Güneş sarısı kızım Fadime (öykü)

Davut Yıldız 2
45

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Güneş sarısı kızım Fadime (öykü)

İlk karısı öldüğünde büyük oğlu beş yaşındaydı. İkinci karısı Zeynep kendisine beş çocuk daha vermişti. Zeynep ile evlendiğinde, Zeynep henüz on yedi yaşlarında ergenliğe yeni adım atmış sıska, uzun saçlı güzel genç bir kızdı.

Lacemi (oğlum) o gün Xızır orucunun son günüydü, köydeki bekar genç kızlar hep bir evde toplandık sirimizi (babuko) yaptık. Eğlence, şaka oyunlar eşliğinde bir güzel yedik sirimizi. Çok güzel bir geceydi. Kimse su içmedi, herkes rüyaya yatacak. Kim kimle evleniyor o gece rüyasında görecek. Eğer o yıl içinde evleniyorsan, evleneceğin kişiyi rüyanda görüyorsun.

O gece herkes umutlarını, sevdasını koynuna alıp uyudu. Uyandığımızda kimimizin sevdalısı, kimimizin umutları koynundan uçup gitmişti. Beni sorarsan iste… Gece rüyamda babamların kapısının önündeki kavaklardan birine çıktım, direk babangilin evine, bower’e baktım. Ne bileyim işte kavak kırılır sandım. Ve o yıl baban geldi beni istedi. Anam verdi, babam karşı çıkıyordu vermek istemiyordu. O yüzden anama sitemim var. Neyse baban ile evlendiğimde henüz on yedi yaşlarındayım, halen koyun kızları ile Kemere Ibis’te, kendimizin yaptığı bez bebekler ve oyuncaklarla oyun oynuyorduk. Yemek zamanı ya da evde bir is varsa, baban gelip beni eve götürüyordu. Bugün olmuş baba tek fiskesi dokunmamış. Baban hiç üşenmez benimle hamur yoğurur, ekmek acar hem de pişirirdi. Çok yemek yapmasını bilmiyordum ama baban çok güzel, lezzetli yemek pişirirdi. Baban çok zorluk çekti onun bunun ahırında, tarlasında, tapanında hem de çok ezildi çok. Öyle yıprandı ki, hemen çöktü, çok üzülüyordum. Çocuklarımın babası hak etmediği bir hayatin içinde ezilip durdu.

İşte bende böyle böyle alıştım Silo’ya, sevdim Silo’yu. Desen ki yüreğindeki ateş, ateş sönüyor tabi ki ama işte külü kalıyor.

Köyün karşı tepesine geldiklerinde henüz şafak atmamıştı. Bego’nun köpeklerinin havlama sesi halen kesilmemişti. Aklına Pijo’nun “benim köpeklerim, Bego’nun köpekleri ile boğuşuyorum, boğuşuyorum. Benim kopeklerim Bego’nun kopeklerini boğuyorum” sözü aklıma geldi. Kendi kendine gülmeye başladı, gülmesini yanındaki yol arkadaşları duymadı. Onlar derin bir tartışmaya girmişler. Aşağı köyden bir yıl önce Murtaza’ya kaçırdıkları kızın ne çetin ceviz çıktığını, kendi aralarında birbirlerini makaraya alarak anlatıyorlardı. Bir gün önceden kızın evine tanrı misafiri olmuşlar evi ve etrafı kolaçan etme fırsatı bulmuşlardı.

Köyü çok iyi biliyorlardı, kendi köylüleri ve aşağı köy birbirlerine kız alıp vermişler daha doğrusu kaçırmışlar. Çoğu neredeyse akraba olmuştu. Aşağı köy ile kendi aralarında dalga geçiyorlardı, karşı taraf onların dilinde anlamadığı için rahatça konuşup gülüyorlardı. ”Bizim köyde bir kız kaçırtmadık bunlara ama bunların köyünde kız kalmadı.”

Yemekler, çaylar muhabbeti koyulaştırdılar ama hangi kızı kaçıracaklarını bilmiyorlardı. Murtaza’ya dürtüyorlar Zazaca hangisi diye soruyor, garantiye almaya çalışıyorlardı.

Aşağı köy böyle Dimilkiler zamansız geldiklerinde yine bir kız kaçırma olayı olacağını artık biliyorlardı. Onlarda evin güzel kızını gösterip, evde kalmış, isteyeni olmayan kızlarını kaçırtıyorlardı.

Murtaza işaret etti kısa boylu olanını, kendisinin boyu da kısaydı. Evdekiler kıza iyice baktılar bir yanlışlık yapmak istemiyorlardı. Yeme içmeden epey sonra hatır isteyip kalktılar. Ortalık zifiri karanlık, köpek sesleri birbirine karışmıştı. İki Silo, Haso, Memdali bir de Murtaza köyün yukarısına karamukların biraz üzerinde meşe ağaçlarının arasında gizlendiler. Köy ve ev halkının uyumasından çok sonra evin bahçe tellerinden -ki diğer bahçe tellerinden yüksekti-.

İlk Haso atladı, telden bir iki adim gitmişti ki karşısına jandarmalar çıktı. “aha” dedi mahvoldum. Jandarmalar kimsin diye bağırınca, ben evin sahibiyim, komutan hayrola bir olay mı oldu, diye karşı soruya geçti. Jandarma, köyde arıcıların petekleri çalınmış o yüzden geldik, burada gürültü duyunca bahçeye bir göz atalım dedik. Neyse iyi geceler hemşerim. Jandarmalar ayrılınca Haso derin nefes aldı, ‘’lo’’ dedi az daha gidiyorduk. Diğerleri bahçedeki jandarmayı görmüş ve geri durmuşlardı, Haso’nun kurtulmasına sevindiler. Bahçe tellerini aşıp Haso’nun yanına geldiler. On on beş dakika kadar sessizce beklediler. Cama baktılar, doğal olarak cam açık bırakılmıştı. Yine odaya ilk Haso atladı, yanlarından getirdikleri çuvalı yatakta uzanmış uyuyormuş gibi yapan kızın kafasından geçirdi. Kız hiç karşı koymadı ama gelenek gereği biraz gelmiyormuş gibi direndi. Kızı kaldırdıklarında biraz şok yaşadılar, sanki boyu uzamış, biraz da kilo almış gibi. Kucaklayıp camdan dışarı kan ter içinde çıkardılar, oradan da bahçe tellerini aşmaları gerekiyordu. Zor bela onu da yaptılar ama bu arada kendi aralarında Dimilkice verip veriştiriyorlardı. Bu kız gündüz gördükleri kızın iki katıydı. Yanlış kızı kaçırdıklarının farkına varmışlardı ama geriye dönüş de yoktu. Dediler “Murtaza sen b*ku yedin” kendi dillerinde. Köye geldiklerinde kızın iki metreye yakın boyu ve cüssesi karsısında şaşkına döndüler. Bir Murtaza’ya bir kıza baktılar, gülerek evden uzaklaştılar. Konuşup güldükleri bu kız kaçırmanın detaylarıydı.

Hepsinin sırtında ince bir yorgan bir de yastık vardı. Köyde yapacakları bir şey kalmamış, geçim derdine düşmüş bu insanları Paklali’nin, Misis’in bataklıkları ve sivrisinekleri bekliyordu. Avşar beylerine arazi açmak için kökçülük yapmaya gidiyorlardı.

İnsanlık başlangıcına mührünü vurmuş asil bir halkın çocukları, kendi topraklarının birer kölesi haline getirilmiş ve kendi toprakları üstünde kölece bir yaşama mahkûm edilmiş, hizmete koşar duruma sokulmuştu.

Fadime’si yeni doğmuş henüz iki aylık. “Nasıl da güzel bir bebek dedi” kendi kendine. Hiç bir çocuğunu kucağına alıp öpmemişti, Fadime’sine de içi gidiyordu, sarılıp öpmek, koklamak güzel sözler söylemek istiyordu ama bir türlü yapamıyordu. Köyde ve aile geleneğinde hiç görmemişti. Tüm erkekler ve babalar sert olmalıydı. İçleri duygu, güzellik kaynayan bu insanlar yaşamın ve tarihsel olayların kendilerine yüklediği bu anlamsız yükü ömürlerince taşıyıp yeni kuşaklara aktaracaklardı.

Henüz yıldızlar gökyüzünü terk etmemişti. Tüm berraklığı ile gökyüzünde dans ediyor arada bir yer değiştiriyorlardı. Kar kuyusuna yaklaşmışlardı. Hepsi kan ter içinde köyü geride bırakmış, artık Bego’nun kopeklerinin havlama sesi de kesilmişti.

Kar kuyusunun yanından geçerken, iki yıl önce kar kuyusunda küp küp kar çıkarıp kasabada sattığı aklına geldi. Son kuyuya inişinde beline bağladığı ip kopmuştu. Yanında kimse yoktu ve kar kuyusu çok derindi. Metrelerce derin olan bu kuyuya düşenin çıkması zordu ve kimsenin bulması da. Orada bir ölüm vardı.

Biraz yuvarlandıktan sonra, zor bela bir tümseğe yapıştı, tüm parmaklarını yer yer buz tutmuş Karin içine geçirmişti. Neye uğradığını şaşırmış ne yapacağını bilemez olmuştu. Xızır’ı, Ali’yi, Hüseyin’i, Hasan’ı bildiği tüm imamları imdada çağırmış var gücü ile kara tutunmuş bir müddet öylece kalakalmıştı. En son büyük oğlunu imdada çağırdı usulca. Daha sonra tüm çocuklarına tek tek seslendi, geldi Elifi boğazına düğümlendi. En küçüğü Elif’i idi saçlarına, gözlerine hayrandı kızının.

İlk şoku atlatmış yavaş yavaş ayakları ile karda yer yaparak, parmaklarını karın içine bastırarak yukarı doğru tırmanmaya başladı. Kan ter içinde kalmıştı, kopan ipin ucuna ulaşıp ipi tuttuğunda içinde gecen sevinç fırtınasını duramıyordu. Yukarı çıktı hüngür hüngür ağladı. İpi belinde çözüp oraya bıraktı ve bir daha o oldu. Kar kuyusuna bile yaklaşmamıştı. O günden bugüne ilk defa yakınından geçiyordu.

Paklali’ya vardıklarında kendilerini kâhya karşıladı, kalacakları mağarayı gösterdi ve mağaranın kirasını alacakları yevmiyeden keseceğini de söyleyip gitti. Biraz kâhyaya söylendiler, arkasında küfür edip mağaranın içine yöneldiler. Mağara sert topraktan beş altı metre içeriye, bir kaç metre de genişliğine oyulmuş. Bir ya da bilemedin iki yatak sığar ya da sığmaz. Adam başı az kira vermek için, üç kişi bir mağaraya diğer üç arkadaş da yandaki mağaraya yerleşti. Mağara nem ve küf kokuyor, her tarafı pislik içindeydi. Öncekiler öylece birikip gitmişler. Kendilerince biraz temizleyip yanlarında getirdikleri bir kaç parça eşyayı mağaranın bir kösesine bıraktılar. Yol yorgunluğu bedenlerini halsiz düşürmüş hemen uyumuşlardı.

Sabahın ilk ışıkları ile henüz güneşin doğmadan, Veroj tepesine güneşi süzmeleri düşmeden, anne Fadime’yi kaldırır damın arka tarafında ağılın yanında taşa oturur Fadime’sini emzirirdi. Orada kimse görmez Fadime’sine nazar değmesini engellerdi kendince.

Fadime’m dedi annesi. “Benim güzel kızım, annesinin ay ışığı, benim güneş sarısı kızım. Sen hiç gördün mü güneş kundak olmuş, sen hiç gördün mü ay ışığı kundak olmuş. Hiç gökyüzünün mavisi kundak olur mu? ”

Köyde bir ilkti annesi Fadime’ye kundak yapmıyor, o sıcak toprak parçalarını Fadime’nin bedenine sarmaya kıyamıyordu. Fadime özgürdü alabildiğine, maviliğinde kuşlar kanat çırpıyor, rüzgâr delice esiyordu. Günesin vurduğu bedeni pırıl pırıl parlıyor kendinden geçiyordu. Emiyordu annesinin memelerini doymak nedir bilmiyordu. Ayakları ile annesini tepikliyor bir eli annesinin memesi üzerinde böyle sevinç böyle mutluluk görülmemişti. Adeta dans ediyordu. Köyün en güzel bebeği idi Fadime, köyün diline düşmüş herkes görmek istiyor ama annesi göstermiyordu. Fadime iri mavi gözlü, beyaz tenli, güneş sarısı saçları ile bir dünya güzeli bebekti.

Sabahleyin ilk Şao uyandı, yanlarında getirdikleri “yaralı” çaydanlığa aşağıda bataklığın kenarındaki kaynaktan su doldurup döndü. Ateş yakıp simsiyah, her tarafı isten kapkara çaydanlığı, ateşin kenarına yerleştirdiği taşların üzerine koydu, biraz dağ çayı çıkarıp içine attı. Köyden getirdikleri çökelek, peynir ve tereyağını sofraya koydu. (tereyağını erken tüketmeleri gerekiyor, Paklali’nin sıcaklarına insan dayanmıyor, tereyağı nasıl dayansındı).

Sırayla herkes uyanmıştı, bataklıktan ellerini yüzlerini yıkamış sofraya oturmuşlardı. Şaka ve kahkahalarla kahvaltılarını yapıyorlardı. Kâhya mağaranın girişinde göründüğünde, sofrayı topluyorlardı.

Tam bir ayı geçti, bataklıkta kök çıkarmaları. Her gece bel ağrısı, kol ağrısı, bacak ağrısı kısacası bedenlerinin üzerinden kendi deyimleri ile kamyon geçmiş gibi ağrı ve acı hissediyorlardı. Bunun üzerine birde sivrisinekler yok mu, dev gibi iri iri, böylesini hiç görmemişlerdi. Uykusuzluktan harap olmuşlar, geldiklerine geleceklerine pişman olmuşlar veryansın ediyorlardı. Köyü özlemişlerdi ama birisi vardı ki Fadime’sini özlüyor, burnunda tütüyor içi içine sığmıyordu. Her ne kadar kucaklayıp sevmese de, Fadime’nin gülüşleri, gözleri sarı saçları kıvır kıvır hali gözlerinin önünde bir türlü gitmiyordu. Çarsıya uğrayıp bir kaç parça bir şey aldı. Karsına basmadan bir fistan, bir de başörtüsü aldı. Fadime’sine küçük çiçekli bir mendil.

Bir keresinde kaçağa gitmişlerdi, küçük kardeşi Hasan ile acemiydiler ilk kaçakları. Getirecekleri kutma kumaşları, ipek kumaşları daha bir sürü incik boncuk ne bulurlarsa alıp, kasabada, köylüklerde satmayı düşünüyorlardı. Sınırı nasıl geçecekler, nerden geçecekler bilmiyorlardı. Her taraf mayın tarlası ve asker kuleleri ile doluydu. Kendilerine kılavuz tuttular, beş lira para verip. Kilis tarafından içeri Suriye tarafına geçeceklerdi. İlk kardeşi Hasan tellere ulaştı bir beş on metre ilerlemişlerdi ki, silah sesleri ile irkilmiş, kardeşi Hasan’ı kanlar içinde tellerin biraz ilerisinde yere yığılmış gördü. Ne yapacağını bilemez bir şekilde bir kaç dakika dona kaldı. Kardeşinin cansız bedenini orda bırakmış gerisin geri kaçmaya başlamış, kendi canını zor kurtarmıştı. Arkasından birkaç elde ona silah sıkılmış ama isabet ettirememişlerdi. O gündür bugündür her çarsıya indiğinde için için kardeşine ağlardı.

Köye haber geldi dediler Silo öldü ölecek. Sıtmaya yakalanmış Silo, mağaranın bir kösesinde ateşler içinde kıvranıyordu, karnı iyice şişmiş günlerdir ağzına bir lokma ekmek koymamıştı.

Anne Fadime’sini yine damın arkasında ağılın yanında taşa oturmuş emziriyordu. Bir yandan ağlıyor bir yandan ‘’Ne yapacağım bu kadar çocukla, ben nereye giderim’’ diyor. Kendi kendine ağıtlar yakıyordu. Başkaca büyük on bir yaşında, dört çocuğu daha vardı. Kayınbabasında Sülüklü Gölde sıtmaya yakalanmış orada ölmüştü, mezar yerini bilen yoktu.

Fadime yine özgürlüğün kanadında annesinin memeleri ile dans ediyor, oyunlar oynuyor, annesini tepikliyor, mutluluğun doruklarında uçuyordu.

Annesi uyy heqo (tanrım) Silo’yu çocuklarına bağışla aha bu körpeyi al. Mavi gözlerini annesinin gözlerine verdi, o anda annesinin memelerini bıraktı ve tekrar annesinin gözlerine baktı. Annenin içinde ne kadar canlı şey varsa tüm bedenini hücrelerine kadar acıtıp ayak parmaklarından toprağa karıştı. Ama acısı bedeninden hiç çıkmadı.

Oyy Fadime’m ben mahsus söyledim anne kurban, ay ışığım, güneşim, gök mavisi kızım şaka yaptım ciğerimin parçası. Fadime bir daha meme almadı, bir hafta ateşler içinde kıvrandı küçük bedeni.

Bir ay sonra Silo köye dönmüş, bir deri bir kemik kalmış, iki uç ay yerinde kımıldayamamıştı. Fadime’sine aldığı küçük çiçekli mendili şalvarının cebinde bir ömür Fadime’yi taşır gibi taşıyacaktı.

İşte lacemi (oğul) Fadime’mi annemin yanına gömdük, o küçük minik ellerini bağlatmadım, kundak yapmadığım kızıma kefen çok ağır geldi bana. İşte o küçük mezar var ya, işte orası…

Davut Yıldız

Davut Yıldız 2
Kayıt Tarihi : 1.8.2019 17:53:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!