-***BOZKURT DESTANI (Gülce-BAHÇE)

Harun Yiğit
210

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

-***BOZKURT DESTANI (Gülce-BAHÇE)

BOZKURT DESTANI (Gülce-BAHÇE)

Harun YİĞİT

Her ağaç köklerine sarılarak yeşerir, gelişir, dallanıp budaklanarak yaprak daha sonrada meyve verir.
Ağacın yaprağından daha önemlidir kökü.
Türk ulusunun yaprağı biz isek Destanlar da Türk ulusunun köküdür.
Gerçeğe esir olmak delilikse, tutsaklığın en güzeli ve deliliğin de en onulmaz olanıdır.

(B) ir
Ç(O) cuk düşünün.
Ya(Z) gısı kara
Her(K) es kılçtan geçirilmiş
Bir b(U) çocuk
Sağ bı(R) akılmış
Soyunu (T) üketmişler

Çocuğun, (D) erisinden kemikleri görünürmüş
Zayıf ve ç(E) limsiz
Bin şahit i(S) ter çocuk demeğe
Kimileri; ‘’Ka(T) ledelim’’ demişler.
Kimileri de; ‘’B(A) caklarını kollarını kesip
Bırakalım ala(N) a yada sazlığa
Ölsün bu bir baş(I) na
*

Aşine denen Türkler Hunların boyu idi
So ülkesiydi adı, ayrıldılar yurdunda
İz sürdüler ardında Göktürklerin düşmanı

Bir zaman
Ta yıllar önce
So, adlı ülke vardı
Hun’larla aynı soydan olan
Götürkler’le birlikteydiler Hun’lar
Göktürkler bu ülkeden ayrıldı
Onaltı kardeşiyle Kağan Pu
Adamlarını alıp
Başka yurtlara
Yol aldı.
So Ülkesinden ayrılan Göktürkler
Hazar Denizinin batısına yerleştiler
Rahat ve huzur içinde yaşarlarken
Bir gün ansızın
Düşmanların baskınına uğradılar
Bu korkunç baskında
Herkes kılıçtan geçirildi
Her nasılsa
Vahşetin arasında
Bir küçücük, cılız çocuk
Sığınmış bir köşeye
Korkudan gözleri
Fal taşı gibi çanağından fırlamış.
Ne ağlamaya fırsat
Nede bağırmaya zaman kalmadan
Yakalamışlar küçük, cılız çocuğu.
Gören düşmanlardan
Haline acıyanlar bile oldu.
Düşman bu ya
Düşünür elbette her türlü ihtimali
Nedeni bilinmez hala
Öldürmediler
Oynadılar
Güldüler
Alay ettiler hatta, bu zayıf, cılız çocukla
………Öldürmediler,
……….Daha da zalimane davranıp
………...Kestiler iki ayağını,
………….Kestiler iki kolunu

El kadar çocuğa kılıç çaldılar
Dayanmadı dağlar taşlar
Terk ederek bir sazlığa saldılar
Gözlerinden akmaz yaşlar
…..……Yaşlar nasıl aksın
…..…….Aksın kanları toprağa
…..……..Toprağa düşen kan, can bitermiş
…..………Bitermiş, kanla sulanan can
…..……….Can yeşerir kök salarak.

Zalimler kahkaha atarak güldü
Anaya hasretken kötürüm kaldı
Yaralı sübyana dayanmaz oldu
Ağladı tüm kurtlar, kuşlar
…..…….Nasıl ağlamasın
…..……..Nasıl ağlamasın kurtlar, kuşlar
…..………İnsanın insana yaptığını
…..……...Görür de
…..……….Ağlamaz mı dağlar taşlar.

Kılıcın her inişi, yürekleri pareler
Söyleyin hele nasıl karşı koysun yavru kuş
Dilim, dilim bölünmüş, sızılıyor yaralar
Başını vura, vura ağlıyor dağ ile taş
Var mıdır böyle zulme eğilmeyen tek bir baş
Havada hiç bulut yok, kan akıyor dereler
Kesilmiş el ayakla nasıl geçer yazla kış
Gök Börü dayanamaz yalar yaralar ve bereler
Hayvan bile inanmaz, yapılanlar sanki düş
Atarak bir sazlığa, kanlı gövde sereler

……….Serdiler sazlığa
………..Bir kötürüm gövdeyi
…………Kahkahalar atarak
………….Kanlı kılıçlarını
…………..Yalaya, yalaya gitti düşmanlar
……………Terk ettiler bir başına ve yapayalnız
……………..Bu zayıf, çelimsiz çocuğu.

Toprak utandı olanlardan
Çalan utandı talanlardan
Kılıç utandı çalanlardan
Çocuk utandı kalanlardan
Utandı kalanlardan bir kötürüm çocuk
Çocuk bu, tek işi ağlamak
Ağlamakla düşmandan başka kime duyuracak sesini
Sesini duyacaktır elbette bir yaratık.
Yaratık deyip geçmeyin sakın.
Sakın insanın namerdinden.

Artık hem ayakları kesilmiş, kolları kesikti
Açlık, bir de ağlamak, bağırmaktan sesi kısıktı

Bozkurt sırtlayıp çocuğu, Altay dağlarına doğru
Yollardan aşıp, taşlardan mağara buldu

Emzirerek çocuğu, her avından yedirdi
Korktu bütün avcılar, her görüşte bu kurdu

Oldu yorgan üstüne, mışıl, mışıl uyuttu.
Bu dumanlı dağlarda, çocuğu kurt büyüttü

Mertliğin yüzde doksanı kaçmakmış
Cellat işi başlar kesip biçmekmiş
Oluk, oluk akan kanlar içmekmiş
O çağlarda bütün işler.

…..……İşler nakış, nakış öfkeyi, kini
…..…….Kini aklına düşerse
…..……..Düşerse öfkesi yüreğine
…..………Yüreğine sığmaz sevgi
…..……….Sevgi tatmadık yürek
…..……………….Işık vermez göze
…..……………….Karanlıklar diyarında
…..……………….Kör ve sağır gezer.
Kurt’u sembol seçmiş, özgürlüğüne düşkün
Bıçkın, gözü karadır, tanımaz esareti
Cesareti timsal diye, korumuşuz bu yurt’u.
Ne dense az, el yıktı Türkler yeniden kurdu,

Nedense canlıların içinde olur kurdu
Biz içerden uğraştık, el dışarıdan vurdu
Yurdu ele emanet edip yorganı Çekti
Çıktı baktık ardından, “Uyan! ” diye Buyurdu.

Alimi bile yener, en ufak bir cehalet
Atalar ne demişler; ‘’Su uyur düşman uyumaz’’
Ne işler açıyor bakın, anlık gaflet, delalet
Düşman dediğin gafil, öfkeye, kine doymaz.

Unuttuğunda toprak altında öleni
Yürüyeceğim sanma ha salını, salını
Yok ederler elini, belini ve dilini.

Biz
Böyle
Söylerken
Geçmişe dönüp
Bakalım ne olmuş?
Kimileri çokbilmiş,
Kimler ölmüş, kimler kalmış.

Vampirleşmiş insanlar, insan kanı içiyor
Zulmün adına demişler ki ‘’Alın yazısı’’
O dönemde yine de merhametli bazısı
Rüzgâr ekenler bir gün fırtınalar biçiyor

Bilen var mıdır, neden saklanır kılıç kında?
İpekte mi denenir keskinliği sadece
Düşmanı olan elbet, sakınır gündüz gece
Meğerse öfkede saklanırmış hırs da, kinde.

Olmaz demen gün gelir zerreden bin can olur
Dalgın, dalgın yürürken arkasına bakınca
İnanamaz kendi de bir doruğa çıkınca

Her nesnenin hem başı hem de sonu vardır
Bir ağacın kökleri dalları için neyse
Destanlar da nesiller için söylenmiş oysa.

Bütün Göktürklerle birlikte babası da Hun’lar tarafından hunharca öldürülen bu cılız, zayıf çocuğu Kurt beslerken “Düşman Kağan” adam yollar. Çocuğun ölüp ölmediğini öğrenmek için.
Bir de ne gördüler, Kurt çocuğun yaralarını yalayarak iyileştirip onu kendi avıyla beslediğini görmüşler.
Tehlikeyi sezen kurt çocuğun çevresine kimseyi sokmaz olmuş.
Çaresiz geri dönen düşman gözcüler gördüklerini Kağanlarına anlatmışlar.
Bu anlatılanları büyük bir hayranlıkla dinleyen düşman Kağanı, çocuğun kutsal olduğuna inanıp onu himayesine alır ve kendi terbiyesiyle büyüterek babasından aldığı yurdu geri çocuğa verir.

Kolları ve ayakları kesilen çocuk
Gün geldi,
Kış ve Yaz ilâhının kızlarıyla evlendi
İkişer oğlu oldu, yollar var uzun, yokuş
Zamanla kalabalık olup çoğalan halka
Halka halka yenileri eklenerek gelişti
……….Zaman, zaman içinde
………..Günler günleri kovalarken
………...İki karısından
………….Çocukları oluyor.
…………..Her birinden bir boy türedi
…………...Bunlardan birisi de
…………….Aşina idi
……………..Çocuklarından birisi

Asena Hakan oldu, düşmanlar çatladı
Aşenayı boy bildi, şişenler patladı.
Bugüne kadar böyle bildik bizler bunu
Günümüze dek geldi, dillerden atladı.

Günü gelir hislerini bastırır
Ayaklarla kollarını kestirir

Bir tek kelimeyle öfkeyi yener
Şeytan kınnabında kendini dener
Kar yağarken yanar, ateşle söner
Günü gelir hislerini bastırır

Doğa insana verirse salimlik
Okumakla olunmazmış alimlik
İlelebet gitmez imiş zalimlik
Ayaklarla kollarını kestirir

Bir
Olay
Olursa
Muhakkak ki
Sonucu vardır
Zincir halkası gibi,
Doğurur başka olayları.
Olayın sonucu muhakkak
Bir sonraki olayın sebebidir
Sebepsiz, sonuçsuz olay düşünme.

*
Her karanlık gecede,
Ulusun ey ulusun
Rengine bakıp da aldanma sakın bulutlara
Çıkar bu sinesinden koca ulusun
Bir sarışın kurt çıkar…
Eritir demir dağları balım hey! ! !
Açar bayrağı
Kara bulutları siler, süpürür,
Samsun ufuklarına çıkar yeniden
Yeni çağa hür ve aydınlık
Zamanlara
Hepimizi götürür

Harun YİĞİT

NOT:
Yukarıda okumuş olduğunuz destan, GÜLCE'nin NAZIM Türler olan;
Akrostik, Üçgen, Gülce, Triyolemsi, Özge, Tekil,Yediveren, Tuğra, Gülistan,
Yunusca, Dönence, Serbest Zincir, Sonem, Yiğitce, Buluşma Tokmak, Çaprazlama,
Gülce Aruz olarak toplam 18 Nazım türünden oluşan BAHÇE ile yazılmıştır.

Harun Yiğit
Kayıt Tarihi : 1.6.2010 19:00:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Mustafa Ceylan
    Mustafa Ceylan

    Ne eskiyiz, ne eskiciyiz… Yeniden yeni, ama, kökleri eskide; dalları bugünden geleceğe uzanan bir çınarız. Şair demiş ya “Ne harabîyim, ne harabâtî/ Kökü mâzide olan âtiyim” diye… İşte biz, yeni çağın yeni edebi akımı GÜLCE olarak aynen böyleyiz. Gelenin keyfi için geçmişe sövmeyiz. Geçmişe bağlıyız diye de geleceğe asla sırt dönmeyiz. Tıpkı, hece de, aruz da, serbest de bizim diyerek nasıl yola çıktı isek; eski ve yeni konusunda da aynı anlayışı taşımaktayız.

    Edebiyat tarihimize bakacak olur isek; çoğu edebî akımlar, bazı akımlara tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Bu sebeple, akımlar arasında vezin-şekil ve tarz kavgaları senelerce edebiyat tarihimizi işgal etmiştir. Bugün bile, aynı kavganın uzantılarını görmekteyiz. Serbeste şiir demeyen hececi ile, heceyi otantik, yaylada kalmış eski ve geçerliliğini yitirmiş olarak gören serbestçi ve de aruzu asla aklının ucundan bile geçirmeyen düşünceye “yeter söz şiirin”, “susun ve şiir konuşsun” diyen bir GÜLCE EDEBİYAT AKIMI ortaya çıkmış ve ŞİİR KERVANINI YOLA ÇIKARMIŞ bulunmaktadır.

    Bugüne kadar tarz ve vezin kavgası yapanları ve elbette kalıcı has şiiri özleyenleri şimdiden GÜLCE EDEBİYAT AKIMI’ na çağırmaktayız. Yarın çok geç olmadan, yarınki zamanlarda “tüh-keşke” dememeleri için, şimdiden çağırımızı tekrar etmekteyiz.

    Evet,
    Yaşayan ve yaşatan Gülce…
    Düşünün bakalım. Yaratılış Destanı, Şu Destanı, Bozkurt Destanı, Oğuz Kağan Destanı ve diğer destanlarımızı düşünün. Veya Dedekorkut’umuzdan bugüne kalan 12 hikâyeyi düşünün. Atatürk’ümüzün Nutuk isimli o dev eserini, Peygamber’imizin Veda Haccını, Anadolu Efsânelerini, Kur’andaki peygamberlerin aşk çilelerini, tarihimizdeki kahraman Türk kadınlarını, Çelebileri vb temel konuları düşünün…

    Şimdi sorum su:

    Bu düşündüklerinizi, nesir olarak, değişik kaynaklarda, paragraflar halinde, derme - çatma bel ki bulabilirdiniz. Hele hele bir Türkçe veya Edebiyat öğretmeni iseniz, öğrencilerinize bir çırpıda okuyabilecekleri, arı-duru bir dille lirik tarzda kaleme alınmış derli-toplu eserler tavsiye edemezdiniz. Hep edebiyat bilimi araştırmacıları ile, folklor ve halk bilimi araştırmacılarının üniversite kürsülerinde kalan ilmî araştırmaları ve makalelerinden hareket ederek, bazı metinleri yakalamaya çalışırdınız. Ya da aradığınızı çoğunlukla “nesir” tarzında bulurdunuz, öyle değil mi?.

    İşte GÜLCE KERVANI, yola çıkmıştır derken, GÜLCE EDEBİYAT AKIMI’ nın mensuplarının bu dediğimiz konularda mükemmel çalışmalar yapmakta olduklarını
    Ve peşpeşine muhteşem eserleri yayınladıklarını müjdelemek istiyorum.

    İşte yaşayan Gülce ve işte dünü bugünle yoğurup yaşatan Gülce…

    Asla siyasî olmayan, güzel dilimiz Türkçeyi, Gülce’nin 19 değişik nazım türleri ile konusunda nakış nakış işleyen GÜLCE EDEBİYAT AKIMI ÖNCÜLERİ, Ekrem Yalbuz’un “Türkçenin Nakışı Cinas”, Osman Öcal’ın Tuğra” ve Mehmet Özdemir’in “Mihrican “eserinden sonra, bu önemli ve tarihi projelere imza atmaktalar.

    Üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı, Halk Bilimi ve Folkloru, Türkoloji gibi bölümlerinin GÜLCE EDEBİYAT AKIMI’nın bu çalışmalarını incelemeye davet ediyorum.

    Gülce, söylenmemişi söylemeye, yazılmamışı yazmaya, edebiyat tarihimize iz bırakmaya gayret etmektedir.

    Rahmetli destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’ nun, Mehmet Akif Ersoy’un, Necip Fazıl Kısakürek ve Arif Nihat Asya’ nın başlayıp da tamamlamak için çaba sarf ettikleri, ancak, tamamlayamadıklarını, kutsal bir görev diye gelecek nesillere bıraktıkları köklü ve kalıcı eserleri kaleme alan Gülcecilere ne mutlu !..

    Yaşamaya ve yaşatmaya devam!..

    *

    Koca yürekli Harun YİĞİT Kardeşim,
    Seni yürekten kutluyorum...
    Devam...
    Durmak yok...
    GÜLCE KERVANI SENLE ve DESTAN ÇALIŞMALARINLA DAHA BİR GÜZEL...
    Var olasın...

  • Cevap Yaz
  • Refika Doğan
    Refika Doğan

    “ OĞUZ KAĞAN DESTANI (Gülce-BAHÇE)
    İnsanoğlu, millet kavramını bilmeseydi, devlet denilen köklü ağaç yeşeremezdi.

    İnsan eli değmiş her taşın bir sırrı, her sırrın da açılan bir kapısı mutlaka var olmalı. Orhun yazıtları da Türk tarihini öncesine götürebilecek güce sahiptir.
    ‘’Türk’’ adı da yeryüzünde ilk defa bu taşlara Türkçe olarak yazılmıştır.


    (O) Altay’da doğmuş çocuk
    A(Ğ) lamadan koşar oldu
    Uğ(U) ltuyla kurtlar, kuşlar
    Oğu(Z) deyip coşar oldu

    Daha (D) oğunca kurtlar
    Geldi (E) trafına mertler
    Böyle a(S) lanla bu yurtlar
    İlelebe (T) yaşar oldu

    Bebek ama, (A) ğlamadı
    Kay bebeği(N) Oğuz adı
    Beşiğin kır(I) p geldi
    Küçük yaşta pişer oldu

    ………..
    ………..

    ………….Diyen Oğuz Kağan
    …………...Bugünü görmüş sanki
    …………….Üç altın öğütle
    ……………...Bütün herkesi
    ……………….Sıkı, sıkı uyarmış!
    ‘’ELİNİZE…. (Vatana)
    ..DİLİNİZE… (Türkçeye)
    ..BELİNİZE.. (Soyunuza)
    ..SAHİP OLUN’’
    ………...Olmuştur.

    Harun YİĞİT “




    “ Ergenekon DESTANI (Gülce-BAHÇE)
    İnsan, ayağını bastığı toprağın kendi vatan toprağı, avuçlayıp içtiği suyun kendi toprağının kaynağı olduğunu, hoyratça teneffüs ettiği havanın kendi vatanının havası olduğunu bilmelidir. Bu üç kutsallığı bilmeyen ya da inkâr eden kişinin mayasında bir terslik vardır.


    (E) fsaneler, destanlar,
    Ö(R) üle, örüle
    Ta (G) ünümüze kadar
    Sür(E) gelmiş.
    Dili(N) de ozanların bir başka güzelleşerek
    Evre g(E) çirmiş, değişip gelişmiş.
    İşte Gök(K) Türk ulusunun
    Destanı (O) lan Ergenekon
    Bir Ulusu(N) Yıkılışı,
    Kurtuluşu
    Sığınak bulup üremesinin
    Yeniden dirilip
    Eski topraklarına kavuşmasının
    Destanıdır bu…
    *
    ………….
    ………….
    …………
    ‘’ER, GENE KON’’ dediler, erdiler de KONDULAR
    Yıllar geçti aradan, dar geldi ERGENEKON
    Kuruldu düğün dernek, oldular damat, GELİN
    ‘’GELİN’’ diye çağıran Oğuzları ANDILAR

    TARİHSEL bu kararda, mevsim henüz YAZDI
    TARİH SEL gibi akan demiri görüp YAZDI

    ULUSAL’lık bilinci binlerce ERİ YORDU
    ULUS AL ateş gördü, koca dağ ERİYORDU
    ……………….
    ……………..
    Gerçeğin aynasına
    Bak, çekinme, durma bak!
    Ergenekon yaylasında
    Birlik, töre, dirlik, Hak...
    ....................Gel be ey yalancı tarih!
    ........................Duy be ey kiralık masa
    ...........................Ve gör yürekleri taa içinden gör
    .................................Gör can hukuk, gör can yasa
    Çık ey mavi gözlü sarışın kurt
    Feryâd - figân içinde bu yurt
    Yeniden ışık ol, aşk ol, aşık ol bize
    Silkinsin ulus, gülsün ülke
    Sağlansın birlik içinde dirlik
    Ve kaybolsun, uçsun, gitsin
    Kahrolası fakirlik...
    ..............................Açılsın kapılar, erisin demir dağ
    .................................Sevgi girsin içeriye
    ....................................Barış tebessüm etsin gönüllerde
    .......................................Yırtılsın karanlıklar son kez,
    ..........................................El ele, yürek yüreğe versin herkes...

    HARUN YİĞİT “

    “ BOZKURT DESTANI (Gülce-BAHÇE)


    Her ağaç köklerine sarılarak yeşerir, gelişir, dallanıp budaklanarak yaprak daha sonrada meyve verir.
    Ağacın yaprağından daha önemlidir kökü.
    Türk ulusunun yaprağı biz isek Destanlar da Türk ulusunun köküdür.

    Gerçeğe esir olmak delilikse, tutsaklığın en güzeli ve deliliğin de en onulmaz olanıdır.


    (B) ir
    Ç(O) cuk düşünün.
    Ya(Z) gısı kara
    Her(K) es kılçtan geçirilmiş
    Bir b(U) çocuk
    Sağ bı(R) akılmış
    Soyunu (T) üketmişler
    Çocuğun, (D) erisinden kemikleri görünürmüş
    Zayıf ve ç(E) limsiz
    Bin şahit i(S) ter çocuk demeğe
    Kimileri; ‘’Ka(T) ledelim’’ demişler.
    Kimileri de; ‘’B(A) caklarını kollarını kesip
    Bırakalım ala(N) a yada sazlığa
    Ölsün bu bir baş(I) na
    ……………….
    ……………….
    Sübyanı dumanlı dağlarda bozkurt büyüttü
    Üstüne zaman zaman oldu yorgan, uyuttu.

    Mertliğin yüzde doksanı kaçmakmış
    Cellat işi başlar kesip biçmekmiş
    Oluk, oluk akan kanlar içmekmiş
    O çağlarda bütün işler.
    …..……İşler nakış, nakış öfkeyi, kini
    …..…….Kini aklına düşerse
    …..……..Düşerse öfkesi yüreğine
    …..………Yüreğine sığmaz sevgi
    …..……….Sevgi tatmadık yürek
    …..……………….Işık vermez göze
    …..……………….Karanlıklar diyarında
    …..……………….Kör ve sağır gezer.

    KURT’u sembol seçmiş, özgürlüğüne DÜŞKÜN
    BIÇKIN, gözü karadır, tanımaz ESARETİ
    CESARET timsal diye, korumuşuz bu YURT’u.

    NE DENSE az, el yıktı Türkler yeniden KURDU
    NEDENSE canlıların içinde olur KURDU

    Biz içerden uğraştık, el dışarıdan VURDU
    YURDU ele emanet edip yorganı ÇEKTİK
    ÇIKTIK baktık ardından, “Uyan! ” diye BUYURDU.

    …………………
    ………………..
    ………………..
    *
    Her karanlık gecede,
    Ulusun ey ulusun
    Rengine bakıp da aldanma sakın bulutlara
    Çıkar bu sinesinden koca ulusun
    Bir sarışın kurt çıkar…
    Eritir demir dağları balım hey! ! !
    Açar bayrağı
    Kara bulutları siler, süpürür,
    Samsun ufuklarına çıkar yeniden
    Yeni çağa hür ve aydınlık
    Zamanlara
    Hepimizi götürür…


    HARUN YİĞİT “



    Bugünkü ULUS-DEVLET olmamızda elbette dünün imzası vardır. Dünü olmayanın bugünü ve yarını da olmaz! Bugün dünün devamı ise, yarın da bugünün umudu.. O kurt çocuk, dün olduğu kadar bugün de oldu, yarın da olacak..Çünkü “KÖK-DAL ve YAPRAK” birbirinin devamı, birbirini besleyen, büyüten, taşıyan velhasıl bütünleyen..

    Bu bağlamda inanılmaz derinlikte, güzellikte anlamlı, düşündürücü, sarsıcı, sürükleyici sözcük köprüleri kurulmuş mısralar arasında; tarihi, edebi, sosyolojik, psikolojik…

    Anlatım ve dil zenginliği ise ifade edilemeyecek kadar muhteşem!
    .
    Her üç destanda da, başlangıçtaki -felsefi derinliği olan- söylemler, ilk dizelerde yapılan AKROSTİK çalışması, ara örgülere serpiştirilmiş altın sözler, Gülce nazım türleri içinde çok özel bir çaba ve özen isteyen(zincirbent, dönence, çapraz gibi) nazım örnekleri ile finaller destanı daha da olağanüstü kılmış!

    İçinin örgüsüyle, kurgusuyla, anlatım dili, aktarmalar ve tertemiz Türkçesiyle muhteşem bir çalışma!

    Ben bu destanları eğitim hayatımda hiç bu kadar istekle, bu kadar heyecanla ve hazmederek okumadım!

    Sizlerin hızına, kalitesine yetişemesem de önemli değil! Ben sizlerle gurur duydum canlarım! Gelecekte TARİH ve EDEBİYAT, Gülce edebi topluluğunun baş mimarları olarak sizleri konuk edecek, anlatacak ve ölümsüz kılacak yaptıklarınızla!

    Saygım güçlü kalemlerinize, dostluk dolu, derinlik dolu özünüze ve Gülce için atan yüreklerinize

  • Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (2)