Gerçekler, Kelimeler, Kader Ve Sandor Ma ...

A. Esra Yalazan
198

ŞİİR


2

TAKİPÇİ

Gerçekler, Kelimeler, Kader Ve Sandor Marai...

Bulutların arasından süzülen ışık oyunlarıyla menevişlenen laciverdî denizde, Şinasi’nin ‘ömürleri hülyalarına uymamış ihtiyar hanımlara’ benzettiği yalıların sahiplerinden bağımsız mahzun kaderini düşünüyordum. Kim bilir, o zavallılar da insanlar gibi uyurken, hayal kurarken, sevdikleriyle vedalaşırken ne çok hikâye biriktirmişlerdi. Geniş bahçelerinde itinayla büyüttükleri iri, beyaz çiçekli manolya ağaçları, düğün hazırlığı yapan taze gelinler gibi gülümsüyorlardı. Suya akseden gölgelerinin usulca narçiçeği rengine dönmesiyle birlikte Boğaz sessizleşti, sular koyuldu, hepimiz sustuk. İhtiyar yalıların el değmemiş sırlarına hayalleriyle eşlik edenler, eski, derin âlemlere çekilmiş gibiydi. Onların ruhuyla konuşanlar ne diyordu bilmiyorum, ben –muhtemelen o günlerde okuduğum bir roman yüzünden- ‘gerçeğin’ zamana ve yaşadıklarımıza göre değişen kırılgan tabiatına takılmıştım. Serin yaz akşamı rüzgârıyla yarışan kara bir yelkovan sürüsü, denizi okşayarak yanımızdan hızla uzaklaştı. Sonra birden geçmiş zamanın esrarından kurtulup, ceviz kabuğu gibi bir teknede sallanarak neşeli yolculuğumuza devam ettik.

Alacakaranlık çöktüğünde tropik ormanlardaki gizli göllere benzeyen küçük bir koya varmıştık. Alçak kayalıklardan sarkan koruluğun altında, yeşim taşı gibi parlayan ılık bir denizde yüzerken zihnimi kamaştıran garip düşüncelere gülüyordum. Üstelik pek gülünecek gibi değillerdi. Kabaca, biraz sinsi, epeyce vahşi bir intikam planıydı diyelim. Yazarın dediği gibi, insan, yapacağı şeyler olduğu müddetçe yaşıyordu. Ben onun bir kahramanının güçlü inancını taşıyordum o sırada: “Kaderimiz gizlice hayatımıza sızmıyordu, bizim ona açtığımız kapıdan giriyordu.” İşte o efsunlu anda, karakterimin henüz bilmediğim özellikleri yüzünden vaktiyle araladığım kapıyı yavaşça kapamaya karar verdim. Simsiyah gökyüzünün altında denizin içine rasgele dağılmış minik inci taneleri gibi ışıldayan yakamozları seyrederken her başlangıcın kaçınılmaz bir sonu olduğunu kalbimle biliyordum. Kâinatın düzeni böyle kurulmuştu. Macar ustaya göre hayatın en büyük gizemi ve en kutsal hediyesi ‘iki aynı tür’ insanın karşılaşmasıydı. Her türden ilişki için geçerli olan bu garip tesadüf çok nadir gerçekleşiyordu. Bütün mesele ‘farklı’ olduğumuzu kabullenebilmekle ilgiliydi. Zaten dünya bu ‘sonsuz arayış’ üzerine kurulmuştu.

YENİDEN KEŞFEDİLMENİN SIRRI...

Bahsettiğim yazarın adı Sandor Marai. Onunla bundan üç sene evvel Murat Belge’nin ‘sahaf’ köşesinde tanıştım. O yazıda Parma Kontesi isimli kitabından bahsediyordu. Hemen aldım ve okudum. Casanova’nın kaçış hikâyesinden yola çıkarak yazdığı romanın sakin atmosferine rağmen kışkırtan güçlü ve derin anlatımını beğenmiştim. Belge, onun ‘monolog’ üstadı olduğunu söylüyordu. Sanırım diğerlerini henüz okumamıştı. Bu yakıştırmanın ne kadar isabetli olduğunu diğer kitaplarını okuyunca daha iyi kavradım. Marai, önce faşist rejimle, sonra komünistlerle anlaşamadığı için 48’de Budapeşte’yi terk edip Amerika’ya yerleşmiş. Ölene kadar pek tanınan bir yazar değilmiş. Ölümünden sonra bir süre unutulup yeniden keşfedilen yazarın ‘dirilişi’ epey sansasyonel olmuş ve pek çok dile çevrilmiş. Ben Türkçeye çevrilen üç kitabından en çok dünyada tanınmasına neden olan Yürek Yangını’nı sevdim.

Bence fena halde takıntılı bir yazar Marai. Bu kitapta da nedense bütün hikâyelerinin kemiğini oluşturan bir aşk üçgeni var. Ama ne o hikâyeler, ne de onlar aracılığıyla insanı anlatma biçimi, dili sıradan. İnsanın gizli şifrelerini çözmekten ve bulduklarını ‘müstehcen’ bir bakışla okura göstermekten tuhaf bir zevk alıyor sanki. Duyguların karanlıkta kalan kısımlarına fener tutan iç dökmelerden, fazla hareket olmadığı halde ilişkilerin gerilimini sonuna kadar yüksek tutan sakin konuşmalardan hiç sıkılmıyorsunuz. Bildiğiniz kavramların, algı biçimlerinin kıyafetlerini usta bir sihirbaz gibi değiştirip hayatı size farklı yönleriyle gösterebiliyor çünkü. Onu okurken ihanetin, sadakatin, aldatmanın, mutluluğun, arkadaşlığın, sevmenin, kıskanmanın ve belki en çok da ‘gerçeğin’ sandığınız gibi olmayabileceğini hissediyorsunuz.

İNSAN NİYETİ YÜZÜNDEN SUÇLANIR!

Yürek Yangını, tabiatı farklı iki çocukluk arkadaşının büyüme serüveniyle başlıyor. İlerde birisin karısı, diğerinin âşığı olacak Krisztina’yla bu sihirli üçgen tamamlanıyor. Ve bir av sırasında, bir erkek tüfeğini diğerine doğrultana dek ilahi bir uyumla sürüyor. Nedeni hiçbir zaman tam anlaşılamayan o olaydan sonra birbirlerini kırk bir yıl görmüyorlar. Aslında roman, uzun yıllar boyunca sabırla beklenen soruların cevabını ararken, dinmek bilmeyen öfke dolu bir ‘intikam’ duygusunun ardından yaşanan hayal kırıklığıyla ilgili denebilir. Ama romanı böyle özetlemek haksızlık, zira ‘gerçeğin’ peşinde koşanların iç dünyalarına girdiğinizde insan denilen garip, anlaşılmaz varlığın, eylemini değil samimi niyetini sorgulamaya başlıyorsunuz.

Mesela Krisztina gibi, birisi sizi sevmediği halde ısrarla duygularıyla ilgili yalan söylüyorsa, ona böyle davrandığı için kızmama ihtimalini de düşünüyorsunuz. Sonra o manasız ‘yanlış anlama’ oyununa bir son vermek, hayatınıza istediğiniz yerden devam edebilmek için yazarı daha dikkatli dinlemeye başlıyorsunuz: “Hayatımızın sonuna doğru tıpkı elektrikli sandalyede oturan bir mahkûm gibi yaşadığımız bütün olaylar yüksek sesle itirafta bulunurlar. En sonunda her şey olup bitmiştir ve artık yanlış anlamanın imkânı yoktur... İnsan yaptığı şeyden dolayı suçlu olmaz, bu eylemin ardında gizlediği niyet yüzünden suçlanır.”

HAYATTA KALMAK DA BİR CEVAPTIR...

Hayatın sonunda da olsa insanın kendisine cevabını veremeyeceği sorular sorabilmesi pek kolay değildir.Henrik, kırk bir yıl önce sevdiği kadınla yemek yedikleri masada şunları söylüyordu arkadaşına: “Sen kimsin. Gerçekten istediğin nedir? .. Nerede sadık, nerede haindin? .. Nerede cesur, nerede korkaktın? .. İnsan bunlara verebildiği kadar cevap verir, dürüst ya da yalancı olması o kadar önemli değildir. Önemli olan sonunda insanın bütün yaşamıyla verdiği cevaptır.” Olayların çıplak halini önemsemeyen o ‘bilge’ cevabı öğrenmek için insan neden hayatın sonunu beklemeli? Marai, beklerken neden bedel ödememiz gerektiğini de söylüyor: “İnsan her ne pahasına olursa olsun sadece yaşamak istemez. Hayır, insan kaderiyle yüzleşmek ve bunun bedeli neyse, ölüm ya da tehlike, ödemek ister.”

Kitabı bitirdiğim günden beri ben de onun gibi cevabı olmayan muğlak sorular soruyorum kendime. İnsan kelimelerle gerçeğin ne kadarını anlatabilir ki? Hakiki niyetlerle, duygularla, olaylarla örtüşmeyen gerçeğin peşinden koşmanın kime, ne faydası var?

Boğazın karanlık sularından geçip eve dönerken sadece kapısını aralayarak çağırdığımız kaderi değil, Sandor Marai’nin meşum sonunu da düşünüyordum. Elliye yakın kitap yazmış bir yazar, neden 89 yaşında intihar etmişti? Kahramanlarından birisi, “Böylesine sevdiğin, onun için ölümü bile göze alabileceğin birisi öldükten sonra hayatta kalmak, bu hayatın gizli ve ispatı mümkün olmayan suçlarından birisidir” diyordu. Romanlarında da anlattığı hissedilen karısı ölmüştü. Ona göre hayatta kalmak da bir cevaptı ve anlaşılan o sonunda sadece susmayı tercih etmişti.

A. Esra Yalazan
Kayıt Tarihi : 5.3.2016 12:09:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

A. Esra Yalazan