'"Bilgi Akışı" Yazım Şiiri - Ahmet Bektaş

Ahmet Bektaş
829

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

'"Bilgi Akışı" Yazım

Bilgi Akışı

Önce bilginin nasıl üretildiğine bakalım, bunun için iki öngörüm olacak!
Birisi, ilk insandan günümüze bilgi kapsamında her ne üretilmiş ise miras olarak üzerine eklene eklene günümüze gelendir!
Diğeri; ilk insanın da son insanın da ilk bilgi (elest) dahilinde açılım yapmasıdır! Bunlardan hangisi kabul edilse diğerini gösterecektir!

Çünkü elest anı öncesi ve sonrası olmayan bir andır, bir levhadaki görüntü gibidir! Görünür olması zaman ve mekana göreceli algılanması ise yaşamdır! Tercihler levhaya aktarılır! Bu da boyutsal olarak Dünya boyutunda zaman ve mekana tabiidir. Yani bu boyutta yaşananların bazı boyutlarda başlamaması veya bu boyutta yaşanacakların başka bir boyutta bitmiş olması konusu anlaşılmalıdır. Böylece kader konusu dahi anlaşılabilir! Bilgi akışı ise bu iki şekilde oluyor.
Fussilet Suresinde bahsi geçtiği gibi “43. (Resûlüm!) Sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir…..”
Yani, yeni bir bilgi söz konusu değildir; hangi açıdan söz konusu değildir? Zaman ve mekanın sınırı olmayan açısından! Çünkü tüm bilgiler zaman ve mekan kalkınca hazırdadır! Dünya boyutunda ise bu bilgiler zaman şeridine binip açılıyor! Bu nedenle seyir ve bilgi ilişkisi paralellik arz eder!

Şimdi kutsal kitaplardaki bilgilerin kaynağının aynı olduğunu biliyoruz! Peki sorun nerede ki kutsal kitap değil de kitaplar oluşmuş? Sorun şurada, kutsal kitap ile insanlara aktarılan zaman ve mekandan münezzeh bilgiler (Levh-i Mafuz) dan gelen bilgiler insanlar tarafından ya eskiterek ya da ekleme yapılarak ya da çarpıtarak yazıldı! Yada kurgulandı, şifrelendi. Bu nedenle yenilenmesi gerekti. İşte tüm sorunların kaynağı yazmakta saklı! Bu yazma hataları yüzünden kaynağı aynı olan bu bilgiler değişik zamanlarda yenilendi… En sonunda da bu yenileme konusu tamamen kaldırıldı. Kuran, son mesaj olarak harfi harfine korunacak şekilde yazıldı!

Kuranın yazılı olması, kuranı korur ama algısının da korunduğunu söyleyebilir miyiz?
Belki de kuran hiç yazılmamalıydı… Bu çözüm olabilir miydi? Çünkü bir metin yazılınca, dizilince; dizilişe göre kodlanmış oluyor. Alfabedeki harfleri rast gele dizmek ile onları anlamlı dizmeye benzer! Her diziliş dizilişi yapanların kurgusudur! Mesela ben “Aşk” yazmak için alfabeden, a,ş,k harflerini alır ve maksadıma göre dizerim. Maksadım hasıl olur! Bu harfleri “Şak” olarak dizince de başka mana açığa çıkar. Dizilişin önemini anladık inşallah!

Diziliş kadar anlam kayması da önemli onu irdeleyelim;

Bir kutsal metin, harfi harfine değişmeksizin korunabilir! Fakat anlamı öğretilerle öyle yabancılaşır ki aslından harflerinin değişmemesi onun içeriğinin değişmesini önlemez! Yani içeriği öğretilerle yönlendirmek mümkün. Kelime manalarının tarihsel süreçteki baktığı anlamalar da değişir çünkü!

Mesela, “Salat”! Nedir salat? Öğretilere bakalım hemen “Namaz” denir, değil mi? Bunu anlamak için örnek içi örnek vereceğim; meyve nedir? Elma, armut, muz, üzüm… Peki; elma nedir? Meyvedir. Şimdi, elma meyvedir değil mi, peki meyve elma mıdır? Tabi ki meyve sadece elma değildir! Meyve elmayı kapsar ama elma meyveyi kapsamaz! Şimdi örnekleri yerine koyalım. Salat, namazı kapsar ama namaz, salatı kapsamaz! Yani namazda salat manası var ama salatın tamamı olmaz! İnşallah anlaşılmıştır bu…

Şimdi bambaşka bir açıdan bakacağım. Kurgusal olarak kutsal metinler nasıl aslını yitirir?

Tabiki öğretilerle yukardaki “Salat” kelimesine yüklenen mana nasıl sadece “Namaz” olarak öğretilerle zamanla kısıtlanmış ise, aynı şekilde tüm yazılı olan kelimeler öğretilerle aslından uzaklaşabilir! Tarihsel kalıntıları okurken kullanılan metot gibi bir metot takip etmek gerek. O zamanlar, bir kelime hangi anlama bakıyordu, şimdi hangi anlama bakıyor? Bunlar bilinmeden yapılan yorumlar da ortada kalıveriyor! Ortaya çok acaip bir tevil çıkar ki aslından ne kadar uzaklaştığını dahi tespit etmek imkansız hale gelir.

Yukarda bahsetmiştim, tüm bilgiler aynı kaynaktan ve yazıldığında yazanın kurgusuyla açığa çıkar! Peki, kuran ne zaman yazıldı? Ya da yazılı mı geldi? Bunu irdelemeden “Kuran” dendiğinde ne anlayacağımızı belirleyemeyiz! Kuranın yazılması yerine ayetlerin yazılması olsaydı konumuz işimiz kolay olacak idi. Çünkü kuran peygamberimiz hayatta iken yazılmadı, yani dizilmedi. Sonradan dizildi. Yazılı olanlar toplanıp o zamanın yetkililerince dizildi! Bu diziliş de peygamberce onaylanmadı elbet! Bu onaylanmaması harfi harfine asıl olmadığı anlamına gelmiyor elbet. Özellikle tarihsel süreçte kutsal metinlerin tamamı için geçerli olan bir durumu anlatacağım! Bu kutsal metinler satır satır öğretilerle kodlandı. Yani öğreticilerin algısını yansıtacak şekilde öğretildi. Bu uzun bir bozulma sürecidir aslında! Hepsi birbirinin üzerine geldiğinde asıldan o kadar uzaklaşıldığı görülür ki akıllara zarar! Yani orijinal ortada iken öğretilerle oluşan bir yedek oluşuverir! Buna ister şirk diyelim, ister bozulma. Fark etmez! Her ayet mana açısından öğreticilerin algısına göre bin yıllık bir süreçte kodlanırsa ne olur? İşte Bediüzzaman’ın da bahsettiği durum olur! Orta Çağ’da kalmak gibi bir durum olur!

İletişim araçları insanın diğer insanlarla etkileşmesini daha da kolaylaştırması ezber bilgilerin sorgulanmadan kabulüne de sebep olabilir, oluyor da. İnsanlar "Orta Çağ" bilgileriyle yol bulmaya çalışıyorlar. Frekansı çok olan bilgiler diğerlerinin önüne geçiyor. Bu frekans bilginin doğruluğuyla orantılı olmayabilir. Çok hızlı yayılan bilgiler var ki sonradan önemini kaybediyor. Dünya üzerinde kabul görmüş filozoflar ve dini önderlerin tamamı "Orta Çağ" da yaşamış ve yazdıkları, buldukları, getirdikleri günümüze ışık tutuyor. Hatta insanlar kendi aralarında kıyas yaparken bu filozof, din adamı ve önderleri asla geçemeyeceklerini öngörüyor. Bu öngörü kişinin inancı mıdır, yoksa gerçekten tüm insanlık "Orta Çağ" üzerinden mi yönetiliyor? Allah evrensel planı "Orta Çağ" öğretilerini tüm çağlara örnek olarak mı dizayn etti? Orta Çağ gerçekten bu kadar önemli mi? Çünkü öncesine ait bilgiler zaten çok eksik. Sonrası da zaten "Orta Çağ" öğretilerine endekslenmiş. Bu durumda daha eski ve daha yeni güme gidiyor.

Bediüzzaman Sait Nursi de
"Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbale uçmalarıyla beraber, bizi maddî cihette kurûn-u vustada(Orta Çağ) durduran ve tevlaf eden altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
1. Ye'sin (ümitsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
2. Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.
3. Adavete muhabbet.
4. Ehl-i îmanı birbirine bağlayan nûranî rabıtaları bilmemek.
5. Çeşit çeşit sarî hastalıklar gibi intişar eden istibdat.
6. Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek." Şeklinde anlatmış."

Son tahlilde; kelimeler araçtır, mana ise asıldır! Manaya ulaşmak için aracı olan kelimeleri çarpıtmak ve kurgulamakla asıl istenen mana yerine kurgucunun isteğine yönelmek ya da bilmeden yardım etmek durumu göz ardı edilemez! Herkes kendi kurgusunu da yapsa zaten başkasının kurgusuna dönüp bakmaz bile! Şimdi ya herkes kendi kurgusunu yapacak kadar kendini geliştirecek ya da hazır kurgulardan istifade edecek! Bu durumlarda ne kendi kurgusunu ne de hazır kurguları mutlak doğru olarak dayatması mümkün olmayacak! Mutlak doğru algılaması olmayacak! İşte buna da inanç denir! Mutlak doğru algısı olsa inanç olmaz bilinç olurdu! Bilinç dahi kişiye izafi olduğundan kişi ne inancını ne de bilincini mutlak “Doğru” olarak dayatamaz! Kaynak ise ortada bozulmadan duruyor! Her bir harfi korunmuş olarak kuran ortada ve dileyen ondan anlamını bozmaya çalışmadan istifade edebilir. Ayrıca tarihsel bilgi birikimi de her ne kadar müdahaleden geçmiş olsa da; eksiltilip, abartılmış olsa da kaynak olarak kullanılabilir. Dayatma olmasın yeterli. Ayrıca bilim ve ilim alanında da çok geniş açılımlar oldu hepsini bir levhada görüp kendi doğru algımızı oluşturabiliriz. Bu mümkün! Yoksa birilerinin hayallerine ve eski zaman kurgularının devamına kendi potansiyelimizi kurban vermek gibi bir çelişki yaşamak kaçınılmazdır. Deccaliyet ve mehdiyet konusunda kısacık bahsedeceğim; deccal sanılan mehdi, mehdi sanılanın da deccal olması kuvvetlidir! İşaretlerden anlaşılıyor… Uzatmayacağım. Çünkü deccal, sureti haktan görünecek… Arif olana kendi aklı yeterde artar bile…

Selametle,

Ahmet Bektaş

Ahmet Bektaş
Kayıt Tarihi : 11.7.2013 18:57:00
Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


Bediüzzaman Sait Nursi de "Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbale uçmalarıyla beraber, bizi maddî cihette kurûn-u vustada(Orta Çağ) durduran ve tevlaf eden altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır: 1. Ye'sin (ümitsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi. 2. Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi. 3. Adavete muhabbet. 4. Ehl-i îmanı birbirine bağlayan nûranî rabıtaları bilmemek. 5. Çeşit çeşit sarî hastalıklar gibi intişar eden istibdat. 6. Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek." Şeklinde anlatmış." Son tahlilde; kelimeler araçtır, mana ise asıldır! Manaya ulaşmak için aracı olan kelimeleri çarpıtmak ve kurgulamakla asıl istenen mana yerine kurgucunun isteğine yönelmek ya da bilmeden yardım etmek durumu göz ardı edilemez! Herkes kendi kurgusunu da yapsa zaten başkasının kurgusuna dönüp bakmaz bile! Şimdi ya herkes kendi kurgusunu yapacak kadar kendini geliştirecek ya da hazır kurgulardan istifade edecek! Bu durumlarda ne kendi kurgusunu ne de hazır kurguları mutlak doğru olarak dayatması mümkün olmayacak! Mutlak doğru algılaması olmayacak! İşte buna da inanç denir! Mutlak doğru algısı olsa inanç olmaz bilinç olurdu! Bilinç dahi kişiye izafi olduğundan kişi ne inancını ne de bilincini mutlak “Doğru” olarak dayatamaz! Kaynak ise ortada bozulmadan duruyor! Her bir harfi korunmuş olarak kuran ortada ve dileyen ondan anlamını bozmaya çalışmadan istifade edebilir. Ayrıca tarihsel bilgi birikimi de her ne kadar müdahaleden geçmiş olsa da; eksiltilip, abartılmış olsa da kaynak olarak kullanılabilir. Dayatma olmasın yeterli. Ayrıca bilim ve ilim alanında da çok geniş açılımlar oldu hepsini bir levhada görüp kendi doğru algımızı oluşturabiliriz. Bu mümkün! Yoksa birilerinin hayallerine ve eski zaman kurgularının devamına kendi potansiyelimizi kurban vermek gibi bir çelişki yaşamak kaçınılmazdır. Deccaliyet ve mehdiyet konusunda kısacık bahsedeceğim; deccal sanılan mehdi, mehdi sanılanın da deccal olması kuvvetlidir! İşaretlerden anlaşılıyor… Uzatmayacağım. Çünkü deccal, sureti haktan görünecek… Arif olana kendi aklı yeterde artar bile…

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!