(GÜLCE-Bahçe) (Gül Tufanı) -Eyyub Peyg ...

Ali Gözütok
153

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

(GÜLCE-Bahçe) (Gül Tufanı) -Eyyub Peygamber

Fânilik çölünün yolcusu,
Her türlü belanın,
Çile hanesi!
Üzüntü kalbinin hazinesi,
Kırık kalplerin,
Kaza ve kaderi!
Lut’un torunu,
Mus’un oğlu,
Eyyub aleyhisselam.

O
Sabrın
Timsali,
Peygamberler
Zincirindeki
En çilekeş halka.
Tek Allah’a inanan,
Hak dinin cefa yolcusu.
Eyyup aleyhisselam! ona,
Ve tüm peygamberlere selam olsun.

O boylu poslu,
Saçları kıvır kıvır,
Güzel mi güzel,
Geniş göğüslü ve de,
Kalın bacaklı.
İri göz, doğru sözlü.
Hem yakışıklı,
Güçlü kuvvetli insan,
O bir peygamber.

O idi naz ve niyaza boğulan,
Rahatlık bağının sakini,
Deve, sığır merkep at,
Servet desen kat be kat.

Sürü sürü koyunu,
Her sürünün çobanı,
Bağ bahçelik her yanı…
Kalabalık ev halkı,

On üç oğul sahibi,
Her biri ya sultan,
Ya hükümdar! ..
Bir eli yağda,
Bir eli balda,
Alnı secdede, dili düada…
Peygamberler zincirinde,
Nurdan bir halka!

Aşk uğruna canını, canana veren aşık,
Zilletin girdabında, ilelebet kalmaz ki,
Yüce makamlarına, yükselir ışık ışık,
Sabreder her belaya, şikayeti olmaz ki.

İbrahim
Dinine mensup,
Yakup peygamber ile,
Aynı anda peygamber olan!
Halim selim, uslu mu uslu hem de,
Çok namuslu, fakir babası, eli açık.
Konuk sever, sofrasında misafir
Eksik olmaz o misafirsiz,
Sofralara oturmaz.
Yedirir,
İçirir,
Çok mu çok cömertti! ...

Diyorlardı ki;
Tabii bu kadar bolluk içinde,
Olduğundan,
Hem sabrediyor,
Hem çok şükrediyor! ..

Serveti alınsa elinden,
Aynı şeyi yapar mı bakalım! ...
O da sapıtanlardan olurdu…
Diye ona karşı,
Türlü yorumlar yapılıyor.
Ona dil uzatılıyordu.

Cebrail A.S. geldi bir gün,
Ya Eyyub! ...
Şimdiye kadar servete boğuldun,
Şimden sonra,
Mihnet ülkesine,
Sıkıntı yurduna,
Göç edeceksin…
Külfet ve çile yüküne,
Omuz vereceksin diyordu!

Ya Cebrail!
O benim için külfet değil,
Belki nimet’in en büyüğüdür.
Kendi reyimle ne bileyim?
Zararımı kar’ımı!
Ben bir kul’um.
En iyisini rabbim bilir,
Ondan gelen her şey,
Bana lütuftur.

Dünya malı mülkünden, biz feragat kılmışız,
Şu cihanı çiğnemiş, cihan ölçenlerdeniz.
Hem kanaat ehliyiz, onu düstur bilmişiz,
Fakirlik şerefimiz, çıplak göçenlerdeniz.

Dünya mülkünde bizi, kimse hakir görmesin,
O ahiret mülkünün, belki de sultanıyız,
Bizi fani dünyada, kimse fakir görmesin,
Biz mana aleminin, en mutlu bir hanıyız.

Deyip, gözledi bela yolunu,
Hak’kın divanına durup,
Uzattı ona kolunu…
Şükretti hep haline.
Ya Rabbi! ..
Senden ne gelirse,
Bana lutuftur.
Lütfun da hoş,
Kahrında hoş!
Deyip, tevekkül etti,
Her an Rabbine.

Sonunda birer birer geldi,
Bela günleri!

İkbalin nur yüzüne, kara perdeyi çekip,
Şerrin şifa evini, felek viran eyledi.
Gönlün gül bahçesinde, damla damla kan döküp,
Gam üstüne gam verip, hem perişan eyledi.

Katar katar develer,
Sürü sürü mal maşat,
Telef oldu yok oldu.
Soğuk vurdu.
Fırtına tufan koptu,
Bağ bahçe, harap oldu.

Felaketler döndü dolaştı,
Geldi yine,
Hep onu buldu.

Bahçıvanları;
Arz edip hallerini,
Ağlayıp sızlayarak,
Çırpınıp dizin dövdü.
Bağ bahçenin helak haberin verdi.

Eyyub yadırgamadı,
Düşmedi üzüntüye,
Hep haline şükretti.
Gün geçmiyordu ki,
Yeni bir felaket haberi gelmesin.
Oğullarının sarayları çöküyor,
Altında kalıp ölüyorlardı.

Ya Rabbi;
Ben yetimin hakkını,
Gözetmedim mi?
Garibi barındırmadım mı?
Açları doyurmadım mı?
Dulları korumadım mı?
Diye serzenişte bulunurken…

Şafak atar gönlünde,
Fırtınalar kopar!

Gök gürültüleri arasında,
Yıldırımlar düşer,
Şimşekler çakar!
Bulutlardan bir ses yükselir!

Ya Eyyub bunları sana,
Yaptıran kim?
Denilince! ..
Yerden bir avuç toprak alır,
Koyar başın üstüne! ...
Sensin ya Rabbi der.

O zaman ona:
Yeni felaketlere hazır ol!
Denilir…..
Gelir bela üst üste!
Bütün serveti yok olur.
Evleri başlarına yıkılır,
Bütün oğulları ölür.
Buna rağmen sabreder,
Şikayette bulunmaz.
Hep haline şükreder….

Zaten onlar Allah’a aitti,
Veren de o, alanda,
Bize servet emanetti der!

İnanmışın sayfası, günahından daha ak,
Değmemiş eteğine, kirli olan toz toprak,
Ayrılık zamanında, göz açılır ukbaya,
Çıplak geldik dünyaya, gideriz yine çıplak.

Eyyub A.S.
Aynı zamanda hastalanır.
Çiçek veya cüzzam’a,
Yakalanır.
Dili şişer,
Dönmez olur ağzında,
Konuşamaz!
Yiyemez içemez.
Yese bile hazmedemez,
Yedikleri aynen çıkar.
Tutmaz olur eli ayağı!

Muhtaç olur,
Daha önce,
Yedirip içirdiklerine!
Avuç açar duruma gelir.
Bir lokma verseler,
Başına kakarlar,
Ayıplarlar kınarlar.

Yardım edecek kimsesi kalmaz.
Eşi dostu, yüz çevirir,
Feryadına cevap veren kalmaz.
Tanıyan bile olmaz…
Beldenin dışında,
Bir çöplüğe atılır.

Zevcesinden başka,
Herkes selamı sabahı keser.
Ama o,
Bu halinden asla,
Şikayetçi olmaz,
Sağlığı için bile düa etmez…

İncitmek isterse yar, o gönle azap gerek,
Küfür sayılır ona, gayrı sağlık dilemek,
Hasta etmekse murat, ona şifa ne gerek,
Onun için bir lutuf, çile çekip inlemek.

Zevcesi Leyya hatun,
Bir gün:
-“Sen düası makbul kulsun,
Şifa vermesi için niye düa etmezsin? ”
Deyince;
-“Biz seksen yıl,
Nimet içinde yüzmedik mi?
Bırak ta seksen yıl da,
Bela içinde yaşayalım! ”

Sordu zevcesine;
-“ Kaybettiklerimizi bize kim verdi?
-“ Tabi ki Allah verdi.”
-“ Onlardan kaç yıl yararlandık? ”
-“ Seksen yıl.”
-“ Biz kaç yıldır bu bela içindeyiz? ”
-“ Yedi yıldan beri”
-“ Yazıklar olsun sana!
Vallahi sen çok nankör bir insansın!
Öyleyse bizim bu belaya,
Seksen yıl katlanmamız gerekmez mi?
Sen ne adaletli,
Ne de insaflı davrandın! ”
Diye ona sitem eyledi..

Ağrıları şiddetlendiği zaman,
Eyyüb A.S. mın,
Şöyle düa ettiği söylenir.

“Hamd ancak,
Alemlerin Rabbinedir.
O Rahman ve rahimdir.
Yalnız sana ibadet ederim.
Yalnız senden isterim.
Beni şaşırtma!
Mal ile mülk ile şımartma! ..

Kalbimde bunlara yer verdin,
Yurt verdin.
Şimdi de geri aldın,
Kalbim boşaldı.

Bilirim bana sadık bir yarsın.
Aramıza hiçbir şey giremez artık.
Orada yalnız sen varsın.”

“Senin şükrün,
Senin zikrin,
Gecemi gündüzümü,
Dolduruyor.
Dünya malı, evlat ayal,
Oyalamıyor artık beni! ”
Diye diye vakit geçiriyordu.

Hiçbir kulu sokma sakın, Tanrı ile arana,
Gönül Rabbın mekanıdır, başka yerde arama,
Şeyhe pire tuz bastırma, kabuk tutmaz yarana,
Aç elini et düanı, Rabdan iste sultanım.

Eyyub aleyhisselam’ın bu belası,
On sekiz yıl sürdü.
Yakın uzak herkes ondan ayrıldı.

Ancak ayrılmayan,
İki kişi vardı.
Ara sıra uğrayıp,
Hal hatır sorardı.

Bunlardan biri ötekine;
-“ Her halde Eyyub,
Alemlerden kimsenin işlemediği,
Çok büyük bir günahı,
İşlemiş olmalı,”
Deyince;
Öteki;
“Ne demek bu! ..
Allah ondan on sekiz yıldır,
Bu belayı kaldırmıyor!
Ona acımıyor!
Onda bir hayır olsaydı,
Allah ondan bu belayı kaldırırdı.”
Diye konuştular.

Eyyub peygamber bu lafları duyunca,
O kadar üzüldü ki! ...
Onu şimdiye kadar hiçbir şey,
Bu kadar üzmemişti.
Bu laflar çok mu çok,
Ağırına gitti.

İşte o zaman!
-“ Ey Rabbim;
Aç birini görüp,
Bildiğim halde,
Onu doyurmadan,
Tok yatmadığımı bilirsin!
Ne olur beni doğrula! ”
Diye yalvardı.

Allah o anda kendisini doğruladı!
Onlarda bu doğrulanmayı işittiler.
-“ Ey Allah’ım;
Bir çıplağı bilip gördüğüm zaman,
Onu giydirmeden,
Kendimin giyinmediğini bilirsin!
Ne olur beni doğrula! ”
Diye yalvardı.
Allah o anda onu doğruladı.
Onlar bu doğrulanmayı işittiler.

Eyyub aleyhisselamdan yüz çeviren,
Dininden dönen üç kişi daha vardı.
Onlar da gidip,
Eyyub’u suçladılar.
Onu ağlattılar.

İşlediğin suç için tövbe et,
Af dile,
Allah seni niye affetmiyor?
Demek ki suçun çok büyük,
Böyle bir suçu,
Kimse işlememiş ki,
Senin üzerinden azap kalkmıyor.
Diye suçladılar.

O zaman orada bulunan,
Ona inanan bir genç,
Siz, ey olgunluk yaşındakiler! ..

Siz ne nankör kişilersiniz.
Siz onun ekmeğini yemediniz mi?
Siz ondan giyinmediniz mi,
Bu sözleri ona karşı nasıl söylersiniz?
Allah’ın azametini düşünün,
O esirgeyen bağışlayandır.

Ona inanan kullar,
Onun adı anılınca,
Yürekleri burkulur.
Dilleri tutulur,
Akılları başlarından gider,
Kendilerine gelince,
Temiz amelleriyle,
Ona yaklaşmaya çalışırlar.

İkbal şahinine, kanattır bela,
Halin aynasına, azaptır cila,
İnkar bahçesinin gülü nergisi,
Kasırga gününde, olmaz ki sefa.

Acayip görme sakın, akıp giden şu zaman,
Kimini kavuşturur, sanırsın ki serdi post,
Kiminin sefasına, azaptır dönen devran,
Tarumar eder gönlü, seviyor dediğin dost.

Yüce Allah hikmeti, rahmetle eker kalbe,
Dileyince söyletir, diliyle dışa vurur.
Öyle zaman gelir ki, giderken bu alemden,
Kimi refahtan ölür, kimini dertten korur.

Eyyub peygamber,
Bu gençlere,
“Siz korkutulmadan korktunuz.
Dövülmeden ağladınız.

Desem ki;
Benim için,
Mallarınızdan sadaka verin!
Kurban kesip,
Fakirlere yedirin!
Yapamazsınız!
Değil mi?

Siz kendini beğenmiş,
Malına mülküne güvenen,
Gafillersiniz!
Siz bana, başımdaki beladan,
Daha ağır geldiniz.

Şamatanız çekilmez diye,
Onlara sitem etmişti.
Onlardan yüz çevirmişti.

Böyle bir anda,
Zevcesi Leyya,
Geldi yanına,
Ya Eyyub;

“Birini gördüm,
Senin hastalığına,
Bir şifa sordum.”
Dedi ki bana;

“Sen şifa verdin deyip,
Secde ederse,
Kaybettikleri gelir,
Tekrar geriye.”

Eyyub A.S.
O kadar üzüldü ki,
Onun sözüne…
Öylesine kızdı ki:

“Ey gafil kadın!
Sen hala onun,
İblis olduğunu anlamadın mı?
Yazıklar olsun sana.
Onun sözüne nasıl,
Kulak asarsın?
Allah’ın hidayeti,
Dilerim seni sarsın!

Senin yemeğin suyun,
Haram olsun bana,
Getirdiklerinden hiç birini,
Yemeyeceğim.

Uzaklaş yanımdan,
Seni gözüm görmesin!
Rabbim bana şifalar versin,
Deyip kovaladı yanından.

Leyya hatun,
Ayrılıp köyün yolunu tuttu,
Ama ne temelli,
Terk etti, ne de unuttu Eyyub’u.

Yanında kimseler kalmayınca,
Sığındı yaratana,
Secdelere kapandı! ...

Ne kimseden medet umdu,
Ne de kör şeytana kandı.

“Ya Rabbi! ...
Benden bu belayı,
Kaldırana kadar,
Başımı secdeden kaldırmayacağım!

Ancak sana inandım,
Yalnız senden istedim.
Sen esirgeyen, bağışlayansın,
Benim için yalnız,
Yalnız sen varsın!

Şeytan beni yordu,
Azaba uğrattı! ..”
Diye niyaz eyledi…

Yüce Allah, onun düasını,
Kabul buyurdu.(Enbiya 84)
“ Kaldır başını, ey Eyyub,
Senin hakkındaki,
Hükmüm yerine geldi.
Rahmetim,
Gazabımı geçti!
Kaybettiklerini misliyle,
Sana geri verdim.”

Şimdi, kalk ayağa!
Ayağını yere vur!
Sana hem içeceğin,
Hem yıkanacağın su çıkacak!
Onun içinde şifa vardır.

Dertli nasıl el çeksin, feleğin belasından,
Kime niye dil döksün, derli gönlün yasından,
Kurtulur elbet bir gün, zerre döner aslına.

Ey vefasız gök kubbe, boşa devran eyleme,
Kubbeye döner habbe, gönlü viran eyleme,
Canı hayran eylersin, zerre döner aslına.

İbadet mihrabında, huzuruna varınca,
Nurlu gönül kabında, muhabbeti karınca,
Beden toprak olunca, zerre döner aslına.

Vurunca ayağını,
Yerden fışkıran suyla,
Hem yıkandı,
Hem içti.

Kurtuldu tüm derdinden,
Şifalar buldu.
Kavuştu sağlığına.
Kavuştu mala mülke!
Eskisinden daha genç,
Daha dinç,
Daha güzel hale döndü! ..

Giydirildi üstü başı,
Daha üstün oldu.
Çıkıp tepe üstüne,
Huzur bulup oturdu.

Leyya hatunun,
Aklı fikri kocasındaydı! ..
Beni yanından uzaklaştırdı,
Ne yer ne içer,
Nasıldır şimdi hali!
Ya kurt kuş yediyse! …
Ya da aç kalıp öldüyse! ...
Diye merak içinde,
Döndü kocasının yanına! ..

Dönmesine döndü amma,
Kocası ne çöplükte vardı,
Ne de yattığı yerde.
Onu büyük bir telaş sardı! ...
Gölgeliğe oturup ağladı,
Ağladı saatlerce….

Başını kaldırınca,
Bir de ne görsün! ...
Tepenin üstünde,
İyi giyimli,
Yakışıklı bir genç oturuyordu! ...
Koştu onun yanına! ..
Tutuldu dili,
Korktu, çekindi,
Bir şeycik soramadı! ...

Eyyub A.S.
Onu yanına çağırdı!
“Ey Allah’ın kulu kadın,
Ne arıyorsun?
Ne istiyorsun? ”

Leyya hatun ağlayarak;
“Şu çöplüğe bırakılmış olan,
Belaya müptela birini arıyorum.

Helak mı oldu?
Kendine ne yapıldı bilmiyorum?
Onu kurtların,
Ya da köpeklerin,
Yemesinden korkuyorum.

Ey Allah’ın kulu,
Allah sende olanı mübarek kılsın.
Sen o zatı gördün mü? ”diye sordu.

“O senin neyin olur?
Görsen tanır mısın? ”

“Evet nasıl tanımam,
O benim kocam!
Her an yanındaydım.
Gençliğinde tıpkı senin gibiydi,
Ona o kadar benziyorsun ki,
Allah kullarından sana benzeyen,
Tek kişi o olurdu.” dedi.

Eyyub aleyhisselam;
“Allah sana rahmet etsin,
Ey hatun, işte o benim.” Dedi.

“Allah’tan kork!
Benimle alay etme! ..”
Eyyub aleyhisselam tekrar,
“Ey hatun, Allah’ın rahmeti,
Üzerine olsun, o benim.
Allah benim cesedimi iade etti.
Deyip gülümsedi.
O zaman anladı ki gerçekten oydu! ...
Koşup boynuna sarıldı.

Seni anan sena eden,
Bağının bülbülüdür dil,
Benim, benden sana giden,
Sefanın aynası gönül.

Beni dilsiz gönülsüz bırakma,
Bunlarsız yaşamaktır bela.

Yüce Allah:
Leyya hatunu da gençleştirdi.
Birlikte yetmiş yıl,
Daha yaşadılar.
Öldüğü zaman,
İki yüz on yaşında olduğu söylenir.

Telaş etme değişmez, takdir edilmiş olan,
Savsaklasan gecikmez, kesin hükmünü alan,
Ondan geriye kalan, acı bir hatıradır.

Tereddüt pençesinde, olamaz şefkat gönül,
Hiçbir gül bahçesinde, açamaz kuruyan gül.
Tarumar bağdan kalan, acı bir hatıradır.

Şu zamanın sakisi, zakkum kasesi sunar,
Öldürmekse gayesi, o zaman gönül kanar,
Ondan geriye kalan, acı bir hatıradır.

Yarin gönlü aşığı,
İncitmek istiyorsa,
Sağlık kaygusu,
Küfür sayılır.
Belasına katlanmaksa,
Zikir sayılır.
Diyor…..

Hazreti Eyyub’un,
Sabrı dilden dile,
Gönülden gönüle,
Asırlardır sürüp gelmiş…
Daha da sürüp gidecek,
Kıyamete dek…
Rabbim cümleye,
Eyyub sabrı versin amin…

İşte şimdi geldi, selam sabah sırası,
Çok açıldı gitti, başlangıçla arası.
Söylenecek son söz, artık burası,
Dinleyin dostlarım, beni dinleyin.

Ey saba yeli,
.....Başın alıp nereye,
.......Gidersin böyle,
............Eğer yolun düşerse,
................Kutsal toprağa,
...................Ademden son resule,
......................Selamım söyle! ...

Ali Gözütok
Kayıt Tarihi : 15.7.2010 17:29:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


GÜLCE EDEBİYAT AKIMI-2010 Yılı Projelerinden

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Ali Gözütok