Eylül ve Ben Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
185

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Eylül ve Ben


Ilçemize bahar geç, kış erken gelirdi. Çoğu zaman ilkbahar ile sonbahar arada kaynar, ilkbahar yaşanmadan bahar tadında bir yaz mevsimi yaşanırdı. Sonbahar beklenmeden de kış mevsimine geçilirdi. Yaz mevsiminde bile Kaynak sular o kadar soğuk olurdu ki elinizi yüzünüzü yıkayıncaya kadar buz kesilirdiniz. Bazen arkadaşlar arasında, soğuk kaynak sulara aynı anda ayaklarımızı daldırır ve suyun soğukluğuna en uzun süre dayanabilme yarışı yapardık. Tabi ki en uzun süre 45 saniyeyi geçemezdi. Ayaklarınızı testere ile kesiliyor sanırdınız. Bu sulara, soğusun diye bırakılan karpuzlar ortadan ikiye çatlardı. Uzun kış aylarından sonra kısa yaz mevsimi tam tadında yaşanırdı. Arada bir yaşanan tatsız kavgalar sayılmazsa insan ilişkilerinin, komşulukların hakkı tam verilirdi. İnsanlar birbirlerini sever ve sayarlardı. Düğünlerde, taziyelerde herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret ederdi.

İlçede İnsanlar genellikle kaçak yollardan yapılan sınır ticareti ve hayvancılıkla geçinirlerdi. Sıcak günlerin sayısı az olduğundan buğday dışında ciddi bir tarım faaliyeti yoktu.

1969 yılının Eylül ayıydı. Babam, köyden ilçeye taşınmıştı. Elindeki tüm hayvanlarını satmış kerpiçten yapılma, döşeme damlı, samanlı çamurla sıvanmış ve kireçle badanası yapılmış, iki katlı, cumbalı, şirin bir ev satın almıştı. Evin arka tarafında dağ, ön kısmında şehir ve devamında upuzun bir düzlük vardı. Bu düzlükte yazın yemyeşil, yazın sonuna doğru ise altın sarısı buğday tarlaları başını almış gidiyordu. Bu tarlaların arasında siyah bir yılan gibi kıvrılıp güneye doğru giden şehirlerarası bir yol vardı. Yolun gözle görülebilen son kıvrımında Resulanıs adında bir köy ve bu köyün yemyeşil ağaçları görünürdü. Tepeden sağ tarafa doğru giden yolda ise siyah ve gri renge boyanmış iki katlı bir jandarma karakolu ve ötesinde de taştan yapılma, soğuk görünümlü, tek katlı bir cezaevi vardı. İkisinin de etrafı tel örgülerle çevriliydi.

Ceza evinden yaklaşık 6 Km sonra Değirmendere’si ismi verilen bir vadi, bu vadide bembeyaz köpükleri ve gürül gürül sesi ile akan bir dere vardı. Dere boyu yemyeşil ağaçlar, ısırgan otları, yarpuzlar, papatyalar, gelincikler, şakayıklar ve alıç ağaçları vardı. Alıç ağaçlarının, halk arasında “yumuşan” ismi verilen turuncu, kırmızı ve beyaz meyveleri olurdu. Bu meyveler Sonbaharda okulların önünde ve pazarlarda satılırdı. Ölçü birimi çay veya su bardağı dolusuydu.

Bu derenin kenarında tıpkı masallardaki gibi şirin mi şirin bir değirmen ve bu değirmenin önündeki hareketlilik göze çarpardı. Dere ismini bu değirmenden almıştı. Biçilen buğdaylar samanından ayrıldıktan sonra at ve eşeklerin sırtında bu değirmene getirilir, burada öğütülürdü. Yukarıdan aşağı doğru akan suyun, kocaman yuvarlak ve ortası delik değirmentaşını döndürmesi, ortadaki delikten dökülen buğdayların una dönüşmesi görülmeğe değerdi. Un öğütme sırasını bekleyenler dere kenarındaki ağaçların gölgesinde oturuyor, topladıkları çalı çırpılarla yakılan ateşte demledikleri kaçak çayı yudumlarken Köy, buğday, hayvanlar ve geçim üzerine uzun uzun sohbetler yapar, birbirlerine memleketten havadisler aktarırlardı.

Değirmendere’sinin üst taraflarında gruplar halinde gelen gençler ellerinde kazma, külünk ve keserlerle “çoğan” ismi verilen bir bitkinin köklerini toplar çarşıda dükkânı olan Sofi isminde bir bakkala satarlardı. Sofi çoğu zaman bu köklere karşılık olarak para yerine çikolata, şeker, reçel, bisküvi gibi gıdalar verirdi. Sanırım bu kök, deterjan ve sabun yapımında hammadde olarak kullanılıyordu. Sofi’de bu bitki köklerini kamyonlara yükler şehir dışına gönderirdi.

Değirmendere’si, Hakkâri yolu üzerindeki Resulanıs ve Erek köylerinin yakınlarından geçtikten sonra türkülere konu olan Zap Suyu’na karışarak akıp gidiyordu. Erek köyü yakınlarında mandaların bu derede yüzmeleri, köy çocuklarının mandaların sırtından suya atlayarak serinlemeleri inanılmaz bir eğlenceydi.

Değirmendere’sinin daha üst tarafında ise bir Hidro Elektrik Santralı vardı. Derenin önü kapatılmış baraj oluşturulmuştu. İlçenin elektrik ihtiyacı buradan karşılanırdı. Ancak bu santral çok büyük kapasitede olmadığı için akşam saat 21:00’ e kadar elektrik üretebiliyordu. Bu saatten sonra şehir sessiz bir karanlığa gömülürdü. Şehir karanlığa gömülürken evler gaz lambası ve lüküz gibi araçların ışığında masallarla, hikayelerle, menkıbelerle ve tarihi olaylarla aydınlanırdı. Petrol ofislerinde sık sık gaz ve akaryakıt kuyrukları oluşurdu. Kuyruklar bazen gün boyu sürerdi. Akşam bidonu yakıtla dolu bir şekilde eve döneneler kendilerini mutlu addederlerdi.

Şehrin kurulduğu dağın eteklerinden düzlüğe doğru inildiğinde sağlık ocağı, hükümet konağı, üç caddeden oluşan küçük bir çarşı, iki cami, bir ilk okul ve içinde orta okul da bulunan bir lise binası vardı. Hakkari’ye doğru giden yolda da tek bir bina vardı. Etrafı bomboştu. Bu yatılı bir okuldu. Uzaktan bakıldığında siyah önlüklü çocuklar bir yuvanın etrafında durmadan hareket eden karıncalar gibi gözükürlerdi. İlçe merkezinde belediye binası ve içinde işletmesi belediyeye ait bir otel ve otelin altında ilçenin tek pasajı vardı. Belediye otelinin girişinde beni kendisine hayran bırakan çok güzel bir mahalle maketi vardı. Yaklaşık dört metrekarelik bir camekanın içine kurulmuştu. Tıpkı gerçek bir mahalle gibiydi. Kerpiç evler, sokaklar, yanan sokak lambaları, akan küçük bir çeşme, otlayan hayvanlar… Benim için rüya gibi bir yerdi. Çarşıya her çıktığım da bu makete uğramadan ve hayran hayran izlemeden eve dönmezdim…

İlçemizin iklimi sert, kışları uzun ve kar yağışlıydı. Öyle çok kar yağardı ki evler arasında kar altında küçük tüneller yapılırdı. Toprak evlerin damlarından atılan karların boyu evlerin damlarını geçerdi. Çocuklar kızaklarla bu kardan tepelerden aşağı doğru kayarlardı. Her çocuğun hatta gencin mutlaka bir kızağı vardı. Kızağı olmayanlar margarin tenekelerini kullanırlardı. Kızakların alt kısmına balıksırtı ismi verilen metal iki çubuk takılırdı, balıksırtı kızağın hızını etkileyen önemli bir faktördü. Balıksırtı takılan kızaklar yarışmalarda hep en önde giderlerdi. Jandarma karakolunun biraz üst kısmında başlayan kızak yarışları Değirmendere’sinde sona ererdi. Yokuş aşağı olan bu güzergahın yaklaşık yedi kilometrelik aşağı inişi rüya gibiydi ancak geri dönüşü zorluydu. Geri dönüşte büyükler, küçükleri kızaklara bindirir, bir halatla çekerek tekrardan başlangıç noktasına getirirlerdi. Bu yolculuk esnasında şarkılar, türküler söylenir, fıkralar anlatılır, bilmeceler sorulur, geri dönüş de eğlenceli bir hale getirilirdi. Akşama doğru İspiriz Dağı’ndan esen sert rüzgâr artık eve dönülmesi gerektiğinin işaretiydi…

Kış eğlencesi evlerde kuzineli sobaların başında devam ederdi. Bu sobalarda pişirilen patateslerin, soğanların, kestanelerin, patlatılan mısırların tadına doyum olmazdı. Hele bu sobalarda demlenen kaçak çayın tadı bir başka olurdu. Sobanın üstüne konulan güğümden gelen kaynama sesi ninni gibi gelir, Sobadan yayılan sıcaklık ise bir anne şefkati ile yüzümüzü okşar, farklı bir huzur verirdi. Soba başında oyunlar oynanır, masallar, hikayeler anlatılırdı. Radyolarda arkası yarın programları dinlenir, ajans saatinde her kes sus pus olurdu. Yıkanan çamaşırlar soba borusunun üst tarafına tutturulan metal çubukların üstünde kurutulurdu. Çoğumuzun tek gömleği, tek kazağı ve tek pantolonu olurdu, akşamdan yıkanan bu elbiseler sobada kurutulur, sabaha hazır duruma getirilirdi.

Dağın eteğine kurulan evlerin tamamı bakıdan faydalanmak için Güneye çevrilmişti. Güneş ışıkları bu evlerin duvarlarına dik gelerek, duvarların dibindeki karları erken eritirdi. Güneşli havalarda yaşlılar duvarların dibinde güneşlenir, derin sohbetlere dalarlardı. Duvarların dibine ve damlara kuşlar, kediler ve diğer hayvanlar aç kalmasınlar diye ekmek, buğday gibi yiyecekler konulurdu.

Babam ve annem, üç kız ve üç erkek çocuğuyla yeni satın aldıkları evimize yerleşmişlerdi. Annem yedinci çocuğuna hamileydi. Annem ve babam mutluydular, heyecanlıydılar. Kendilerine ait bir evleri olmuş, şehre yerleşmişlerdi. Bir yandan evin ihtiyaçlarını alma bir yandan da aileye yeni katılacak bireyin dünyaya gelme telaşındaydılar. En büyük heyecanları ise babamın baş vurduğu devlet memurluğuna alınma sonucunu bekliyor olmalarıydı. Babam devlet memurluğuna alınırsa kendisi ve çocukları rahat edecekti. Ertesi gün beklenen müjdeli haber Bekçi Mikail Amca’nın ebelik yapan eşi Besna Hanım’dan geldi. Evin yedinci çocuğu yani ben dünyaya gelmiştim. Benim dünyaya gelmiş olmamın mutluluğu yaşanırken ikinci müjdeli haber de peşi sıra gelmişti. Babam devlet memurluğuna kabul edilmişti. Ailede büyük bir sevinç havası vardı. Eylül ayı bereket ayı gibi olmuştu. Bu ayda hem şehre taşınmış hem başımızı sokabilecek şirin bir evimiz olmuş hem babam devlet memurluğuna alınmış hem de ben dünyaya gelmiştim. Bütün bunlardan dolayı annem ve babam şükür secdesi yapmış, bana da Şükrullah ismini vermişlerdi.

Köyün zorlu ortamından şehre gelmek ve bir devlet kurumunda çalışmak rahatlatmıştı babamı. Babam bir doksan boylarında, boylu poslu, buğday tenli, karakaşlı, kara gözlü yakışıklı bir adamdı. Heybetli bir duruşu ve sert bir yapısı vardı. Sert olduğu kadar da merhametli ve yufka yürekli bir insandı. Okumayı çok severdi. Hemen hemen her gün sabah namazından hemen sonra Kur ’ani Kerim ve akabinde de başka kitaplar okurdu. Çoğu sohbetlerinde “şu kitapta şu alim ya da şu yazar şöyle der” diyerek konuşmaya başlardı. Konuşurken her dinleyenin gözlerinin içine içine bakar söylediklerini insanların kalbine ve beynine nakşederdi.

Babam daha on altı yaşındayken babasını kaybetmiş, dört kız ve dört erkek kardeşinin sorumluluğu omuzlarına yüklenmişti. Köyde zorlu ve sıkıntılı günler yaşamışlardı. Bir aşiret kızı olan anneme sevdalanmış. Onu istemeye gittiklerinde, hayır cevabı almış ve alt üst olmuştu. Sevdasından vaz geçmemiş, annemi kaçırma kararı almıştı. Bin bir zorlukla kaçırdığı annemi atının terkisine aldığı gibi uzaklara gitmişti. Annemin ailesi tarafından her yerde aranmış ve ölüm fermanları verilmişti. Bu yüzden uzun bir süre gizlenmek zorunda kalmışlardı. Sonra annemin babası gördüğü bir rüyanın tesirinde kalarak onları af etmesi ile saklandıkları yerden çıkıp kardeşlerinin yanına geri dönmüştü. Dedem ve dayılarım babamı ve annemi af etmişlerdi. Ancak bir dayım ve çocukları bu affı benimsememiş öfkelerine devam etmişlerdi. Hatta bu dayım vefat edinceye kadar annemle konuşmamış ve de görüşmemişti. Babam ve annem bu yüzden uzun süre şehre gelememişlerdi. Sonra aile büyüklerinin devreye girmesi ile bu düşmanlık sona ermiş, böylece şehre gelip yerleşebilmişlerdi. Her ne kadar düşmanlık sona ermiş gibi görünse de yine de onların şerrinden pek emin değildi. Babam “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” diyerek şehre yerleşmişti.

Aylar yıllar çabuk geçmişti. Babam ilmiyle, aklıyla, feraseti ile dikkat çekmeye başlamıştı. İlçenin ve çevrenin sevilen, sayılan ve her konuda danışılan isimlerinden biri olmuştu. Oluşturduğu küçük bir medresede öğrenciler yetiştirmeğe başlamış, saygınlığı her geçen gün artarak devam etmişti. İlçedeki kan davalılarını barıştırıyor, aileler arasındaki husumetleri gideriyordu. İnsanlar ilminden faydalanmak, hoş sohbetine katılmak için ziyaretine geliyorlardı. Zorlu günler geride kalmış, babam Allah’a şükrediyor her şükredişinde anneme “Ne hayırlı bir çocuk onun dünyaya gelmesi ile hayatımız değişti” deyip duruyormuş.

Ben dört yaşına ayak basmıştım. Benden sonra Fikret adında bir erkek kardeşim dünyaya gelmişti. Dünyalar tatlısı bir çocuktu. Onun dünyaya gelmesi ile evimizin neşesi bir kat daha artmıştı. Vaktimin büyük bir kısmını kardeşimle oynayarak onu severek geçiriyordum. Bir gün Fikret hastalandı. Durup dururken nefesi kesiliyor, vücudu mosmor oluyordu. O esnada kafası koparılmış bir kuşun çırpınması gibi çırpınıyor, ölüp ölüp diriliyordu sanki. Hepimiz çok üzgündük. Kimi cin çarpası kimi boğmaca kimi nazar değmiş diyordu. Gerçek olan Fikret hastaydı ve bir türlü düzelmiyordu. Zavallı annem çok üzülüyor sabahlara kadar başında bekliyordu.
Van’da bulunan çocuk uzmanı olan Doktora götürülmesi gerektiğini söylüyordu herkes. Doktor Bey Van Devlet Hastane ’sinin tek çocuk doktoruydu. Aynı zamanda da özel muayenehanesi olan tek doktordu. Babam kardeşim Fikret’i Van’a Doktorun yanına getirdi.
Muayenehane hemen Hükümet konağının yan tarafındaydı. Küçük eski bir yapıydı. Muayenehanenin girişi zeminden iki basamak kadar aşağıdaydı. Oraya vardığımızda içeride sıra bekleyen hastalar vardı. Ağlayan bebekler, bebekleri susturmaya çalışan anneler, babalar…

Sıra Fikret’in muayenesine gelmişti. Babam “Selamünaleyküm Doktor Bey” dedi, Doktor başını kaldırmadan “merhaba” dedi. Babam “Doktor Bey Oğlum çok hasta önce Allah’a sonra size güveniyoruz çocuğuma bir çare bulun” dedi. Doktor hiddetle ayağa kalktı. “Madem önce Allah’a güveniyorsunuz ne diye bana geldiniz. Güvendiğiniz Allah iyileştirsin bakalım çocuğunuzu” demesiyle babam neye uğradığını şaşırdı. “Bu nasıl bir konuşma doktor bey?” diye çıkıştı. Doktor “işine gelirse bana güvenmişsen Allah’ı girdiğin şu kapının dışında bırakacaksın. Bırakmıyorsan işte kapı orda.” Babam sinirden önce dişlerini sonra da yumruğunu sıktı. Doktor bir kelime daha konuşsaydı suratının ortasına okkalı bir yumruk yiyecekti. Doktor da bunu fark etmiş olmalıydı ki konuşmadı. Gergin ortamı yatıştırmak isteyen annem, babamın eline sarıldı. “Yapma Bey sakın vurma! Zaten belasını bulmuş Allah’tan” dedi. Bir eliyle Fikret’i kucağında tutan Babam hiddetle “Eğer bu çocuk senin gibi bir dinsizin elinden şifa bulacaksa Allah canını alsın daha iyidir. O inanmadığın Allah’tan da diliyorum ki senin boynunu kırıp senin eline versin” dedi ve bize de çıkın anlamında eliyle işaret etti. Muayenehaneden ayrıldık.
Çocuk uzmanı olmayan başka bir doktora gittik. Fikret’in muayenesi yapıldı, ilaçlar yazıldı. İlçeye geri döndük. Ancak Yapılan tüm çabalar sonuç vermiyor, Fikret bir türlü iyileşemiyordu. Annemin gizli gizli ağladığını görüyor çok üzülüyordum.

Bir sabah annemin ağlama sesi ile uyandım. Evdeki herkes ağlamaklı ve çok üzgündü. Komşular da eve gelmişlerdi. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Bir kazanda su ısıtılıyor, Mehmet isminde bir komşumuzun elinde beyaz bir kumaş ve pamuk vardı. Birileri annemi ve babamı teselli ediyorlardı. Gözlerim kardeşim Fikret’i aradı. Fikret yatağında çok derin bir uykudaymış gibi hareketsiz yatıyordu. Sonra babam onu yatağından çıkardı, kucağına aldı. Sarıldı ve öptü. “Güle güle cennet kuşum, sana doyamadım” dedi. Sonra salonun bir köşesinde bulunan leğene doğru götürdü. Mahallenin İmamı Ubeydullah Amca Fikret’i babamın elinden almaya çalışsa da babam vermedi. “Hayır” dedi “kuzumu ben kendim yıkarım” … Annem, babamın eline su döküyor, babam da hareketsiz bir halde olan kardeşimi yıkıyordu. Yıkama işlemi bittikten sonra vücudunu pamukla kaplayarak üzerini Mehmet Amca’nın getirdiği beyaz kumaşla sardılar. Hemen babama sordum “kardeşime ne yapıyorsunuz” diye. Babam biraz afalladıktan sonra ağlamaklı bir sesle “Amcan onu çok özlemiş onun yanına, köye göndereceğiz” “Peki onu neden pamuklara sardınız?” diye ikinci soruyu sorduğum da Annem devreye girdi, beni kucağına alıp oradan biraz uzaklaştırdı. “Bak Yavrucuğum” dedi “köy uzak, çocuk yol gidecek, yolda üşümesin diye pamuklara sardılar” diye cevap verirken gözlerinden boncuk boncuk yaşlar süzülüyordu. Sonra evdeki kalabalık Fikret’i alıp götürdüler. İçimdeki bir ses sanki kardeşimi bir daha göremeyeceğimi söylüyordu. Kardeşimi alıp götüren kalabalığın ardından boş boş bakakalmıştım….

Üç gün boyunca komşular, akrabalar evden eksik olmadılar. İlk kez evimize dedem ve anneannem ile dayılarım da gelmişlerdi. Olup bitenlere anlam veremiyordum. Annem Fikret’in minik elbiselerini koklayıp sessiz sessiz göz yaşı döküyordu.

Evimizin Salonunda ahşaptan yapılma orta büyüklükte bir sehpa vardı. Ben bu sehpayı ters çevirip, mutfaktan aldığım bir tencere kapağını da aldığım gibi sehpanın içine oturdum, tencere kapağını da araba direksiyonu gibi sağa sola çevirmeye, ağzımla da araba motoru sesi çıkarmaya başladım. Sonra anneme dönerek, “anneciğim üzülme bak arabama bindim, amcalarıma gidip kardeşimi geri getireceğim” dedim. Annem bunun üzerine bana sarılıp uzun uzun ağladı. Babam da bu manzaranın tekrarını görünce benim çok üzüldüğümü fark etmiş akşama bir sürprizle eve gelmişti. Babamın elindekini görünce gözlerime inanamamıştım. Babam bana üç tekerlekli kırmızı bir bisiklet almıştı. Çok sevinmiş çok mutlu olmuştum. Mutluluğumla birlikte Herkesin gözlerinin içi gülüyordu. Babam bisiklete binmem için bana yardım etti. Bisiklete biner binmez anneme dönerek,” anneciğim bak bisikletim oldu. Bisikletimi sürüp köye gideceğim ve kardeşimi alıp getireceğim” deyince oda büyük bir hüzne ve sessizliğe boğuldu…

Aradan bir yıl geçti Fikret hala dönmemişti. Bir yaz sabahı Babam beni erkenden uyandırdı. “Kalk oğlum kalk bak Fikret geri döndü” dedi. Heyecanla yerimden fırladım, yatak odasına koştum. Annem yatakta uzanmış yatıyordu, yan tarafında da bir çocuk vardı. Küçük kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Çocuğun yüzündeki örtüyü hızla kaldırdım ve büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Bu Fikret değil yeni doğan kardeşimdi. Ona da Fikret ismini koydular…

Uzun bir kıştan sonra bahar gelmiş havalar ısınmıştı, artık bahçede bisikletime biniyor, zamanımın büyük bir kısmını dışarıda geçiriyordum. Yine bir gün bisikletini sürerken evin arka tarafına geçtim. Ordan da tandır evinin yanına geçtim. Tandır evinin arka tarafının yükseltisi azdı. Rahatlıkla bisikletimle dama çıktım ve burada bisikletimi sürmeye başladım. Toprak damlarda yağmur ve kar sularının tahliyesini sağlayan “Şoratan” ismi verilen sacdan yapılmış oluklar vardı. Bisikletimin tekerleği bu şoratanlardan birine takıldı, dengemi kaybettim ve damın ön kısmında aşağı doğru düştüm. Düşmenin korkusunu atlatamadan bisikletim de tam kafamın üstüne düştü. Gürültüye koşan annem beni yerde kanlar içinde görünce feryadı bastı. Evdekilerin ve komşuların koşmasıyla beni sağlık ocağına götürdüler. Tedavim yapıldı. Ancak büyük bir tehlike atlatmış günlerce yatakta kalmıştım.
On beş gün sonra iyileşmiş ancak dilimde bir kekemelik oluşmuştu. Eskisi gibi akıcı konuşamıyordum. Babam benimle daha fazla konuşuyor, harfleri ve rakamları öğretiyordu. Ancak dilimde bir düzelme olmuyordu. Dilinde düzelme olmamıştı ama okumayı, yazmayı, rakamları ve dört işlemi okula başlamadan öğrenmiştim. Ayrıca Fikret’in köye falan gitmediğini onun öldüğünü anlamıştım...

Fikret’in ölümü üzerinden bir buçuk yıl geçmişti. Babam öğle arasında işten çıkmış öğle yemeğini yemek üzere eve gelmişti. Sofra hazırlanırken kapı çalındı. Koşarak kapıyı açtım. Kapıda Bekçi Mikail Amca vardı. “Baban evde mi?” diye sordu. Evet anlamında kafamı salladım. Çağır gelsin dedi. Babamı çağırdım. Uzerinde koyu kahve rengi bir üniforma, başında şapkası ve belindeki kemere asılı silahıyla Bekçi Mikail Amca’yı görünce “ Ooo Mikail Bey hoş geldiniz buyurmaz mısınız?” dedi. Mikail Amca “Hayır, teşekkür ederim, benim biraz işlerim var, gitmem gerek ama Van’dan bir misafiriniz var” dedi. Babam Bekçi Mikail Amca’ya bahçenin dış kapısına kadar eşlik etti. Dışarda Mercedes marka son model bir otomobil ve otomobilin içinde de bir adam vardı. Adam babamı görünce hemen otomobilden indi. “Selamünaleyküm” dedi “ben tanrı misafiriyim. Bana evde bir çay ikram eder misiniz? Dedi. Babam “Aleykümselam, tabi ki ne demek baş üstüne buyurun lütfen” dedi. Bekçi Mikail Amca müsaade isteyip ayrılmak istese de babam müsaade etmedi “Yemek hazır bir lokma yemeden hiçbir yere gidemezsin” diyerek onu da içeri aldı. Otomobille gelen adam ağır hareket ediyor, konuşmakta zorlanıyordu, hasta gibiydi. Babam “Tanrı misafirimiz hoş gelmiş safalar getirmiş, Simanız bana hiç yabancı gelmiyor sizi görmüş gibiyim.” deyince misafir “sizin geçen yıl hasta bir oğlunuz vardı durumu ne oldu?” diye sordu. “Sizlere ömür” dedi babam içini çekerek. “Neden iyi bir doktora götürmediniz” diye sordu. Babam “götürdük götürmesine de ne siz sorun ne de ben söyleyeyim” …
Misafir “Hele yüzüme iyice bak o doktor bana benziyor muydu? diyerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Babam dikkatlice bakınca hatırladı evet bu O Doktordan başkası değildi. Çok zayıflamış, yürümede ve konuşmada zorlanıyordu. Ağlamaklı bir durumda “Çok pişmanım çok, beni af edebilecek misiniz?” diyerek daha çok ağlamaya başladı. Evdekiler ve Bekçi Mikail Amca ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Doktor konuşmaya devam etti. “Üniversitede bize hep ateizmi aşıladılar. Okumak, diploma almak, doktor olmak cahilliği ortadan kaldırmıyormuş. Ben hep Müslümanlara karşı ön yargılıydım. Böyle görmüş, böyle yetiştirilmiştim. Çocuğu bana getirdiğinizde --Selamünaleyküm değişiniz bile çok zoruma gitmişti. Bir de önce Allaha sonra size güveniyorum, sözlerini duyunca kafamın tası iyice attı ve o tatsız konuşmalarımız oldu. Siz beddua ettiniz. Hem çocuğunuza hem de bana… Demek o sırada dua kapıları açıkmış. Duanız kabul olmuş. Şimdi öğrendim ki çocuk ölmüş. Benim de durumum ortada…
Babam sordu “Ne oldu size Doktor Bey? Bu haliniz nedir?” Doktor ağlamaklı bir şekilde anlatmaya başladı. “Sizinle yaşadığımız o tatsız olaydan birkaç gün sonra memlekete gitmek üzere kendi aracımla yola çıktım. Gevaş’ı geçtikten sonra senin çocuk ve ettiğin beddua aklıma geldi. Çocuğu muayene etmediğim için vicdanım sızladı. İçim ürperdi bedduan beynimde zonkladı durdu. Bir anda direksiyon hakimiyetini kaybettim. Arabam birkaç takla attı. Gözümü bir hafta sonra hastanede açtım. Boynum kırılmış vücudum felç olmuştu. Bir buçuk yıldır İstanbul’da tedavi görüyordum. Hastanede olduğum müddetçe her gece rüyalarıma girdiniz. Senin güvendiğin o Allah bana dersimi verdi. Kaç gündür izinizi arıyordum ve bugün buldum, tövbe etmek üzere size geldim, lütfen bana hakkınızı helal edin. Şu an itibarı ile Allah’ın birliğine Hz. Muhammed’in onun kulu ve resulü olduğuna artık iman eden biri var karşınızda. Yaptığım yanlışlardan hatalardan dolayı çok pişmanım. Lütfen bana hakkınızı helal edin” Babam Doktora sarıldı, ellerini sımsıkı tutup uzun bir süre bırakmadı. İkisi de hıçkıra hıçkıra ağladılar…

Yemekler yenildi, çaylar içildi. Doktorun gitme vakti geldi. Ayrılırken bine yakın kartvizit bıraktı. “Buradan kim gelirse gelsin yeter ki sizin selamınızla gelsin. Şu kartvizitlerden birini göndermeniz yeterli. Bu ilçede maddi durumu iyi olmayan tüm hasta çocukları bana gönderebilirsiniz. Onlara ücretsiz en iyi hizmeti vereceğimden şüpheniz olmasın.” diyerek babamın elini öpmeye çalışsa da babam müsaade etmedi doktora sımsıkı sarıldı. Doktor, aracına binip Van’a doğru yol aldı… Ve gerçekten Doktor binlerce fakir çocuğu hiçbir ücret almadan muayene etti. İlaçlarını kendisi karşıladı…

Bir yaz sabahı evin balkonunda yarı uyanık bir vaziyette uzanmış uyuyordum. Bahçede uçuşan büyükçe bir kelebek uçup tam burnumun ucuna konmuştu. Gözlerimi açtığımda koca kelebeği yüzümde gördüm. Büyük bir çığlık attım. Çok korkmuştum. Çığlığıma annem koştu, korkacak bir şey olmadığını, yüzüme konan şeyin çok güzel bir kelebek olduğunu beni çiçek sandığını söyledi. Annemin söylemi beni rahatlatmıştı. Kendime geldim ve annemle konuşmaya başladım. Annemle konuşurken annemin hayretle yüzüme baktığını gördüm. Yüzünde bir tebessüm belirdi, gözleri güneş gibi parıldadı.” Oğlum oğlum” dedi “sen hiç kekelemeden konuştun.” deyip bana sarıldı, öptü, öptü…
“Ey büyük Allah’ım oğlumun şifasını bir kelebeğin kanadında gönderdin. Sana binlerce şükürler olsun” diye dua etti….

Bir gün kilere girdim. Gözüm en sevdiğim bisküvi ve lokumları aradı. Bir kese kağıdına onlardan yeterince koydum. Annemin yanına gittim “Anneciğim ben büyüdüm artık Fikret’in öldüğünü biliyorum. Lütfen beni onun mezarına götürür müsün?” dedim. Annem bana sarıldı, saçlarımı okşadı. “Tamam söz yarın seni götüreceğim” dedi. O gece sabah olmadı bir türlü. Uyuyup uyuyup uyanıyordum. Sabahı zor ettim. Uzun bir aradan sonra kardeşimle yakınlaşacaktım. İnanılmaz duygular içerisindeyim. Annem ve ağabeyimle mezarlığa vardık. Mezarlık az yüksek bir tepedeydi. Uçlarında taşlar olan yüzlerce tümsek vardı. Bazılarının uçlarında ve kenarlarında mermer vardı. Bazıları sadeydi. Tümseklerin üzerinde sıra halinde taşlar diziliydi. Uçan arıların vızıldaması ve kuş cıvıltılarından başka ses yoktu. Biraz yürüdükten sonra dört beş büyük mezarın arasında kalmış küçük bir mezar vardı. Tam da kardeşimin boyundaydı. Annem mezarın ucuna çömeldi. Ellerimden tutup benimde çömelmemi sağladı. İşte kardeşin burada yatıyor oğlum” dedi. “Anneciğim o bizi görüyor mu? Konuştuklarımızı duyuyor mu? diye sordum. Evet o şu anda cennette bizi hem görüyor hem de duyuyor” dedi. Annem mezarın başında dua ederken ben yanımdaki kese kağıdının içinden Fikret’in en çok sevdiği bisküvileri çıkardım. Bisküvilerin arasına lokum yerleştirdim. Annem onları yiyeceğimi düşünürken ben mezarın baş ucundaki toprağı eşeledim, Aralarında lokum olan bisküvileri içine koyup üstünü toprakla kapattım. “Bak kardeşim sana en sevdiğin lokumları getirdim. Acıkınca yersin deyip baş ucundaki mezar taşını öptüm. Kardeşimi o gece rüyamda gördüm. Ziyaretim ve lokumlar için teşekkür ediyordu… İçimde alev alev yanan ateş sönmüş birazcık da olsa acım dinmişti…
Şükrullah YAVUZER

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 4.12.2021 05:38:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Şükrullah Yavuzer