspir mi beni Ben mi İspir’i sevdim..? İnsanları mı beni Ben mi insanlarını sevdim..? Bilinmez. Böylece, gönülden Kaya mı olduk, ne Kum olmak derken... ..... İspir’i Tozlu yol eyledik Bir SEVDA yüzünden... ….. Ari oteli benim evim, altındaki lokanta da mutfağım olmuştu. Günlerimi, aylarımı rahmetli Rasim ÇOLAK ağabeyimin bu oteli ve lokantasında geçiriyordum artık. Oğulları Abbas, Necati, Necdet de benim ilk arkadaşlarımdı. Saygılı, temiz. Dini bayramlarda bana evlerinde yemek yediriyorlar bazen da yemeği otele getiriyorlardı… Zaman hızla ilerlerken ben de İspiri ve Köylerini yavaş yavaş tanımaya başladım. İlçe merkezinde ve köylerindeki bulunan ve M.Ö. Huriler, Urartular, Sakalar (İskitler), Medler, Persler ve M.S. Romalılar, Bizanslılar, Sasaniler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Saltuklular, Moğollar, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Atabeyler ve Yavuz Sultan Selim Handan kalan zengin tarihi kalıntıları ile ispiri çevreleyen Kaçkar mesçit dağı, Sandık dağı, bozan ve deve dağları ve Çoruh Nehri ispir’e sevgimi bir kat daha artırmaya başlamıştı .. İspir’e ve köylerine karşı mesleğimin gereklerini zevkle yerine getirmek için tüm var gücümle çalışıyordum. Hatırladığım kadarıyla mezralarıyla birlikte o yıllarda İspir’in 168 köyünü tarayarak zirai yayım yapıp o gariban köylülerine tarım tekniklerini öğretmeye çalışıyordum. Bir gün tarımla ilgili bir konu için Üzümbağı köyüne gitmem gerekiyordu. Ancak bu köye ilk gidişimdi ve köyün yolunun da olmadığını, tepelerden aşarak keçi yollarından gidebileceğimi ve Çamlıkaya Nahiyesine kadar arabayla gidip ondan sonra tepeleri tırmanarak Üzümbağına gidebileceğimi söylediler. Yalnız bu gidişime köylüler refakat edecekti. Bunun için Üzümbağı köyünden gelen bir kişi ile arabaya bindik ve Çamlıkaya nahiyesine doğru Çoruh nehrini takip eden derin vadi içerisinde, bir anda yol bitmişçesine dik ve keskin virajlı zeminden yol alırken, üzgün görünümlü gelin kayasını geçtikten sonra, Yeşilyurt ve Aksu köylerinin Çoruh nehri boyunca uzanan dik yamaçları ve tepelerinde yaban keçilerinin haşmetli duruşlarını ve derin vadiye yansıyan sesleriyle arada bir (pıır) diye ses çıkartarak uçuşan keklik sürüleri arasında Çamlıkaya Nahiyesinin alt taraflarında hırçın bir ses çıkartarak akan ve bir an önce denize kavuşmak için çırpınan Çoruh Nehrine, eteğinden yol vermiş yüksek bir tepenin yanında arabamızdan indik. Orada bizi katırıyla bekleyen bir köylü daha vardı. Beni katıra bindirdiler ve ben katır sırtında onlar yaya olarak Çoruh nehri yamaçlarından incecik bir keçi yolundan tepeye ilerlerken, katırın ayağının kaymasıyla düştüğümü ve beni Çoruh’un hırçın akan ve cana doymayan suyuna karışıp gitmemi Allah’ın izniyle oradaki küçücük bir ağaççığın önlediğini unutmam mümkün mü..? Çoruh Nehrine düşmeden kurtuluşumun arasından bir buçuk saat geçmişti ki Hoducör çayına geldik dediler ve yanımda giden o iki köylünün, katır sırtında bu çayı geçemeyeceğimi ancak inerek geçmemiz gerektiğini söylemeleri üzerine bende katırdan indim. Çayı geçmek için pantolonumu dizime kadar kıvırdım ancak köylüler; - Begk bu su çok soğuk, biz seni sırtımızda geçireceğiz. Dediler. Ben ne kadar itiraz ettimse de, beni sırtına alıp karşıya geçirdiler. O an çok duygulandım ve dedim ki beni niye sırtınızda geçirdiniz. - Begk dediler bu su çok soğuk, siz begksiniz biz alışkınız. Gerçekten o an ayağımı birazcık suya değdirdim ancak ayağımı bıçak kesmiş gibi oldu... Çay kenarında bu tertemiz kalpli insanlarla İspir’den aldığım zeytinle karnımızı doyururken o ana kadar ki bana karşı iyi niyetli davranış ve duygularını düşünüyordum… Yeniden yola koyulurken; -Artık bu katıra biriniz binin, yoruldunuz dedim. -Olur mu Begk öyle şey, Begkler yaya gider mi, bize hakaret olur dediler. O an içim biraz daha ezildi, onların bu davranışları yanında ezilmiş küçücük bir insan gibi kaldım. Böyle saf tertemiz duygulara sahip, şeytani duyguların uğramadığı bu köylüler davranışlarıyla, beni duygu seline sevk ederek gözümden Çoruh Nehrinin suyundan daha fazla su çıkarttılar gibi geldi bana. Üzümbağı köyüne kadar İspir’den itibaren sekiz saat geçmişti ve beni bu köylüler katır üstünde her tarafımı sulu yaralar kaplasa da rahatsız olsam da, -Begk yürümez diyerek katır sırtında taşıtmışlar indirtmemişler ve kendileri de yaya gelmişlerdi. Yolculuk ederken de beni büyük bir insan, sanki devletin gücü zannetmişler ve -Begk bu yolumuzu yapın, görüyorsunuz köyümüze nasıl gidiyoruz diyorlardı…. Beni bu köye götüren ve isimlerini hatırlayamadığım ancak hoduçör çayı kenarında resimlerini çektiğim o iki köylünün saf, tertemiz davranış ve duygularını unutamadım. İşte İspir böyledir dağı taşı köyleri ve köylüleri böyledir… İspir’in insanlarını daha iyi anlayabilmek için şu da aktarmadan geçemeyeceğim... Çalıştığım dairenin beton zeminini muşamba döşeme ile yeni kaplamıştık ki, bir gün bu dairemize, başında yün bir terlik olan, şu an ismini hatırlayamadığım ihtiyar bir amca geldi. Muşamba; dairemiz görevlisi olan ve aynı zamanda idari görevleri de üstlenmiş bulunan Nizamettin GÜL ağabeyimiz tarafından paspas edilmiş tertemiz bir vaziyette idi, yaşlı amca kapıdan girerken kafasındaki yün terliğini çıkartıp eline aldı, çamurlu ayakkabısını çıkardı kapının önüne koydu ve içeri girdi. Hemen müdahale ettim. -Amca dedim ayakkabını niçin çıkardın ? o ispir şivesiyle; -Em bunun için oğul diye muşamba döşemesi gösterdi ve devam etti ayakkabım çamur oğul, buraya ayakkabıyla giriliyor mu ki dediği an yine sulu gözlü Erdal’ın gözyaşları gecenin sessizliğinde çağıldayan şer deresinin suyuna karışmış, Çoruh’un coşkun suyunu artırmak üzere yol alıyordu. -Ayakkabını giy hele otur şuraya amca dedim. Bu muşamba devletin muşambası, sen de bu devletin insanısın, ayakkabımdaki bu çamurlar da şehitlerin kanlarıyla sulanmış bu vatanın toprağı, gel amca gel otur hele… Bana daha önce, İspir’in insanının devletten talebi olmaz, gözü tok, gönlü tok, o çilekeş hayatları içerisinde kendi yağı ile kendisini kavurmasını bilir ve devletini de canı gibi savunur, devlet kurumlarıyla tezatı derdi yoktur denmişti. Bu olaya şahit olunca demek ki doğruymuş diye içimden geçirdim. İspir’i, insanlarını, köylerini, dağlarını, ormanlarını, derelerini, bahçelerini, yürekten sevmeye başladım. Mademki bu kadar çok seviyordum, sel olup, bu kadar seneden sonra başka bir yere çekip gidemezdim artık. Ben de İspir’in kumu olmalıydım böylece kum olmak üzere oranın aile çevresi içerisinde yer almaya oradan evlenmeye karar verdim. O zamanlar İspir’in gece saat 23’e kadar yanan bazen hiç yanmayıp, İspir’i zifiri bir karanlığa boğan bazen de, iki de bir kesilip yanan lokal elektrik santrali gibi PTT’nin de kullandığı manuel telefonla zor güç babama haber gönderdim. Ve bir ay sonra babamdan bir mektup geldi. Babam; -Madem oradan evlenmeye karar verdin oğlum hayırlısı olsun hemen durumumu düzeltir düzeltmez gelip elbet başgöz ederim diyordu. Ancak aradan iki ay, üç ay geçti babam gelmiyordu ve ben de artık babama küsmüştüm. Ne mektup gönderiyordum, ne de telefon ediyordum. Fakat babamdan 29.01.1976 tarihli ikinci bir mektup daha geldi. –Oğlum maddi açıdan durumumu düzeltemedim kusuruma bakma, ama senden de hiç haber alamıyorum diyor ve mektubunun satırları arasına şairliğini konuşturarak şu mısraları sıralıyordu. Küskünsen barışak Kısmet etsin buluşak Baba evlat sarışak Doyuncaya konuşak… Babam aylar sonra annemle beraber kara Trene binerek, üç gün üç gece yolculukları sonucunda ancak İspir’e kız istemeğe gelebilmişlerdi. Bense İspir’e kum olmak üzere havalarda uçuyordum… Kız ailesine ne kadar dünür gidildi kız istendi ise de, kız evinden bir türlü (he) tamam, olur denmiyordu. Sebepleri vardı tabi ben yabancıydım bir kere, memleketimi ve ailemi tanımıyorlardı, o zamana kadar yabancıya çok az belki de hiç kız verilmemişti bilemiyorum. Bunun haricinde planlı giden düzenleri zannederim bizim kız istememiz yüzünden birden bire bozuluyordu. Ve bu sebeple ki haklı olarak (tamam iş oldu) denemiyordu. Babamın çok sıkıntılı ve huzursuz olduğunu görüyordum. Ben de üzülüyordum… - Eee İspir’e kum, İspir’in kumu olmak o kadar kolay mı burası Yozgat mı babacığım… Babam bu sıkıntılı günlerde İspir’de oturduğum evin camının önüne oturmuş not defterine bir şeyler karalıyordu -Baba herhalde yine şiir döktürüyorsun dedim. –Hıı, öyle oğlum dedi. Ancak yıllar sonra bu durumu unuttuğum ve Rahmetli babam şair Fazlı Yılmaz’ın şiirlerini yayına hazırlamaya başladığım günlerde, Yozgat’ta bulunan kardeşim Osman’ın -Abi babamın sana ve İspir’e yazmış olduğu bir şiir de bende var şimdiye kadar üzülürsün diye sana demedim deyip şiiri vermesiyle kız isteme ve dünürlük zamanımızda, İspir’deki oturduğum evin camı önünde yazdığı şiiri hatırlayıverdim. Babam o günlerdeki sıkıntılarını demek ki bu şiire dökmüş ve İspir’i, beni istediğim kızı ve dünürlüğe gittiğimiz aileyi şiiri ile birazcık inceden taşlamış ve sonunda da (Yazmaya doyamaz şu senin baban) diyerek bu satırla benim gönlümü almıştı. O, İspir’e kum olmayı kolay zannediyordu. Teşekkürler babacığım, beni İspir’e kum ettin. Buraya gelirken (Elbet bir hayır vardır) oğlum diyordun demek ki hayırlısı böyleymiş… İSPİR’in DAĞLARI İspirin dağları yüceden yüce İspiri aradım üç gün üç gece İspir gibi yerler var nice nice Attı diyar diyar kısmet bizleri. Dağı boran kış görünür bizlere Çok çırpındım çıkamadım düzlere Yatıramam Şevki beyi sözlere Attı diyar diyar kısmet bizleri. Rüyalarda görsem istemez idim Bir borazan olsam seslenmez idim Sevgisin sinemde beslemez idim Attı kısmet bizi ilden illere. Aman efendim Şevki beyim aman İlahi ERDAL’ım şen olsun yuvan Yazmağa doyamaz şu senin baban Attı diyar diyar illere bizi. 07.10.1977 -İspir- Fazlı YILMAZ İşte İspir böyledir kum’u olmak zordur Rahmetli Babam zor. Seni çok ama çok özlüyorum. Mekânın Cennet olsun. Rahat uyu…Erdal YILMAZ

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!