Göçüğe Beleli Beşiğe Maviş Ninniler Betik 2

Muzaffer Koç
45

ŞİİR


5

TAKİPÇİ

Göçüğe Beleli Beşiğe Maviş Ninniler Betik 2

Ey Gül Bahçeleri!

Ah, nerdeydiniz ey gül bahçeleri!
Derin iniltiler
kesirsiz kesintisiz hıçkırıklar
duyumsadım dün gece,
uykusuz zamanın tiktakları
seherin tiz böğrüne
basıp geçmeden az önce!
Göçük altındaydınız
dizboyuydu sızı! ..
Maviş ninniler söyledim size;
uykudaki susuz derinliğinize
kuru ıssızınıza…
Çocukluğumun bıtıraksız tarlalarından
ekip biçtiğim
közlü ninniler.

Türküler burçlandı dilimde
lal lal…
Ağıtlar derimden fışkırıyordu
boncuk boncuk
dal dal…

Hangi yıldızları ninnilediğimi unuttum;
belki ortamdan ikiye yarıp geçerek,
uçsuzluğa göçen yıldızı
belki herg tarlada gülçisesini seçen yıldızı…
Nerden düştün uykusuzluğumun kuyusuna
ey sırmasaçları
yüzgecine yalım yalın
perçemine kına kına
dökülmüş denizoğlu
denizkızı…

Derin iniltiler mi şuramda uğunan;
belki kesintisiz sessiz hıçkırıklar.
Göçük altında kala kala
ninnilerimi bile duymaz oldu
maviş yıldızlar…

Kimbilir
maviş ninni kimlere
niye söylenir!

Bırakın türkümün ak yakasını!
Bırakın,
ağıtım kefenimin cebinde yansın
onulmaz içyangınını…
Bırakın,
yazmasın kalemler
ağustosun karlı korlu yangınını…

Nerdeydiniz ey gül bahçeleri!
Seheri öğütüp terli avuçlarımda
bulgur yaptım.
Ve serçelere serptim içimde ağaran sabahı.
İçine bir avuç da ekmek kırıntısı kattım:
Dayansınlar diye
kışın sıcağına susuzluğuna
yazın soğuğuna donsuzluğuna…
Bir sıkımlık minik canları
nasıl da coştu daldan dala…
Uzakları, uzaklıkları düşleyemeyecek kadar
ham ve yorgundu
sıcacık ıslıkları
yumuşacık solukları…

O düşsel uzun yolculuklara kanat alıştıracak
yakamozlu günlere yürümeye
yetmiyordu beyin azıkları…

Ne şiir, ne türkü, ne şarkı;
Daldan dala ürken ışıltılardan
artakalan
iç cevherleri,
buza kesince mevsim;
atlayamıyordu kıvamsız ayakları
bir bebeğin bile emeklerken geçtiği
ufacık bir arkı…
Küdleşen kol çevirmiyordu
taşkın sellerde coşan passız çarkı!

Ah nerede kaldı
dikenli saçlarını dolayıp bileğine
yad çalıları
kökünden söken yiğit dostlar! ..
Yollarını mı kesti kış kar.
Çimlenmiyor mu yüreklerinde engin yaylalar.
Elverip birbirine
omuz omuza halaya
kalkmıyor mu mor dağlar…
İçinin kof kabuklu kütüklerinde
yaprak yaprak
salkım salkım
uçlanmaz mı oldu
o bolşaraplı bağlar…
Ateşi mi söndü
zor günlerde direnç
keskin gözlerde istenç
deli yürekleri derman
dağlayan,
bereketli damarlarında köpük köpük sular
çağlayan
güneşe gebe ağıtların…
Göğyeşili mi çürüdü
göbekboyu kar yararken
eldenele dolaşarak
insanın en kıraç bayırlarında çiçek doğuran
temiz ve billur kağıtların…
Hangi rüzgarlarda uçuşuyor şimdi
ışıklı kırpıkları…
Nerede sevgi tarlalarına kuyulanmış
acısoğan yumruları!
“Biz biz biz idik
Otuziki kız idik
Ezildik büzüldük
İki duvara dizildik”
bilmecesiyle
kenetlenmiyor muydu gülüşler…
Karanlığın en korkunç en yiti göbeğinde
bağışlamaz bir makine gibi
işlemiyor muydu dişler…
Kendini söküp yaşamın en diri damağından
savurunca çöl kumsallara, deniz kuruluğuna
diri kalır mı hiç
zemheride bahar yutkunan çiğdemler.

İnsan susunca içmağarasında,
cansızlaşır mı hiç
derininde yekinen iniltiler!
Ah, dağlara ektim sözlerimi;
mutlak konuşacak birgün
ille de Yıldız Dağı!

Hayal görmeyin n’olur!
Zeytindalı
hiç korumaz olur mu
en vahşi fırtınalara inat,
o acı lezzetini.
Karaltında hançeresini bileyen
o nazlı nevruz görkemi,
açmaz olur mu penceresini
püfür püfür içinde esen
bahar silkinişine!
Güneşli bir öpücük salmaz mı
en kuytuda kalmış köküne…

Hayal görmeyin n’olur!
Kim, hangi satırla durdurabilir ki
toprağın coşkulu devinişini!
Ah, dağlara ektim sözlerimi;
mutlak konuşacak birgün
ille de yıldız Dağı!

Desem ki,
“o görkemli midyelerim
inci göndermez oldu
ışığa aç kumsallarıma…”
Desem ki,
“kıyılarım
kirpi oklarıyla
dolu dolu…”
hiç durur mu dalgaların iççekişi
hiç biter mi sahilde kum,
yada aksaçlı şelale anaforunda
balık gerinişi…
Hayal görmeyin n’olur!
Büyük dağın dumanı engin olur.

Sevgi dediğiniz bir dürüm yufka;
Yıldız Dağı’nın gönlübol yaylasında
içinin en kuytu erginliğini güden
genişyürekli posbıyıklı çobanların
kıtlık dağarcığında…

Bir dürüm yufka ki,
yutkundukça boğazda düğümlenen
yutkundukça ateş içilen
serin gözelerinden!

Bir dürüm yufka ki,
çocukluğumun şen saclarında pişen
bugün içıssızlığıma düşen!

Elinizden elime depderin
elimden elinize en kökünden yerin,
sessiz çığlıklarıyla akan
o görünmez güneş olmasa,
nasıl yaşar insan
susuz insanlığını
şu dayanılmaz kederin…

Ne güzel olur bre canlar,
insan insanla
yürek yüreğe tokalaşsa!

Muzaffer Koç
Kayıt Tarihi : 25.4.2008 00:14:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Muzaffer Koç