Gel Buyruğu Şiiri - Hüseyin Nihal Atsız

Şiir Yarışması
Hüseyin Nihal Atsız
53

ŞİİR


536

TAKİPÇİ

Gel Buyruğu

Tanrının 'gel' buyruğu tatlılıkla erince
Ona doğru can kuşu nice uçmasın, nice?
Ne yaşamak tasası, ne dünyanın yasası,
Ne de bir kaygı kalır can yükünü derince.

Bu dirlik bir kılıçsa ölüm onun kınıdır;
İkisini birlikte verirler bir verince.
Ecel dedikleri şey erlerin kevseridir;
Gözünü kırpmadan iç, içme çağı erince.

Bir yumunca gözünü, kaybedince özünü
Çalamazsın sazını öyle inceden ince
Ne güneş kalır, ne ay; ne ırmak akar, ne çay;
Dünyaya gelmedin say yağız yere girince.

Bildiğin, neyse unut, Tanrı'ya kavuştun tut,
Bir gün ölüm meleği seni yere serince.
Şu gördüğün ne varsa birer damladır,
Bir denize akıyor hepsi yerli yerince

Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır,
Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.
Atsız! Ölüm gerekmek teninde can yaşarken,
Sen burada olmazsın ölüm kanat gerince...

Hüseyin Nihal Atsız
Kayıt Tarihi : 30.6.2001 14:43:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Hasan Sami Bolak -
    Hasan Sami Bolak -

    ATSIZ!
    ÜLKÜ YOLDAŞIM, ÖNDERİM ATSIZ!

  • Cevap Yaz
  • Atsız Beğ'in diğer şiirlerini kanaldan dinleyebilirsiniz.

  • Cevap Yaz
  • Ünlü Şair
    Ünlü Şair

    Ne yaşamak tasası, ne dünyanın yasası,
    Ne de bir kaygı kalır can yükünü derince.

  • Cevap Yaz
  • Kalemi Kursun
    Kalemi Kursun

    buyuk buyuk at-tutanlara sebeb civcivler serçeler ile aç kalir
    ustune kus tanimam dedigim kargalar da var ama sayica az kalir
    ey allahim eserindir bunlar tamam da neydi peki biz benim gunahim


  • Cevap Yaz
  • Hikmet Çiftçi
    Hikmet Çiftçi

    YARGILAR…

    Tanrı’nın “gel!”buyruğu tatlılıkla erince, “can kuşu” nice uçmaz…

    Türkiye’de daha hâlâ kimin ne olduğunun farkına varamayan niceleri varmış meğer.
    Nihal Atsız, Cumhuriyet döneminin, yani çok yakın zamanımızın idealist fikir adamıdır. Şairdir, düşünürdür, romancıdır, aydındır ve özellikle de Türk tarihi araştırmacısıdır.

    Dar kafalar, tek gözlüler hep aynı akılla(!) kör gözle baktıkları için onu anlayamazlar.
    Bir milletin tarihini, dilini, geçmişini, köklerini aramak IRKçılık mı oluyormuş?
    Sağ gözüne mil çekilmişlerin Sol gözleri AYDIN’lanmaya, aydınlığı görmeye takatları var mıymış? Ne muhteşem ufufk sahibi imiş bunlar meğer(!)
    Dünün milliyetsizleri, sınıfçıları bugünün ULUSCILARI olup çıktılar. Dün Türklüğü, Türkçülüğü ırkçılık olarak görenler ve anlatanlar bugün Türkçülüğü dillerinden düşürmez oldular.
    Buna da şükür.
    Bayağı bir gelişme kat ettiler.

    Köksüzlere, soyunu bilmeyen soysuzlara zaten sözüm olmaz. Ne dersek diyelim, Ziya Gökalp gibi, Arif Nihat Asya gibi, Necip Fazıl gibi böylesi MİHENK TAŞI olan kişileri anlamadılar, anlayamazlar.
    Sol aydınmış.
    Sağ aydın olamazmış…
    Peh, pehh, pehhh…
    Ne yargı ya!.
    Ne dehşetengiz bir anlayış ya!
    Aklınla bir yaşa!..
    İnsanı insan gibi göremeyen aydın kafalar(!) ne zaman aydınlanacaklar?
    *
    “Tasavvuf” dersin; yok efendim, olmaz öyle bir anlayış derler.
    “Tanrı” dersin; o da Allah’a şirk koşmak gibi algılanır, öğretilir, anlatılır.
    Her dilde Allah için kullanılan farklı kelimeler olması çok doğal değil mi? Bunu bile kabullenmezler.
    “Hüda” kelimesini kullanınca Farisiler “Allah” demiş olmuyorlar mı?
    Yoksa “huda” hidayetten mi geliyor?
    O zaman bayan ismi olarak kullanılan pek çok insan şirke düşmüş olmaz mı? Hidayet isimli bizde o kadar çok bayan var ki…
    Diğer dillerdeki “Allah” karşılığı olan kelimeleri yazmama gerek yok.

    “Bismillah”
    “Lailaheillallah”
    “Elhamdülillah”
    “İlah” “ilahe” “Allah”
    Bunların hangisi müzekker, hangisi müennes?
    “İlah” kelimesi “Allah” kelimesinin aslı ise;
    “İlah gibi kadın…”
    “Sanki ilahe mübarek” gibi deyimleri ve ifadeleri kullanmak şirklerin en büyüğü mü oluyor?
    Biz buna kısaca “ZİKİR – FİKİR” meselesi desek ve herkesin gönlünden geçeni, kafasındaki anlamı biz okumaya çalışmasak ve bu işi Allah’a bıraksak olmaz mı?
    Ben “Tanrı”yı “Allah” karşılığı olarak kullanıyorum. Allah’ım benim kalbimi de, beynimi de, fikrimi de, zikrimi de biliyor.
    “Rabb” kelimesi en çok Tevrat’ta kullanılmış. Şimdi Rabbim dersek dinden mi çıkmış oluyoruz?

    “Kutsal Kitap” denilince akla öncelikle “İncil” gelir. Tevrat’ı kastedenler de çoktur.
    Şimdi ben Kuran’ı kast edemez miyim?
    “Kutsal kitaplar” İlahi kitapları anlatır da…

    ŞU YARGILARDAN BİR KURTULABİLSEK…

    ***
    Yeniden şiire gelelim.
    “Can kafeste durmaz uçar” can kuşa benzetilerek; günü, saati gelince konduğu yerden uçup gidecektir. Can, bedene emaneten girmiştir. Beden geçici, can aslına dönücü ve daimidir.
    Bu noktada şair, bütün samimiyeti ve kabullenişiyle ölüme, yani kaderin tecelli anına boyun eğmekte, teslimiyetini ortaya koymakta.
    O buyruğu, tatlılık olarak algılamakta, öyle düşünerek, ölümün korkunçluğu değil, güzelliğini, iyi tarafını, Yaratan’a kavuşmanın iyimserliğini ve cezp ediciliğini de ifade etmekte.
    Yani ölümü korkulacak, endişe duyulacak, ahlanıp vahlanacak, ağlanılacak bir olgu olarak görmüyor.
    Allah’a ve kadere teslimiyet böyle bir duygu, böyle bir inanç, bir düşünce tarzı.
    Dünya yasası, daha açık bir ifadeyle bazılarına göre “doğa kanunu”…
    Aydın düşünce ile bakmış insanlara. Kadere inanmayanlara, Allah inancı olmayanlara, materyalistlere de seslenmiş; sana göre “doğa yasası”, inancı olanlara göre tevekkül, kaderi kabullenme… İster öyle, ister böyle… Ne fark eder. Zamanı gelince gidilecek. Can bendenden kanatlanıp uçacak.
    Hiç kimse kaygı duymasın. Ölüm herkes için…
    Ölüm bütün canlılar için.
    Ebedilik Yaratan’a mahsus. Yaratılmışlara fanilik uygun görülmüş.
    *
    Sağlık, dirlik kılıç; kın, kılıcın kılıfı, bedeni…
    Ecel gelince, yiğitlere Kevser sunulmuş gibi olur. Kaçmak yerine rahatlıkla bu Kevser’den içmeli.
    İsyana, asi olmaya gerek yok.
    *
    Görüyoruz ki ölüm, Yahya Kemal’in de dediği gibi tek kişilik bir gidiş… Sessizce alınan bir yol. Sessizce ayrılış… El kolun sallanmadığı vuslat yolu.
    *
    Alkışlayın beyler, sizler alkışlayın…
    Duaya dili varmayanların dilleri lal kesilir, elleri konuşur. Dilinizi başka zamanlara saklayın. İnsanlara laf atın, söz söyleyin. Gidişinizde de el sallayın.

    Ne tuhaf değil mi?
    Hoca okuyor, millet el sallıyor. Dönüşü olmayan yola gidene “güle güle” der gibi. Gülecek hali kalmış gibi…
    Aydınların, muhteşem aydınlığı…
    Karanlığınız aydınlık olsun…
    *
    Son olarak bir de hatırlatma da bulunayım.
    Unutmayın!..
    Kızgınlığınızı, öfkenizi yatıştırmak istiyorsanız sayfama koşun.
    Her yazdığıma 1 – BİR – puan rin ve “PENCEREYİ KAPATIN!”

    İyi rahatlamalar!..

    Sevgi ve saygı rüzgârları esenliğiniz olsun.

    Hikmet Çiftçi
    01 Nisan 2013

    “GERÇEK DOSTLAR BİRLİĞİ”

  • Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (21)