Göçüğe Beleli Beşiğe Maviş Ninniler Betik 3

Muzaffer Koç
45

ŞİİR


5

TAKİPÇİ

Göçüğe Beleli Beşiğe Maviş Ninniler Betik 3

Betik 3

Bir Demet Papatya
Azgın Suların Girdabında

Aklıma uyup bugün,
bir tombala çekeyim dedim.
Korlu mahzenimden içeriye uzattım elimi.
Ağır bir dağarcık.
İçinde ne yağız ekmek
ne yağsız çökelek,
ne iki salkım üzüm
ne bir dürüm azık!
İçi tıkabasa köm köm ucu yanık sözcük,
göçüğe beleli beşikte bir avuç da
maviş ninnili incecik höllük!
Bir demet çektim: Yaşamım!
Koklasam kıracak burun direğimi.
Yemedi yüreğim yüzleşmeye, didiklemekten vazgeçtim.
Bir daha soktum elimi, mahzenimin bukağı kilitli kapısını açıp:
Bir demet öykü.
Süslene püslene
köklene püsküllene
betik olmuş kıyımda.
Yan yatırıp çamura batırarak
kırarak sırlı kabuklarımı
döktürüvermiş ölümlerimi dirimlerimi.
Çakıp çakmağı yaktım
küllerini yele verdim, tellerini sele.
Dedim mahzenime,
“ayıp değil mi,
kendine işleyecek başka atlas bulsana!
Sıkıysa başka kahraman yarat,
allayıp pullamak
yedirip yallamak için.”
Bir daha uzattım elimi;
hah, işte şimdi tombala!
Baktım,
bir demet papatya dönüyor
azgın suların girdabında.

Durun, hey göçmen kuşlar durun
papatyalarımı unuttunuz!
Daha temmuzu yalnızlığımın;
nereye kuşlar nereye!
beni benimle başıboş bırakarak
bu acele niye?
Kırım var önünüzde, ölüm zulüm var, yıkım var.
Akbabalar, karakartallar, açşahinler peşinizde;
etinize saplanır vahşi pençeler kancalar.
Denizler, uçsuz ovalar emer iliğinizi
ve sıram sıram Toroslar!
Yorar sizi, yollara döker körpe teleklerinizi
fırtınalar kasırgalar boranlar…
Durun hey durun, sıcağınız olayım.
Döşüme koyayım soğuk başlarınızı.
Bir odam var sizin olsun;
sizin olsun pılım pırtım
kara çalım kuru çulum
eğnim andacım sırtım.
Sert yatağım ak mitilim
kış yorganım lamba fitilim
kitap rafım sizin olsun.
Sizin olsun akan suyum
depreşik kuyum inat huyum…
Şiirim öyküm, ağıtım destanım
kulağımda küpe masalım sizin olsun.
Nereye kuşlar nereye,
böyle “iççekiş masalları” hiç kaçırılır mı!
Hey ağrılarımı uçuran kuşlar,
anlatamam derdimi size, ızdırabım ötmek değil
ne desem anlamazsınız; dilim kuşdili…

Daha temmuzu yalnızlığımın!
Durun kuşlar durun!
Nereye hey,
anaforda papatyalarımı unuttunuz!

Hey gidi minik kırlangıcım,
öyle derin derin çekme içini.
Dağ yollarında yağmurca
ben, beni sana sordum.
Bir ıslak, bir çiyli göz doğmuştu zamansızlıkta
çınkayalı uçurumlarca sarp
vakur mu vakur.
Anıları
düşleri
gülüşleri
bir sıçrayışta geçip,
ufkun ince çizgisinin yivli kıyısında durdum.
İki badem çiçek dökmüş, alın altı kaskatı
gözburçları mor mor
kanyonları çukur çukur.
İçiyse yeşil birçift dizeyi
dudakları bulut okur...
Oturup yalın yalnızlığımın göbektaşına
sağ kalmamı hayra yordum.
Yıldızlar arasında gezinen bir koyu bulut gecesi
ben, beni bana
seni sana sordum.
Bizi yangına yaklaştıran adımlar
tin tin ederken yanımızsıra;
şu zülüfleri yeşil kuzulu ormanda
en dölek dallarını
en acımasız alevlere kaptırmış şu dimdik meşenin
kançanağı burcunda için için yanan
kozalak gibi bir öykü,
suskun gagamda.
Suskun gagamda bir öykü;
yarısı yarım yarısı harım
yarısı diri yarısı ölü...
Kanatlanıp bir kırlangıç gibi,
yağmurları yalımlardan
bulutları rüzgarlardan
asırlık sancılarla doğurdum.
Daha temmuzu yalnızlığımın!
Durun kuşlar durun!
Nereye hey,
anaforda papatyalarımı unuttunuz!
Hey minik kırlangıcım
öyle derin derin çekme içini.
Dağlarda aradım minik kıvılcımlarımı
sesimi sessizliğimi
küçücük çıtırtılarımı...
Caddelerde sokaklarda, ovalarda yamaçlarda
haruslarda nadaslarda, tarlalarda bostanlarda...
Boklu bebekliğimde
içli çocukluğumda
dikbaşlı gençliğimde
aksaçlı olgunluğumda...
Yarılmalarda bölünmelerde
boşverilmiş yıl yırtıklarında...
Ne aradığımı bilmeden aradım, belki bir “acaba”yı
anıların düşlerin yengeç yürüyüşlerinde!
Boşuna aranıp durmuşum meğer!
Yok yokuşu tırmanırken,
sekerken yıl yolaklarını çamurayak
nalsız çulsuz yalyapıldak
kınalı yeleleri terli emektar atlar gibi
kendi mahzenimde çelik pençemi
asi ve dipdiri buldum.
Kendini üşürmüş kendi başına.
Kendini üşütmüş yıldız tozlarıında.
kırsaçaklı bulutlarda toplamış
yağmurcuk kuşlarını!
Daha temmuzu yalnızlığımın!
Orda burda ararken kıvılcımlarımı;
bulut bulutça öldü:
bir yanı ıssız gece
bir yanı pürpak ışık...
Sulak otlaklarımda pürneşe bir bilmece!
Yağmurcuk kuşları çoktaaaaan terketmişti yuvalarını.
Çoktaaaan unutmuştu bezek bezek kanadına bulaşan
o uzuuuun, o uzaaaak sevgi çıtırtılarını.
Ham yürekte hangi kök maya tutar ki!
Her duruma bir kulp uydurulurken,
hangi yakarışa mayalanır ki umut!
“Her dilden düşen lafın kökü olsa
tüm sözcükler çınar olurdu yalanın hevenklerinde”
deyip, ben de şimdi uydurdum bir atasözü...

“Gel haberi nerden verek”le başlar
söz dizmeye Ahmet Arif:
Salıp en yıkıcı yıldırımları üstlerine
çığlıkları çınar çınar
yakmadık mı ey kuşlar!
“Gel haberi nerden verek...”
hadi gel de kimden alırsan al şimdi haberi!
Daha temmuzu yalnızlığımın!
Durun kuşlar durun!
Nereye hey,
anaforda papatyalarımı unuttunuz!
A minik kırlangıcım
bu nasıl iççekiş!
Gel azıcık dilleşelim.
İpek böceği çok yakınırmış, ne haber!
Nasıl mı?
İğneucunda
dutyaprağını ipeğe çevirme hüneri
çok şık, şık olmasına da;
ah, bir de kozamda şirin
görünebilsem ya
ipeğim gibi!
Kim ne anladı?
Bugün yine tutup kulağından
yalnızlığı gezdirdim
denizin lodos dağdağlarında
soğuk kumsallarda
boyunduruğa gönülsüz öküz koşar gibi
geriye asıla asıla.
Biraz sinir atsın diye
Midilli ile beri kenar,
kıyılarda köpüren taşların tınısında...
Kanadı allı turnam
teleği telli turnam
dudağı ballı turnam
akşam sıcak bir el aradı avuçlarında,
maviş bir ninni...
Yoktu!
Yoooookk-tu!
Hücre duvarı gibi ıssızdı kıyılar.
Aymazca kendi ıslak soluğunu dinliyordu
turkuaz gözlü bulutlar.
Daha temmuzuydu yalnızlığın;
ciğerleri iltihap mı tutmuştu ne biraz.
Tüberküloz mendeburu mu acıyordu
göğsündeki sol yaprakta.
Kronik bronşit mi tazelemişti ne biraz.
Demek dokununca poyraz
boğazından içeriye
daha güz gelmeden başladı
kesik kesik öksürmeye.

Getirip yatağa yatırdım yalnızlığı
üstüne sıcacık düşler örttüm.
Nane kaynatıp içirdim bir tas.
Azıcık ılınınca kesildi öksürüğü!
Velakin, uyuyamadı sabaha kadar.
Dönene dönene yıldırdı yatağı yorganı.
Düşlerin de ateşi mi çıkmıştı ne biraz.
Son soluğunu aradı
bir allı turna
kilitli gırtlağında...
Yoktu!
Yooooookk-tu!
Hücre duvarı gibi ıssızdı
ağır ağır kadranda inleyen
sus be sus dakikaların
derin fısıltısı...

Ayrılıksa çoktaaaan tıklatmıştı kapıyı.
Bir elveda kalmıştı geriye, bitkin bir el-ve-da!
Bir elveda, kilitli gırtlakta!
Daha temmuzu yalnızlığımın!
Durun kuşlar durun!
Nereye hey,
anaforda papatyalarımı unuttunuz!

A minik kırlangıcım
bu nasıl iççekiş!
Denizin mi öfkeli?
Bu sıralar içkumsalım kabuklarla doldu da!

Ne eksik
ne fazla!
Dalgalarda öfelenmiş denizkabuklarıdır
yaşamımın döküntüleri.
Toplayıp minik minik
toplayıp parça parça
inci inci dizdiğinde
en şekilsiz
en önemsiz
bir taşın karayüzüne,
başak olur
çiçek olurum
palmiye olur
orman olur
yürek olurum.

Ay olup akşamdan doğarım
hüzne nikahlanmış aykırı gecelerine.
Yıldız olup zifiri göğsünde
soğuk kumsalını tuzca öper
kırık kaburganı ısıtırım.
Haz veririm gözlerine, buruk haz!
Çete çete bakacaksan
aşağıdan yukarıdan
damarımdan al rengini...
Ne eksik
ne fazla!
Dalgalarda öfelenmiş
denizkabuklarıdır
yaşamımın incileri.
Öyle kabuk deyip geçme:
İnsan insana tutunamadığın bir yaşamın girdabında
balıksırtlı karataşa
maviş beşikli yosuna
tutunarak varolmak
her yiğidin harcı değil!
Aklının arkı açıksa
en ölükabuklarını bile işlersin oya oya
yaşayacaklarının köknarına!
Çete çete bakacaksan
aşağıdan yukarıdan
damarımdan al rengini...
Gel minik kırlangıcım, gam değil!
Derin bir iççekiş beşiğine sal ninnini!

Daha temmuzu yalnızlığımın!
Durun kuşlar durun!
Nereye hey,
anaforda papatyalarımı unuttunuz!

Mahzenimin korlu torbasına terli elimi soktum;
TOM-BA-LAAA!
Baktım,
bir demet papatya dönüyor
azgın suların girdabında.
Maviş ninnileri göçüğe beleli beşikte unuttum!
“Adsız dostlar
şu korlu mahzenimden bir tombala da
siz çeker misiniz”
desem,
maya tutar mı çınar kökünüz!

Muzaffer Koç
Kayıt Tarihi : 27.4.2008 09:34:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Muzaffer Koç