Damla ve Okyanus/Deneme Şiiri - Filiz Bedük

Filiz Bedük
19

ŞİİR


2

TAKİPÇİ

Damla ve Okyanus/Deneme

(Cemil Meriç hakkında bir şeyler yazmaya yeltenmek bile benim için bir büyük ukalalık, bunu biliyorum ancak, duygularımı söyleyecek kadar cesurum her zaman, tıpkı onun gibi. Bir damla, okyanus hakkında ne anlatabilirse ben de o kadar anlatacağım onu…)

Ben kendimi arıyordum Hint’in göklerinde, sesinde, şiirinde... Kendimi aradığım o yerde “Bir Dünyanın Eşiğinde” buldum onu (o mu beni buldu?) . Gözlerimiz benziyordu, dilimiz de… bir damla, okyanusa ne kadar benzerse...

Meriç’le geç mi karşılaştım? Bence hayır. Her şeyin bir zamanı var. O zaman henüz gelmişti. Daha önce de yaşamın bir köşesinde onu görmüştüm ama görmezlikten geldim… Onu dinleyemezdim. Bir sürü kuru gürültüyle doluydu çevrem. Dinlemiyor ama duyuyor, hissediyordum derinlerden seslenen bu adamı. Derinlerden… okyanusun derininden, göğün ve yerin derininden kopup gelen çığlığı hissediyordum.

Aynı denizin içinde yüzüyorduk sanki. Ben henüz karadan uzaklaşmış, bir türlü geri dönemeyen, akıntıya kapılmış bir potkal gibiydim. O ise, kendini okyanusun ortasında en derine prangalamıştı. Onu duyuyorum... Denizin diliyle konuşmak denebilir buna, tıpkı balinalar gibi titreşimlerle konuşmak.

Okyanusun ortasında bir anafor gibi beni kendine çeken, sarhoş eden bir sesti Cemil Meriç. Sesine ses arayan kambur balinaydı Meriç. Sanki en güzel şarkıların peşinde bir yalnız şarkıcıydı. En güzel şarkıları dinliyor; söylüyordu yapayalnız. Derinlerde attığı her çığlık, bomboş geri dönüyordu.

Benim kısık çığlıklarım, onun tonu baskın şarkısında yitiyordu. Kulaklarımı patlatıyordu zevkle. Benim kekeme dilim, onun gürleyen şelaleye benzer diliyle ne kadar benzeşiyordu? Benim vurup da hiçbir şeyi deviremediğim yumruğu o atıyordu defalarca, sersemleterek.

Ancak; yalnızlığın çaresizliği onu bazen köpürtüyor, öfkelendiriyordu. Çevrede öyle çok gürültü vardı ki insan kendi sesini bile duyamaz hale geliyordu. Öfkeleniyordu balina, kuyruğunu vuruyordu mavi atlasa.

Ses duymak istiyordu Meriç… şiirin sesini, aşkın sesini, Tanrının sesini... ama nafile bir karanlık kendini daha da koyultuyordu.

Karanlık... karanlık... karanlık...gölgeler gelip geçiyor gözkapaklarımızdan. Eflâtun’un mağaralarından kafamızı çıkarmak mümkün!

Hani hep kendimizi dışarıda ararız ya başlangıçta. Ben de öyle, yabancı yazarlarda arıyordum kendimi. Bizden bir sesin böylesine vurgun yedireceği aklıma gelmezdi. Benim gibi huysuz, aksi, kılıç dilli bu adam, dilimin fazlalıklarını buduyordu.

Bir damlanın bir okyanusu anlaması ne kadar mümkünse anlıyordum bu huysuzluğun sebebi olan çilekeşliği.

Tanıyordum karanlık duvarlara kıstırılmış bedeni ve o bedenin içine sıkıştırılmış ruhun feryatlarını (Nasıl isyan etmesin ki?) . Bu isyan ülkesinin duvarlarına kulaklarımı dayadım. Çığlıkların kesildiği yerde, onun nefesinin sesini duydum. Anlatmaktan, koşmaktan yorgun; doruklarda hızla koşan, bu terli, doru atın nefesini duydum. Parmaklarını okşadım biraz… bir türlü sevgisini yazamayan parmaklarını...

Duygular ne kadar düşebilirdi ki sözcüklere? Sevgi ne kadar anlatılabilirdi? ... Anlaşılmayı bekleyen bu sevdalı adamın, hayal kırıklığı içinde huysuz bağırtılarını dinledim ya da o beni dinledi hatta; saçlarımı okşadı cümleleriyle… Cümleler ki şiirdi. Şiiri bilen biri, onca “şiir” yazarı varken, nasıl “dize” derdi ki yazdıklarına? Şiir; Tanrıydı, aşktı, hiçbir zaman ulaşılamayandı.

Dört bilinmeyenin peşindeki bir adamın acısını kaç kişi hissedebilirdi? Dört bilinmeyen; Tanrı, aşk, şiir ve kendi (insan) ...

Aşka uzak durmuştu nedense? Belki de aşkın keyfine varmak istediği için, aşka uzak durmuştu. Aşkın sonsuz güzelliğini seyretmişti. Aslında o güzelliğin dibini bulmak isterdi ama cesaret edemedi. İçine düştüğünde, kaybolmaktan korkmuştu.

Bir damla, okyanusa ne kadar benzerse, o kadar benziyorduk işte. Özlemlerimiz benziyordu. Ben damlayı okyanus yapma peşindeydim; o okyanusu damlaya sığdırma peşinde… Prangalanmış bir ruhun zincirlerini kırmak gibi heveslerimiz vardı... kendimizi yeniden doğurmak gibi heveslerimiz vardı. Toprağa başkaldıran bir çiçeğe benziyorduk. Sonra yüzümüzü kendimize eğiyorduk bir nergis gibi. Sonra başımız toprağa değiyordu.

Aslında bir nilüfer gibi incecik bir kökle bağlıydık hayata… Biliyorduk... biliyorduk bir gün kopacak, sürüklenecektik akıntıda, hani o hep özlediğimiz sonsuzluğun akıntısında. O huysuz adam bunu benden önce yaptı; o aceleci… o beklemeyen...

Aşkı Lamia’da bulduğunu sanmıştı oysa, sonsuzluğun gözesini bulmuştu. O gözeden içtiğinde, susuzluğu geçmedi… hâlâ aşk çağırıyordu... hâlâ aşk çağırıyordu…

Kopup gitti...

04.03.2003

Filiz Bedük
Kayıt Tarihi : 14.11.2006 20:07:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Yalçın Kaya
    Yalçın Kaya

    Cemil Meriç'i anlamaya çalışmak adına cesaret verici, açık ve net ipuçları da yanında..

    Tebrikler bu güzel çalışma için.

    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (1)

Filiz Bedük