Bir Ada Hikâyesini Okuyorum Ustanın Ağzı ...

Uygar Yeni
379

ŞİİR


4

TAKİPÇİ

Bir Ada Hikâyesini Okuyorum Ustanın Ağzından Kaf Dağından Kafkasya’dan Gittiler Tanrıların İnsanla Savaşını Başlatarak Gittiler

Bir Ada Hikâyesini Okuyorum Ustanın Ağzından

Kaf Dağından Kafkasya’dan Gittiler Tanrıların İnsanla Savaşını Başlatarak Gittiler

O cesur ateş hırsızını tanrıların gazabından kurtaran halk
Kafkasların yiğit başkaldıran çocukları
Tanrılara bile eyvallahları yokmuş,
Olmamış…

Kaf Dağının, Kafkasların başı dik, gözü kartal
Düşmanı sırtından vurmayı ölmekle eş bilen çocukları
Çeçenler…

Tanrılara baş kaldıran bu çocuklar
Ne vakit unuttular başkaldırmayı,
Toz bulutu gibi dağılıp yeryüzünün rengine
Han idiler evvelden, kul oldular yeryüzüne…

Sonra yitmeye yüz tutup
Eridiler, yok oldular Kafkas’ın,
Kaf Dağı’nın o yiğit çocukları
Çeçenler…

Asil Hanları Çeçenlerin,
Toprağa el süren yeleli atları,
Kartal bakışlı Baysungurun gözleri,
Hepsi
Kaf Dağından Kafkasya’dan gittiler…

Ne vakit başkaldırmayı unuttular
Eridiler,
Yok oldular Kaf Dağının o yiğit çocukları…


Kaf Dağından gelen adam,
Ateşi çalan hırsızı kurtarmanın bedelini ödüyor şimdi…

Üç bin yıl sonra terk etmek bir adayı…
Çeçen Han,
Kaf Dağından kopan yalnız adam
Başka bir göçün emrini verecek birazdan

Bacağının teki Çanakkale’de kalan
Güleç yüzlü uzun boylu,
Sarı Rum adam
Birazdan üç bin yılı terk edecek…

Lena da yitirecek
Bakır rengi, som sarısı, pembe göğü
Üç bin yıllık sarı suları,
Beyaz evleri
Ve ak değirmen telaşlarını…
Giderken üç bin yıllık bu diyardan
Bir ömre sığan o kuğu güzeli tekneyi de satarak
Batırarak, kaçarak gidecek
Üstü başı yırtık
Çapuldan giyimli, tozlu kirli Rum adam…

Sigarayı tekneye vermiş
Şarabıyla yıkamış düşlerini
Terk edecek, üzerine doğduğu toprakların gün sarısı, gece karası rengini
Ve kuğusunu sulara yeni salmışken adam,
Git haberi Çeçen verir,
Kafkasların kartal Hanı…

Şarap da ölür, mastikada gider bu diyardan
Demirin ustaları, ağaca su veren adamlar
Toprağa ateş, resme güneş veren adam
Çan sesinin ezan sesiyle konuştuğu bu topraklar
Birazdan yitirecek bin yılların adasını…

Balıklar da gidecek,
Orkinoslar, barbuniler
Dülger, mezgit ve palamutlar
Deniz de bölünecek yarıdan ikiye
Evler de terk edilecek
Karşı yakadan getirecekler adamları
Bu yakadan sürecekler mor yeşili, gök karası adanın toprağını
Yürek karası dil yarası bir miras bırakacaklar birazdan

Ve emri Kafkas Hanı
Yüreği yaralı kartal bakışlı
İsa’nın yedi yüz yıl evvelinden gelen o kahraman halkın çocuğu
Nasıl verecek?

Yok olmuş bir halkın kara yürekli Hanı
Başka bir halkı yok edecek emri nasıl okur Rum adama
Sanki Kafkaslardan, Kaf Dağından göndermişler onu tanrılar
Ateşi çalan bir halktan hınçlarını alıyorlar sanki
Hem de bir Çeçenin, bir Dağ Hanının kendi ağzından

Hanın yüreği yanar dilleri lâl
Gökten taş düşmüş başına sanki ay kadar…
Kafkaslara küsecek birazdan

Bir kader gibi,
Ateşi çalan hırsızı kurtaran adam
Tanrıların gazabına uğruyor
Yok olan bir halkın, son yaşayan çınarı
Hanı,
Bir adayı üç bin yıldan koparacak sözler söyleyecek birazdan…

Ve toprağın
Ve suyun
Ve adanın rengi nasıl silinir

Üç bin yıldan bu yana analarından bu adada doğan bu Rum adamlar
Nereye sığınacak birazdan?

İki kan emici devlet el ele vermiş
Birazdan o yakadan, bu yakadan bir adayı silecekler üç bin yıllık hafızadan…

Adayı öldürecekler,
Gölgeler kalacak adaya.
Giderken ölenlerin, ölürken gidenlerin
Karşıya yerleşip de ölenlerin gölgeleri kalacak.
Kaf Dağından gelen adam,
Ateşi çalan hırsızı kurtarmanın bedelini ödüyor…

Ve kar altında, boğazın çanağında
Şarabın tadında, demirin tavında
Sigara dumanında, üzümün karasında
Mastikanın sarhoşluğunda, sirtakinin hüznüyle yaşamı pay ettiği Rum adamı
Birazdan bu hacı, kolundan tutup adanın öte yakasına fırlatacak
Bu Allah’a reva mıdır?
Allah’tan reva mı?

Adadan bir halk sürülür
Ada yerinden sökülür sanki
Geriye bir gölge kalır,
Kara yalnız bir gölge…
Çelik sarısı, çelik kırmızısı
Çelik delisi renklerin tümü gitmiş adadan

Gölgeyi bir tek Kafkas kartalının gözleri görür
Ada boşaltılmış, kök yerinden sökülmüştür artık
Gidişler, sessiz kayıklara sığmış
Üç bin yılın ardından ada yerinden sökülmüş sanki
Kara deli bir gölge kalır,
Sonra gölgeyi gören Kaf Dağının gözleri gelir

Kara deli gölge adada yalnız
Sevdalarıyla düşleriyle sevişir
Elinde mavzeri, adaya ilk ayak basacak kişiyi vuracak
Bu deli Rum yeminli, el basmış İsa’nın kitabına
Ya alnının ortasından ya da gönlünün üzerinde vuracak gelen adamı

Şu ahmak insanoğlu
Her şeyi öldürüyor,
Öldürecek bir şey bulamazsa kendini öldürüyor
Ve adada Vasili bir de kedi beklemekteler,
Kaf Dağının kartal bakışlı gözlerini…

Deli Vasili Kafkasların, Kaf Dağının kartal bakışlı gözlerini izliyor gizliden
Elinde mavzeri, omzunda turuncu kedisi
Adanın yalnız delisi, adaya gelecek ilk adamı vuracak
Ant içmiş hem, kaçan arkadaşlarına da söz vermiş üstelik
Vasili deli…

Kaf Dağının kartal gözlü yorgun adamı,
Sezilmeyen bir gölge görür adada belli belirsiz…

Vasili bir gölge, adada saklı
Poyraz Musa Kaf Dağının gözleri, adayı yurt edinmeye kararlı
İkisi de belli belirsiz bir birinden habersiz,
Savaş açmışlar birbirlerine,
Oysa ne savaşlardan geçmiş bu iki kara yürek…

Şimdi ada yerinden sökülmüş, ahalisi sürgünde
Adada yalnız direnen bir deli ve yanında bir kedi
Poyraz Musa adanın etrafından dolanır,
Yurt edinecek belli ve delinin eli tetikte son savaşını verecek deli

Geçmişi unutmaya, aklındaki tüm kanlı cepheleri silmeye kararlı Vasili
Ama köyleri yakan, yangından kaçanları öldürten
Öldürmeyenleri öldüren yüz başını görmüştü o Kafkas kartalının gözlerinde
Bu oydu, o yüzbaşı
O olmasa eğer neden bu yerinden sökülmüş adaya gelsin?

Vasili belki de son savaşına hazırlıyor kendisini
Poyraz Musa bir tek gölgeyi görmüş
Kendisini izleyen gölgeyle ve adayla son savaşını mı yaşayacak,
Yoksa içindeki bin yıllık savaşı bitirecek mi?
Bir ada, bir kedi, bir gölge ve bir poyraz
Ada kökünden sökülmüş ve denizin yüzünde fütursuz gezinir,
Bir gemi, bir kuğu gibi…

Poyraz Musa adaya ayak bastı
Vasili tetikte, baktı, nişan aldı
Vuramadı.
Askerin yanında tanıdık biri vardı,
Parmak tetikte gitti, geldi, durdu, sevindi, üzüldü, titredi, ağlayacaktı sanki
Kolları soğudu, parmak düştü tetikten
Eski savaşların içine girdi yine deli Vasili
Bu katili, bu kan emici zorba yüzbaşıyı neden öldüremiyordu?
Vasili deliriyordu gittikçe…

Bu adam, o yüzbaşı.
Yezidileri, Kürtleri Arapları gözünü kırpmadan öldürüyordu bu adam
Bu adam kendi askerlerini bile öldürüyordu
Bütün dünya Türk’e düşmandı bu adam için
Oysa adam Kaf Dağının yenik Çeçeni
Hanların asilliğini yitireli çok olmuş
Düşmanını arkadan vurmayan Baysungur’un o erkek,
Yiğit yanından iz taşımaz bu adam

Ve bu adam gökten inmiş sanki canlar almaya ecelsiz
Kafkasların kanadı kırık kartalı Anadolu’da, Kürdistan’da
Azrail gibi durmadan öldürüyordu, evet bu o yüzbaşı
İsa aşkına kutsal ruh aşkına Vasili bu adamı neden öldüremiyordu
Bu, o yüzbaşı, cerenleri de öldürüyordu
Tanrı aşkına Vasili neden öldüremiyorsun!
Vasili delirdi kendine bağırıyor, kendini boğacak sanki

Deli, bir gölge ve yüzbaşının peşinde
Delinin eli tetikte çekemiyor, bir garip
Eski yanan köylere, savaşlara gidip geliyor Vasili
Poyraz, bir rüzgâr gibi adada ve üzerinde gölgenin gözleri
Seziyor bunu, ya Kaf Dağından beri gelen savaşı bitirecek
Ya da son savaşına daha deli girecek,
Musa en korkak çocuk yanıyla gölgeyle dövüşecek

Çini Maçin’den, Kürdü Kürdistan’dan,
İsterse Frengistan’dan gelsin, her türlü kilidi açardı Vasili
Gittikçe içine giriyordu Vasili katil yüz başının
Kendisi bile fark etmeden…
Yüz başının gözlerinin içine gizliden baktıkça, korku kaplıyor içini
El mavzerin tetiğinde, eller titrek uçacak gibi birazdan
Belde tabanca Vasili rüzgârın peşine dolanıyor
Bir gölge gibi, o kadar ürkünç Vasili

Kaf Dağının kartal gözlü katil çocuğun belinde tabanca,
Yerinden, kökünden sökülmüş bu adayı yurt eylemeye niyetli
Kafkasların yüce dağlarından kopalı beri, kendine yurt arar bu korkak,
Serkeş, katil, yüz başı
Üstelik korkar bu aralar gölgeden, geceden ve geçmişinden

Vasili bir deli, yanan köylerden geçmiş, akan kanın rengini hem kar üstünde
Hem kokusunu toprakta görmüş,
İnsan ölülerinin etleri erirken, kokarken, kokuşur kurtlanırken
O sırtında taşımış ölü bedenleri,
Dünyanın en kötü kokusunun çürümüş insan eti olduğunu biliyor Vasili

Unutmaya uğraşırken tüm kahrolası geçmişini
Adası kökünden söküldü o gün beridir
Hafızası Vasiliye oyunlar oynar
O katil yüz başı Van gölü kıyısında boyunca serilmiş ve gebermişti
Acından öldüydü belki

Hayır, bu adam ölmeli
Bir kaynar kazan, içi Vasilinin…
Öldüresiye, bitiresiye
Gebertesiye öldürmek istiyor Kaf Dağının kartal bakışlı evladını

Ne vakit gülen yüzünü görse uzaktan,
Kendisi Poyraz Musa’dan daha mutlu kesiliyor
Deli Vasili fark etmeden, bilmeden, ürkerek, korkarak, titreyerek
Her gün biraz daha Poyraz Musa’nın içine giriyor

Kaf dağını bir gölge izliyor
Gölge dağın gölgesi kesiliyor,
Altın sarısı, çelik kırmızısı ve güneş moru kadar gölge
Kaf Dağının yürekli, gözü kara mavi çocuğu bilmeden,
Görmeden, sezmeden ha öldü ha ölecek, ha düştü ha düşecek…
Alnının ortasında iki kaşı arasında yiyecek tüfeğin fişeğini
Görmeden bilmeden, ölüp ölüp diriliyor Poyraz Musa
En az Vasili kadar…

Vasili ki ne kıyımlardan ve kırımlardan geçmiş,
Hala on yaşından bu yana, adaya dönecek olan sevgisini bekler
Her kes ihanet edip toprağa, üç bin yıllık doğmuşluklarına
Üstelik bu adayı yerinden sökerek gittiler
Vasili cesur yürekli Rum çocuk,
Gözleri bir bebek kadar içten ve yüreği bir kelebeğinkinden narin
Fark etmiyor Vasili ama bu gelgitlerde bir ölüyor bir diriliyor
Bir vuruyor bir vuruluyor,

Yüz başı da çoktan beri haberdar gölgesinden
O da biraz almış yanına gölgesini
Bir kaybeder bir bulur, uzaktan, gizliden, sezdirmeden
Onun da eli tetikte, yüreği ürkek, titrek, tedirgin
Şimdi o küçük köksüz adada Musa Vasiliyi, Vasili Musa’yı arıyor didik didik
İkisi de birbirinden haberdar ve elleri tetikte,
Son savaş başlamış artık
Ya birileri ölecek ya ikisi
Ya da bu savaş, tümden bitecek son savaş olacak…
Poyraz Musa bu adaya gelişini
Çanakkale’de yaralanıp düşen bir dostundan öğrendi
Bu Rum adasının tüm evleri, kilisesi, okulu bir hastaneye dönmüş
Her kadın, her kız bir hemşire
Her çocuk her adam bir hasta bakıcı olmuş,
O Müslüman askerlerin yaralarını sarmışlardı

Ah Vasili ah, ne kadar acır için…
Şimdi öğrendin artık,
Musa’nın, bu kökü sökülmüş
Üç bin yıllık geçmişi silinmiş adaya niçin düştüğünü
Vasili şimdi biraz daha Musa…
Şimdi arada tuz ekmek, kan ve derman hakkı da var

Vasili geçmişin savaşlarından, kanından, irininden sıyrılıp bazen
Aliki’ye koşar, Aliki peşine takılır bazen,
Bazense yel değirmenlerinde saklanan o gizli aşklarına sarılarak uyur,
Sevişir onlarla, delirir, yanar, çoğalır, azalır, som sarısı bir gök gibi
İçi yüreğine sığmaz, öyle sevdirir her şeyi Vasili’ye bu deli hayat
Ah Vasili ah, derdin ağır senin, en az Musa’nınki kadar…

Vasili, belinde tabancası, elinde tüfeği kucağında kedisi,
Gece gündüz Poyraz Musa’yı arıyor gizlenerek
Poyraz Musa, elinde tabancası, gece gündüz uyumadan, korkarak, ürkerek
Çıldırarak, demir rengine, ateş rengine su rengine dönerek
Bin bir acı içinde, aynı Vasili gibi, adayı karış karış arıyor
Bulamıyor Vasiliyi…

İkisi de ölümüne bir savaşla, korkarak,
Gizlenerek, saklanarak, ürkerek ve tüm renklere sararak kendisini
Köksüz adayı bir baştan diğerine, çukurundan ağacına, yaprağından deliğine kadar
Bir birlerinden gizlenerek arıyor birbirini,
Bu korkunç bir savaş ve ikisi de gittikçe bir birinin içine sızıyor öyle…

Gök yarılıyordu, ada çatlayacaktı birazdan
Şimşekler çakıyor deli bir fırtına o kökünden koparılmış adayı,
Bir kayık, bir ceviz kabuğu bir parça odun gibi sallıyordu denizin üstünde
Poyraz iskelede put kesmiş, deli Vasili onun yanına kadar sokulmuştu bir an
Neden, kendisi de bilmeden

İki çift göz, göz göze gelmiş ve yırtılan göğün altında
Yıllardır süren bu amansız savaşın ilk cephe karşılaşması gibi
İki eski asker, yalnız adada günlerce, gizlice, korkarak
Ürkerek, kaçarak, saklanarak bir birini aradı

Fırtına kopmuş demirden bir fırtına
Kayısı yeşili bir gece, suyun karasına toprağın akına bürünmüş bir gece
İki çift göz deli bir gecede bakakaldılar bir süre
Vasili ormana kaçtı gene
Musa iskelede put gibi
Şimdi ikisi de bir birinin içine daha çok girdi
Vasili biraz Musa, Musa biraz daha Vasili

Rumların, yüreği çocuk, hüneri bereket dolu adamı
Kaf Dağından Çeçenlerin kartal gözlü, fırtına mavisi kartal çocuğu
Amansız bir yok oluşun ortak kaderi
Yok oluşa direnen gizli, yenilmiş, cesur savaşçıları
Kaf dağından Eski Yunana, son savaşın yalnız savaşçıları, savaşırlar çatır çatır…

Bu iki deli fişek, kara yürek, korkak savaşçı
Gecelerden, günlerden bu yana savaşırlar adada
Bir yüz yılın şeceresini yüklenmiş iki kayıp ülke gibi
Kaf Dağından Eski Yunana bir savaş hikâyesi

Ve sanki gökyüzünde patlayan bir aşk gibi bu fırtına
Öyle deli çakıyor ki gözlerini adanın içine
Mevsim sarısı, kömür parlaklığı kadar deli bir savaş bu
Tanrıların cezalandırdığı ateş hırsızını kurtaran adamla
Tanrılar tanrısı Zeus’un savaşı sanki
Gök yırtılıyor, ada bir kayık gibi köksüz sallanıyor denizin yüzünde
İki çift göz bir birini gördüğünden beri dinmiyor bu yosun karası fırtına

Tanrılar savaşırken Vasili gölge gibi yine
Musa’nın peşinde, Musa öyle dikiliyor fırtınanın altında put gibi
Şimşekler milyon kere çakıyor adanın göğsüne
Vasili çaresiz, öldün diyor, gebersin, bir yanında bir acı
Alayım, geleyim, bir ateş yakayım, bir çay, çorba yapayım…

Vasili bir iki adım gidiyor yere kapaklanmış adama doğru, sonra geri duruyor
Korkuyor, ürküyor, acıyor, kanıyor, kaynıyor içi
Gök mavisi ateş beyazı gecenin altında bütün nehirler sanki Musa’nın,
Sanki Vasili’nin üzerine yağıyor, gök yırtıldıkça yırtılıyor
Yüz başı yere kapaklanmış, Vasili tedirgin ürkek…

Yüzbaşı Musa ayağa kalktı, yalpalaya yana, çekip gitti
Vasili arkadan izleyerek, gene bir gölge gibi, gene kaçak
Poyraz Musa’yı geceye gömdü, bir birinden haberdar iki yorgun savaşçı
Yırtılan göğün altında aşkla savaştılar, kaçak savaştı Vasili, ürkek savaştı Musa
Savaş belki yeni başladı, tanrıların insanlarla savaşı gibi sanki…

Yunandan adaya bir paşa gelir,
Karıncalı adaya, namını şanını anlatır kartal gözlü oğlana
Osmanlı’nın hilelerinden kellesi gitmiş dedesinin
Ve dedesinin beş deli kan oğluyla beraber, Osmanlı çürümüş der anlatır…
Onların geçtiği yerlerden otlar bitmez der…
Paşa delirir anlatırken; oyunlar bitmez onlarda,
Beni toprağımdan kopardılar sürdüler bu karıncalı adaya…
Vasili gülümser saklanmış kamışlığın arasına

Adaya yeni misafirler yeni konuklar mı gelir
Mor cümbüşü, salkım söğütlü, karıncalı bu adaya
Paşa geldi, Poyrazla bağıra çağıra kavga etti gitti
Poyraz gene yalnız gibi,
Adaya bir yeni yaşam nasıl gelecek ve nereden?
Adadaki yüz başı gölgesinden korkar, bu yalnızlık delirtir onu
Bu adaya kalabalık bir yaşam nasıl gelir
Ve o gölge adamla ne zaman nasıl yüzleşir
Bunca kıyımlardan, savaşlardan çıkmış Kaf kartalı
Gözlerinde bu korkuyu nereye kadar taşır,
Gölgesini ne zaman görür, dost mudur düşman mıdır, içi yanar hem ne şüpheyle…

Bir misafir daha geldi adaya Musa umutlandı,
Eski bir doktor ordudan, savaştan, Çanakkale’den
Adam durdu biraz, delirdi, kaçtı
Dört duvar dedi, dört duvar üstüme çar nala koşuyor, gitti…
Vasili gene kamışlığın arasından seyretti olup biteni,
Kızdı kaçıp giden doktora, korkak dedi, biz ne savaşlar gördük,
Kaçtık mı bak, pis korkak doktor…

Poyraz, Vasili ada, kedi, gene yalnızlar
Vasili bir gölge, Poyraz ürkek Kaf kartalı gözleri
Ada cennet, en yeşil, en sarı, en kara,
En menevişen, en yaşayan, en gülen, en süzülen
Bilinmeyen tüm renkleri saklayan ada, sessiz bir savaşın meydanı
Vasili bir gölge, Poyraz delirecek yalnızlıktan…

Dedi, ada korkunç değil, değil dört duvar, ada cennet.
İstanbul’da Osmanlı hileleri, kardeş kardeşi, baba evladı, boğazladı yedi
Üstüne dualar okuyup selamettir dedi.
Padişahlar, prensleri gözlerinden dağladı, adalarda, zindanlarda çürüterek öldürdü
Hele bir şehremini vardı şeytana taş çıkartır
İstanbul’un tüm köpeklerini toptu toparladı Sivriada’ya
Aç susuz köpekler, deniz suyu içti, ağlayarak, bağırarak ürüdü, hepsi, hep bir ağızdan
Bütün İstanbul, tüm âlem, bil cümle canlı duyduğuna küfretti…
Köpekler açlıktan, bir birbirlerini yiyerek öldüler, tükendiler
Dedi, Osmanlı merhametli, köpeklerin gözünü dağlamadı…
Toprak utandı karasından, deniz tuzundan mavisinden,
Gök, yıldızından şavkıyan ay’ından
Ertesi, ertesi, ertesi ve daha ertesi sene İstanbul’da köpek kalmadı
Ve Osmanlı Merhametli, şehremini hala yaşıyor…
En son gelen baytar, Sivriada’dan yüzerek Burgazadasına ulaşan,
O turuncu köpeği sağ etmişti…
Kaçmıştı gene o kirli suçlu koca kente, bu ada bir cennet dedi Poyraz
O gene durmadı kaçıp gitti
Ve tüm olanları Vasili gördü, izliyordu, biliyordu bir gölge gibi

Sonra tarihten bir efe geldi Poyraz’ın yanına, kaçakmış, fermanlardan kaçak
Adam, yüreği elinde, cesur, öyle hoyrat, zenginden alır fakire fukaraya verir
Görsen adam ne yürekten, adına hileler düzenlenmiş, kellesi tez kopa diye
Efe kocaman, ada karınca, saklanacak yer yok ve Poyraz gene yalnız…

Gölge izliyor, ada gene yalnız…
Vasili yine savaşlara dönüyor, öldüremedi türlü
Her gün bir ertesine erteliyor
Bu savaş ne uzun savaş, ada, Vasili, Poyraz
Ve yaşanan en büyük savaş, o cennete yaşamı getiremiyor hiç biri
Kimsecikler gelmiyor
Kafkas kartalının gözleri
O deli yürekli çocuk Rum’un bereketli elleri
Kedi, mor meneviş deniz, gökyüzü, balıklar, kırlangıçlar, arılar, nergisler, kamışlar
Bil cümle cennet mahlûkatları dâhil, cennete yaşam kurulmuyor türlü

Tanrıların savaşı hiç bu kadar ağır ve acı değildi
Kafkaslardan Kaf Dağından, bir sürgünden başladı bu kavga
Mavi gözlü kara bakışlı Çeçen’in suçuydu bu
Evrenin en cesur hırsızını tanrılardan çaldılar ve savaş bin yıllardır sürüyor
Ve en ağırı bu adanın başında, insanlar bir birini öldüresiye kırıyor,
Öldürmek için öldürüyor, ada kökünden söküldü, gökler yarılıyor
Denizler ağlıyor, balıklar, nehirler, menevşeyen renkler bil cümle cennetin köşesi
Ve bu savaş cennetten bir köşe bu adada sürüyor, gölgeyle kartal gözü arasında
Ada hala köksüz, salınır bir tahta gibi denizin yüzünde

Vasili gün geçtikçe Poyraz yüzbaşıdan korkuyor gün geçtikçe çıldırıyordu
Poyraz gölgeden öyle korkuyordu ki ölmekle ölmemek,
Bu adaya yaşam kurmakla kuramamak arasında salınıp geçiyordu

Vasili ılgınların arasında gizlenmiş Poyrazı beklerken Lena ananın sesi geldi
Lena ana kaçıp gelmiş, dört oğlu Çanakkale’ye gitmiş,
Kemal Mustafa’nın askerleri…

Poyraz karşıladı, o Vasili bağırdı çağırdı o kadar,
Vasili öldü öldü dirildi de çıkamadı ılgınların arasından,
Korkmasa, çıkabilse gidip sarılacaktı Lena anaya,
Vasili deli, ölüyor, korkuyor, çıldırıyor bir yandan…
Adaya yaşam geliyor sanki bu büyük savaş arasında
Lena ana zorla gidişlerini, geri kaçışlarını bir bir anlattı Kafkas kartalı çocuğa
Vasili gizli, gölge hala…
Lena ana her bir şeyi anlattı, Vasili’nin yeminini, elinde tüfek adaya inecek ilk kişiyi vuracak,
Amele taburunu, yarasındaki kurtları
Sarıkamış’ın karı altında donduğu o deli günleri
Her bir şeyi, bir bir, Kaf Dağının çocuğuna anlattı…

Lena ana Poyrazı Vasili’nin elinden alacak öldürmesin diye
Vasili deli, korkak, ürkek, çocuk, yeminli
Poyraz daha da umutlu karınca adasında bu savaşı kazanmaya

Vasili delirdi, daha da deli, Lena anayı da öldürecek yüzbaşıyla beraber
Kaçtı, gitti, kayboldu gözden şimdi
Ölü bir gece geçti üzerinden Vasili’nin

Sabaha baktı ne Lena ne Poyraz ortalardaydı
Sabah güneşi kırmızı idi üstelik denize çıkmış olmasınlar?
Deniz kuduracak birazdan, Lena ana da yüzbaşıyla binmiş kayığa
Vasili öldü, dirildi, delirdi, som bir ateş kor oldu ellerine
Tenini yakan, aklını alan, bombalar yağmur olmuş,
Oluk oluk aklını parçalıyor, kan gözyaşı, amele taburları…

Vay Lena ana vay, iki oğlunun da Kemal Paşanın yanında asker olduğunu biliyor hala
Oysa kar altında kaldılar, gözleri donmuş, tenleri ölü on binlerce askerle beraber
Şimdi birkaç balık için, o aptal herifin kayığına bindi
Boran kopacak, fırtına, bir kâğıt gibi parçalayacak o kayığı
Vasili öldürmek üzereyken ikisini birden,
Şimdi kurtarma derdinde, vasili çıldırasıya kahrediyor kendine

Patlayan denizi gördü, kayık denizin içinde, hem de cevizden,
Kâğıt gibi deniz üstünde, bir göründü bir kayboldu kayık
Sonra kayık yitti tümden,
Bir deli zaman sonra çırpınan kolları gördü deli dalgalar içinde
Yıldızpoyraz esiyor, kolay durmaz
Vasili donmuş, delirmiş, çıldırmış,
Kaf Dağının kartal gözlü çocuğu boğuluyor
Çeçen gözlü mavi çocuk, dalgalar yutacak birazdan
Vasili delirdi, koştu cevizden kayığını çıkardı mağaradan
Kavak boyu dalgaların içine daldı kayığıyla,

Deniz kurşun karası, karanın cümbüşü, korkuncun en dirisi
Vasili kurtarmadan öldürmeyecek, ölümün üstüne üstüne gidiyor
Kurtarmadan öldürmeyecek bu kökünden kopmuş adayı
Tanrıların savaşı hiç bu kadar tarihten hiç bu kadar öfkeli olmamıştı
Ve Vasili hiç bu kadar öldüren, deli, cesur, korkak, atılgan,
Böyle öldüresiye umudunun peşinden koşmamıştı…

Deniz, Poyraz Musa’yı bir yutuyor bir kusuyor dalgaların üstüne
Vasili tecrübesi eski bir denizci, böyle ne dalgalar görmüştü,
Kaçının içinden geçmişti, bu küçük cevizden kayıkla da geçerdi gene
Kavak boyu, kaya boyu, dağ boyu dalgaların içinden
Kafkasların kartalı bir dalga üstünde, bir kayboluyor
Vasili umutla sürüyor dalganın içine kayığını
Ve tam boğulmak üzereyken öldürmeye yemin ettiği adam,
Kaybolmak yitmek üzereyken, kolundan tutmuş kayığa çekmişti
Ne kadar mutluydu o deli Vasili kimseler bilemez,
Yerin göğün savaşı, tanrıların insanlara açtığı savaş bir dalganın içinden
Ölümün eşiğinden geçmiş bambaşka bir hal almıştı

Lena ana gitmemiş balığa, kamışların arasında dizini döver bekler
Vasili kanatları yorgun, ıslak dağ kartalını kıyıya ulaştırdı
İçindeki sevincin tarifi imkânsız, deli Vasili patlayan dalgaları yırtıp geçmiş
Verdiği sözün, ettiği yeminin, bil cümle savaşların üstesinden gelmiş
Mutlu, utangaç, içi içine sığmayan deli bir yürek
Vasili, Rum çocuk, kar altından kurtardığı, kurtulduğu günden de mutlu
Gölgesi olduğu bu yorgun kartalı dalgaların, deniz tanrılarının bağrından söküp çaldığı için

Poyraz Musa Sarıkamış tufanından geçmiş
Yenik orduların, dağılmış taburların, çürümüş Osmanlının
Son kıyımlarına da katılmış,
Şeytanla eş tutulan Yezitlerin de nice canını almış,
Talanlarını kesesinde, sandığında saklamış Poyraz…

Şimdi bu adada ve az önce Vasili kazandı tüm savaşları
Öldürmeye yeminle, yaşatarak Vasili, kurtararak
Öldürmeye yeminle, tanrılarla savaşarak, geceleri, dalgaları
Gökyüzünü, denizi, renkleri, tarihi, savaşları
Kıyımları, kırımları, talanları yararak Vasili kazandı tüm savaşları

Vasili, adasını, üç bin yıllık doğmuşluğunu, gökyüzünü
Somon sarısı, gök beyazı, deniz şarabı, demir kırmızısı, su ışısı,
Tuz kokusu, bal kekriği, adasını terk etmedi…
Delice, delirerek, kaçmadan, sahiplenmeden, çalmadan,
Ölmeden, öldürmeden korudu adasını, terk etmedi Vasili

Tanrıların gazabını üstüne alan Kaf dağının mavi gözlü dağ kartalı
Başlatmıştı savaşı, binlerce yıl süren savaşı…
Tanrı, insanı insana kıydırarak, demiri demire vurdurarak, göğü yere indirerek
Dağ kartalını ada delisine, gölge adama,
Gölge deliyi, poyraz rüzgâra vurarak, vurdurarak getirdi
O cehennem belası kavgasını, ta buralara…
Poyraz da kazandı Vasili gibi, tanrıların insanla savaşını.
Göklerin yırtıldığı, adanın kökünden olduğu,
Tarihin güne indiği bu küçücük adada
Bu cennet köşesinde, Poyraz kazandı, Vasili kazandı

Poyraz Çanakkale’den, Sarıkamış’tan sağ kala geldi,
Kürdistan’ın çatı dağı, Allahuekber’den aşağıya vurdu kendini
Kürdü de öldürdü Arabı da Türkü de ve hatta askerini de
Ama en çok Yezidi öldürdü, en çok Yezid’ten çaldı,
En çok onlardan aldı kan, aldı kelle

Sanki Yezidin bin yıllardır çektiği yetmezmiş gibi
Fırat suyunu kana, insan ölülerine boğarak bir de o Yezidi öldürdü
Yezid öldürmedi hiç, öldüren zaten Yezid değildi,
Can alan, insan öldüren Yezidlik’ten çıkar elbet
Savaşı haram bilirler, yaşamı helal
Bundan mı ola dillere pelesenk olmuş;
Yezid’in harcı zulüm?
Ve baksana Fırat suyu kan akıyor, Dicle suyu kan akıyor
Yiğidin harcınadır ölüm,
Öldürmek Yezide haram,
Yezid öldürmüyor, Yezid’tir yiğit olan.

Poyraz Vasili’ye bakarken çöller geldi aklına
Bir Emir, sözleriyle ona kocaman bir umut vermişti
Bunca kırım, bunca kıyım, bunca kan ellerine değmişken Poyraz’ın
En çok ona koyan, Yezidin kanı iken Fırat’ta, Dicle’de
Emir’in o sözleri kartal bakışlı Kafkas çocuğun yaşamasına aman verdi;
İnsanoğlu her gün, anasından terütaze doğar gibi doğarmış her yeni güne
Ve o günberidir Poyraz Musa; Kaf Dağının, Kafkasya’nın kartal bakışlı,
Düşmanını hiç dem arkasından vurmayan isyankâr çocuğu, Çeçen delikanlısı
O gün beridir her yeni günle doğar ve güneş arıtır o saf temiz yüreği
Poyraz Musa, Vasili’ye güneşten yıkanmış gibi bakar
Deli çocuk, Rum karası, topraktan bereketli elleri çocuk Vasili’ye…

Ve o zengin, eski, cennet, sonsuz, medeniyetin beşiği,
Yani Mezopotamya’daki o çöl aslanı Emir Selahaddin idi Poyraza yeni bir ad bulan.
Öldürdüklerinin hıncını alacaklardı Kaf Dağının deli yürekli çocuğundan,
Ve Abbas’ın adını o cennet köşesi çöl değiştirdi.

Ölümden, öldürmekten, kendi ölmek üzere iken
Sığındığı o Laliş’e bakan çadırda öğrendi Abbas;
Adının Poyraz Musa olduğunu…
Kafkas kartalı, yiğitlere arka çıkan yiğit dağın evladı,
Ölümden kaçacak bundan sonra ve şimdi,
Adı Poyraz Musa ve geçmişini silerek, gizleyerek
Yaşayacak yeni bir cennet bulana dek koşacak ölümün gölgesinden
Ve artık bir gölge gibi yaşayacak, o dağ kartalı yiğit dağın evladı

Ölümden, bir gölge gibi kaçan kartal gözlü Çerkes çocuk
Mezopotamya çöllerinden Anadolu’ya geçmiş ve adanın yolunu arıyordu
Aldığı kellelerin hesabını sorar Bedevi evlatları,
Peşinden, iz gibi, gölge kadar sessiz gelirler mavi gözlü,
Kara bakışlı Çerkes çocuğun.

Abbas’ın köyü bir gece ansızın gitmiş, köydeki tüm canlılar
İzsiz, isimsiz, habersiz, yolsuz, tek bir eşya almadan, tüm kapılar açık…

Poyraz Musa, günlerdir ölü gibi,
Denizden çıkalı kaç gün olmuş hala Vasili onun kolunda
Ona destek, ona güç, ona düş…

Şimdi iki deli, dost olacaklar sanki,
Sonsuz bir barış gelecek yeryüzüne
Ateşi çalan hırsızdan beri, tanrıların gazabından azad olacaklar sanki
Çanakkale’den, Dumlupınar’dan, Sarıkamış’tan, Mezopotamya’dan,
Geçtiler de geldiler bu cennet köşesi, tanrı sofrası adaya

Vasili’nin geçmişinde utanç, endişe, korku,
Boydan rezil bir insanlıktan çıkış,
Savaşların izleri, insandan öte her şeye benzetmişti Vasili’nin yüreğini
Poyraz Musa, sus Vasili sus, dedi;
İnsanoğlu her gün, anasından terütaze doğar gibi doğarmış her yeni güne

Adada Lena, Vasili, Poyraz ve savaş sona ermiş gibi
Tanrıların gazabı yenilmiş
Hayat bu cennetten köşe adaya, yeniden geliyor gibi
Poyraz, Vasili, Lena…

Vasili Atoynatoğlu,
Abbas’ın babasının Çerkes köyünün neden bir gün ansızın,
Bir canlı kalmaksızın, kapılar açık, kaybolup gittiğini
Dedesi Vasili’nin gidişiyle anlattı
Vasili toprağa, memlekete, çocukluğun geçtiği yere bağladı…

Adaya yaşam yeniden geliyor, köklerinden koparılan ada
Yeniden toprağa bağlıyor sanki kendisini
Çelik mavisi, beyazı, moru, çelik laciverti deniz, bu adaya yeniden kucak açıyor
Çanakkale savaşının o yürekli deli doktoru da gelecekmiş İstanbul’dan
Yaşam yeniden örülüyor adada, yeni renkler ve yeni canlarla,
Canlanarak daha…

Onca cendereden, coğrafyadan, kandan, günden
Denizden, topraktan, sudan, geceden, kayıktan, bombadan
Balıktan, sesten, fırtınadan, borandan geçmiş bu ada
Ve bu birkaç insan, adayla yeni bir barış inşa eder gibi
Ve bütün o acı hüzünleri de saklayarak içlerinde
Adanın kökünü sağlamlaştırıyorlar gün be gün

Tanrılardan ateşi çalan hırsızı, en ulu dağların bağrından koparan
Başkaldıran halkın çocukları, kara bakışlı mavi gözlü Kaf Dağının çocukları
Tanrıların gazabına uğramış, donmuş adamlardan ormanlar görmüş,
Yanan dağlardan, köylerden geçmiş, çöllerde kavrulup öldürerek ölmüş
Sürülmüş, kaçmış, pişmiş, yoğrulmuş ve savaşın en hasını
Cennetten parça küçük bir adada tanrılara karşı vermişler

Öldürerek ölmüş kartal gözlü bu çocuklar, tarihten renklere bulanarak
Kayalıklardan denize, gökyüzünden yere, dünden bu güne bilcümle acılarla yoğrulmuş
Ve kökü sökülmüş adayı, deniz yüzünde bir kayık gibi salınan adayı,
Yeni baştan köklerine bağlıyorlar artık.
Kavgaların, yıkımların, kırımların ve sürümlerin ardından
Yaşamı yeniden örüyorlar ve bu bir barış hikâyesidir
Ustaların yazdığı, savaşların kaybettiği bir efsane…

Uygar Yeni
Kayıt Tarihi : 9.12.2013 22:41:00
Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


(Sayın Yaşar Kemal'in kitabına itafen yazdığım bir şiirdir bu. Ve aşağıda okuyacağınız, Sayın Yaşar Kemal'e yazmış olduğum mektuptur. Umarım bu mektubumu kendileri de okur birgün.) En içten merhabalarımı ileterek size, o değerli vaktinizin bir kısmını çalmak istiyorum Anadolu’nun, Kürdistan’ın ve Mezopotamya’nın evrenselleşmiş çınarı sayın Yaşar Kemal. On sekiz yaşımda iken okudum sizin o kıymetli eserlerinizden birini. ‘’Al Gözüm Seyreyle Salih’’ gün gibi aklımın orta yerine işlenmiş, deniz sarısı, kum beyazı, dağ ayazı, buz karası kadar öyle içten, sıcak ve hala yüreğimin ulu orta yerinde… Ve okuduğum tek kitabınızdı ‘’Al Gözüm Seyreyle Salih’’, aradan yıllar geçti, üniversite çağlarım geride kaldı ve otuz altı yaşına gelmiş bir çaylak adam yaşımda iken, tekrar sizin kitabınızı okuma fırsatı buldum. İyi ki sizin kitaplarınızın hepsini o genç yaşımda okumamışım; biraz büyüyerek, pişerek, biraz daha görerek, içimdeki çocuğu diri tutmasını öğrenerek biraz, sizi okumak ne büyük bir heyecan ve ne kadar kocaman bir onur. Bir Ada Hikayesi serinizin ilk kitabı olan ‘’Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’’ romanınızı okurken ağaç boyu, kaya boyu dalgalarda boğulup, göğün berrak yüzüne ellerimi sürdüm, yıldızların o kadar yıldız olduğunu gördüm, ölmekle yaşamak arasında salınırken, tarihin cenderesinden geçmişim. Hiç bu denli soluk soluğa kalmamıştım ben sayın Yaşar Kemal… Sayın Kemal, ben bir acemi yazma işçisiyim, çocukluğumdan gelen bir alışkanlık, beni vuran, kavuran her şey yazmaya iter beni. İyi ki ‘’Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’’ adlı kitabınıza bu otuz altı çağımda başlamışım. Ve kitabınızı okurken, yazmaktan ürkerek önce, çekinerek, korkarak ve sonra kendime güvenerek, size bu mektubu ve kitabınızı okurken yazdığım şiiri size gönderme cesaretine erişerek büyük bir sevince boğuyorum kendimi. Yaşadığım mutluluğun tarifi, sizin sözcüklerinizi ve satırlarınızı çalıp anlatmaya yeltensem bile, benim için ne zor… Sayın Yaşar Kemal çınarımız, umarım benim bu heyecanımı okuma teveccühünü gösterir, emeğinizin ve zamanınızın bir kısmını benim bu mektubuma, kitabınıza yazdığım şiire ayırırsınız. Sizin bunu okumuş olduğunuzu düşünmek, babama yazdığım ilk mektubumu babamın okumuş olması kadar mutlu kılacaktır beni… O kocaman yüreğinize bir babaya sarılır gibi sarılarak, o kıymet ziyadesi parmaklarınızı taşıyan ellerinizden öpüyorum sevgili çınarımız. Lütfen bu sözlerimi tümden aşağı, başından beriye kadar iltifat olarak almayın, bunlar bir çocuğa yaşattığınız o büyük heyecanın çaresiz sözcükleridir. Saygılarımı iletir, sıhhatinizin iyi olmasını, hep iyi olmasını dilerim. Uygar Yeni

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Uygar Yeni