Dünya Başıma Yıkılıyor

Talat Uzunaslan
66

ŞİİR


7

TAKİPÇİ

Dünya Başıma Yıkılıyor

bazen ölüyorum elimde olmadan
ne kadar ölebilirsem işte
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

toplanmış akvamı beşer
birkaçı toprak atıyor dualar eşliğinde,
cenk meydanı sanki durduğum yer
kürekler şakırdıyor üstümde.
bir tablodan silinir gibi
bulutlar,
kuşlar,
gökkuşağı,
yavaş yavaş kayboluyor gökyüzü,
şiirler yazdığım masmavi gökyüzü
bir anda siyaha boyanıyor
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

kim biçti bu kefeni şimdi, hangi el?
nasıl bir gündür bugün
düğün değil dernek değil!
herkes burda herkes, tanıyorum çoğunu
tanımadıklarım da gelmiş oh ne ala!
imam efendi de burda ne hoş tevafuk,
hazır toplanmışken şu mübarek kalabalık
bir fatiha okunsa kabirdekilerin ruhuna
hem gözyaşı dökenler var, kimeyse artık!
kardeşlerim de gelmiş
çok zaman arayıp soramadığım
belki kadrini kıymetini bilmediğim kardeşlerim,
bir taş getiriyorlar
üstünde adım yazıyor
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

biraz önce su verdiğim çiçek geliyor aklıma
işte daha demin, buraya gelmeden önce
okuduğum son şiir,
dinlediğim son şarkı,
pazartesi geliyor durup dururken.
ikindi çayı,
akşam yemeği,
günbatımı derken
Erzincan geliyor aklıma çok ötelerden;
bisikleti tentesinin direğine çarptığım bakkal
jetonlarımı yutan eski telefon kulübesi
yüreğimi yakan sevgili geliyor telin ucunda,
içimi tatlı bir hüzün kaplıyor
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

Süleyman geliyor sonra
gözleri toprak rengi,
Denizli’den getirdiği
kuru üzümü,
pekmezi,
içtiği uzun samsunu,
giydiği gri montu,
uzun saçları,
sarı tebessümü,
mertliği.
konuştu mu boş konuşmayan,
sustu mu dolu dolu susan,
hapşu dedi mi hepsi benim derdi ardından
hepsi benim;
uzakların,
ayrılıkların,
yalnızlıkların,
kapanmamış yaraların hepsi benim.
ekmeği bölüştüğüm,
aynı tabaktan aş yediğim
dostum,
gardaşım,
sırdaşım
Süleyman geliyor aklıma Süleyman
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

sonra belediye sineması geliyor Nizip’te,
yatılı okuldan kaçıp bir hafta sonu
izlediğim ilk sinema filmi geliyor.
öldürdüğüm akrepler,
taş attığım köpekler,
çiğnediğim çiçekler…
annem geliyor aklıma
doya doya sarılamadığım annem,
onu ne kadar çok sevdiğimi
her seferinde ertelediğim babam geliyor,
karabasanlar çöküyor bağrıma
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

arkadaşım
can yoldaşım Cuma geliyor aklıma
zayıf,
esmer,
uzun boylu
simsiyah saçlı,
yakışıklı mı yakışıklı
filinta gibi delikanlı,
mobiletin aynasında saç tarayışı
gülüşü,
yumruğunu masaya vuruşu,
çay demleyişi
çalışmayı sevişi…
eğlenirdi işinde gücünde,
sırtı hiç yere gelmezdi bilek güreşinde.
pamuk tarlasını sularken sabahladığımız bir günde
güneşin doğuşunu izledik maltepe cıgarası eşliğinde
sonra ben peynir ekmek getirdim evden,
o çay demledi
bir kahvaltı ettik ki
yaşamaya değerdi.
jöle niyetine
limon suyu sürmüştük saçlarımıza düğünün birinde,
soranlara söylemedik sırrımızı
farkımız olsun diye.
En çok Müslüm Gürses şarkıları yankılanırdı kapağı kırık kasetçalarından
gözleri dolardı sevdiği kızı anlatırken
bakarsın bir türkü tuttururdu durup dururken
dağları mı eritirdi yüreğindeki ateş,
yüreğini mi tüketirdi bilinmez
dünyayı ateşe verirdi
yanık yanık söylerken…
bazen şiir okurdum ben o dinlerdi
dalardı, ta uzaklara giderdi…
mobileti,
sesi,
türküleri
aklımda dün gibi duruyor
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

dam başında uyandığım
tan vakti geliyor aklıma
serin,
berrak
ağaçlarda öten serçeler şen şakrak
annemin binbir zahmetle yaydığı yannık
buz gibi ayran,
tereyağı apak.
arada bir pat diye düşen kayısılar,
meleyen kuzular,
çiy düşmüş çimler,
sessizliğin avuçladığı evler,
tarlalar,
uzak köyler
zihnimden akıp gözkapaklarıma yığılıyor
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

dokuz yaşım geliyor aklıma
köşe kapmaca oynarken
römorktan düşüşüm,
kafamı yarışım;
babam uzak bir yerden gelmiş o gün,
üzülüyor tebessümle karışık
Charlie’nin Melekleri tişörtü getirmiş
giydirdi hemen
Konya şekeri getirmiş
koydu cebime.
babam,
hep giderdi zaten hasretlere, bensizliklere
kaç kez gittim peşinden habersiz, çaresiz
kaç kez kayboldum bilmediğim yollarda,
bilmediğim köylerde bekledim dönüşünü
sırf görmek için beni gördüğü andaki gülüşünü.
yüzü, gözleri aklımdan gitmiyor
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

uzaktan evimize bakıyorum
çocukluğumun geçtiği kerpiç ev
top oynadığım harman yeri,
çelik çomak oynadığım…
şimdilerde asfalt olmuş
eski toprak yol yanı başımda,
beyaz yakalık siyah önlükle
yıllar geçirdiğim okulu da görüyorum
bacası,
çatısı,
kiremiti duruyor yerli yerinde,
uzun zamandır görüşemediğim akrabalar da var
dayımla hasbihal ediyor teyzemoğlu
liseden arkadaşım Mahir de gelmiş,
abim yere çömelmiş
bir cıgara yakıyor
canım da nasıl çekiyor,
bir tane de ben istiyorum, duymuyor
bir daha sesleniyorum, duymuyor
tellenip durdukça dumanı
hevesim içimde kalıyor
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

toprağın tadına varıyorum günbegün
kokusunu alıyorum;
hafif nemli,
az deniz kokulu,
belki biraz orman,
biraz ekşimsi.
bekliyorum,
az çok biliyorum ya başıma gelecekleri
yılanlar,
çıyanlar
kimbilir daha ne tür mahlukat
çıkıp gelecek zulmetin ortasından
sürtüne sürtüne toprağa
binbir iştahla.

bazen ölüyorum elimde olmadan
ne kadar ölebilirsem işte
ölüyorum,
dünya başıma yıkılıyor.

Talat Uzunaslan
Kayıt Tarihi : 9.11.2019 19:23:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!