Başına Neden Böyle Bir Felâket Geldiğini ...

Cengiz Aytmatov
4

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Başına Neden Böyle Bir Felâket Geldiğini Anlayamıyordu.yenik, Yılgın, Üzüntülüydü.

Tanabay upuzun bir ağaç tekneye parça parça kaya tuzu dökerdi. Atlar tuz yalamayı pek sever ve bunu bir ziyafet sayarlardı kendileri için. Ama, işte bu tuzu yalamak Gülsarı'ya bir felâket getirdi.

Bir gün Tanabay boş bir kovaya vurarak "po! po! po! " diye atları tuz yalamaya çağırdı. Atlar koşup geldiler ve başladılar tuz yalamaya. Gülsan da onların arasındaydı ve tadını çıkara çıkara tuz yalıyordu. İşte o sırada sahibi ve onun yardımcısı, ellerinde ucu kementli sopalarla yaklaştılar. Gülsan hiç umursamadı. Çünkü bu kementler binek atlan-nı, sağılacak kısrakları yakalamak için kullanılırdı. Ona hiç dokunmazlardı. Ama onun yanına sokulup, başını okşadılar ve at kuyruğundan yapılmış ilmiği boynuna geçiriverdiler. Gülsarı tuzağı anlayamamış, tuz yalamaya devam ediyordu. Öteki atlar boyunlarına kıl kement geçirilince huysuzlaşır, şaha kalkarlardı, ama Gülsarı hâlâ kılını
kıpırdatmıyordu. Epeyce tuz yaladığı için susamıştı. Atların arasından kendine yol açıp su içmek için çaya gitmek istedi. İşte o zaman boynundaki ilmik sıkıldı ve Gülsarı neye uğradığını anlamadan irkildi. Hiç böyle bir şey gelmemişti başına. Hırıldadı, tepindi, şaha kalktı. Öteki atlar kaçıştılar. Sonunda kendini tuzağa düşürenlerle başbaşa kaldı. Sahibi önünde, yardımcısı da ardındaydı. Bu arada çocuklar da koşup geldiler. Bunlar, dağa sonradan gelen yılkıcıların çocuklarıydı. Her zaman ata biner, oralarda dolanıp Gülsarı'yı rahatsız ederlerdi.

Yorga dehşete düştü. Kurtulmak için tekrar tekrar şaha kalkıyordu. Güneş gözüne vuruyor, gözünü kamaştıran halkalar oluşuyordu önünde. Dağlar yıkılıyor, yer sarsılıyor, insanlar birbirlerinin üzerine yığılıyordu sanki. Birden her yanını saran koyu karanlığı ön ayaklarıyla delmeye çalıştı.

Ama o ne kadar çırpınsa, ilmek de o kadar boynunu sıkıyor, soluk almaşım zorlaştırıyordu. Sonunda adamları uzaklaştırmak için kendini onların üzerine attı. O sırada boynunu sıkan ip biraz gevşedi ve Gülsarı ipin ucunu tutan adamları sürüklemeye başladı. Kadınlar bağırıp çağırarak çocuklarını çadırlara doğru kovaladılar. Ama adamlar tekrar ayağa kalktılar ve ilmek Gülsarı'nın boynunu yine ve daha çok sıkmaya başladı, nefesi kesildi, başı döndü.

Sahibi, tuttuğu ipi koluna dolayarak yan taraftan yaklaştı. Gülsan tek gözüyle gördü onu. Adamın üstü başı yırtılmış, ağzı yüzü berelenmiş, toz toprak içinde kalmıştı. Ama gözlerinde bir kızgınlık, bir öfke yoktu. Soluk soluğa kalmıştı. Kan sızan dudaklarını kımıldatarak, yavaş yavaş ve olabildiğince yumuşak bir sesle onu yatıştırmaya çalışıyordu.

- Gel Gülsarı. Korkma, hiç korkma, rahat dur! Efendisinin ardından, ipi sımsıkı tutan yardımcısı da
geldi. Tanabay bir elini atın başına uzattı, onu okşadı ve geriye bakmadan yardımcısına seslendi:

- Yuları, gemi ver bana!

Yardımcısı atın başına geçirilecek takımı verdi.

Sakin ol Gülsarı, sakin ol! Korkma!

Yorganın gözünü bir avucu ile kapatıp başlığı kafasına geçiriverdi. Şimdi gemi ağzına geçirmek, eyeri sırtına vurmak gerekiyordu. Kafasına başlık geçirilince yine hırıldamaya, tepinmeye başlamıştı ama Tanabay onun üst dudağını sımsıkı yakalamıştı.

- Bükmeyi ver! dedi yardımcısına.

Yardımcısı yorganın üst dudağının altına hemen kayış bükmeyi geçirdi ve çevirmeye başladı. Yorga acılar içinde arka ayaklarının üstüne çöktü ve artık direnemedi. O anda soğuk demir ağızlık dişlerine çarparak şıngırdadı, sonra kilitlenmiş gibi çakılıp kaldı ağzında. Adamlar şimdi sırtına bir şeyler koyuyor, göğüs altından kayışlar geçirip sıkıyorlardı. Kayış sıkıldıkça canı yanıyordu ama asıl acı veren ağzındaki o bükme, o demir ağızlık idi. Bu acı ile gözleri yuvalarından fırlayacaktı nerdeyse. Kıpırdayamıyor, soluk alamıyor, canı müthiş yanıyordu. Bu acıdan, sahibinin üstüne nasıl bindiğini, ne zaman bindiğini anlayamamıştı. Yalnız ağzından o bükmeyi, o buruklukça acıtan şeyi çıkardıkları zaman biraz kendine geldi.

Bir an yine başı döndü ve sonra donup kaldı. Her yanı kayışlarla sarılmış, sırtına bir ağırlık çökmüştü. Yan gözle geriye bakınca, sırtında bir adamın oturduğunu gördü. O adamı silkinip atmak istedi sırtından. Ama o zıpladıkça ağızlık ağzını yırtacak kadar sıkılıyor, üzerine oturmuş adamın topukları karnına batıyordu. Çaresizdi. Yine de kişneyerek olanca gücüyle şaha kalktı. Sonra başını öne eğip arka ayaklarım havaya kaldırdı, yana sıçradı, silkindi. Ama başka bir atın üzerinde olan ikinci adam yularının uzun ipini çekiyor, kaçıp gitmesini engelliyordu. O zaman o adamın çevresinde bir daire çizmeye başladı. O çember yolun bir noktada açılacağını ve oradan son hızla uzaklaşacağını umuyor, dönüyor, dönüyor, ama çember açılmıyor, çözülmüyordu. Döndü, yine döndü, durmadan döndü. Adamların isteği de buydu zaten. Sahibi kamçısını şaklatıyor, çizmesinin topuğuyla durmadan karnına vuruyordu. Yorga, onu sırtından iki kez atmayı başardı, ama iki defasında da adam kalkıp yine bindi üstüne.

Bu zorlu, eziyetli koşu sürüp gitti. Gülsarı'nın gözleri kararıyor, başı dönüyor, dünya dönüyor, keçe çadırlar dönüyor, merada otlayan atlar dönüyor, dağlar, gökteki bulutlar, her şey dönüyordu. Yorga yoruldu, yavaşladı, yürümeye başladı. Ter içinde kalmış, çok da susamıştı.

Adamlar ona su içirmediler. Akşam olunca eyerini de almadılar üzerinden. Yalnız kolanlarını gevşeterek bir ağaca bağlayıp bıraktılar. Gemin dizgini iki taraftan gerilip eyerin başına bağlandığı için başını dik tutmak zorunda kalıyor, sağa sola çeviremiyor ve uzanıp yatamıyordu. Üzengiler toplanıp eyerin kaltağına bağlanmıştı.

Gülsarı bütün gece öyle durdu. Başına neden böyle bir felâket geldiğini anlayamıyordu. Yenik, yılgın, üzüntülüydü. Başını hafif oynatacak olsa gem ağzını yırtarcasına acıtıyordu. Ağzındaki o demirin tadı da pek kötüydü. Ağzının kenarları yara bere içinde kalmıştı. Kolanların vücudunu sıktığım yerler ve eyerin vurduğu sırtı acıyor, sızım sızım sızlıyordu. Susuzluktan da ölecekti nerdeyse. Derenin öbür yakasında, yılkı, her zaman olduğu gibi yayılmış, otluyordu. Onların kişnemelerini, toynaklarından çıkan sesleri, atlara gece bekçiliği yapan yılkıcıların bağırışlarını da duyuyordu Gülsarı. Keçe çadırların yanında ateşi, ateş başında oturup sohbet eden adamları, çocukların köpek gibi ses çıkararak onları havlattıklarını... her şeyi duyuyordu. Kendisi, öylece duruyordu orada. Onunla kimse ilgilenmiyordu. Sanki herkes unutmuştu onu.

Biraz sonra ay doğdu, yükseldi. Dağlar gecenin karanlık kuşağından sıyrılıp ay ışığında kendilerini göstermeye, ağır ağır kımıldamaya büyümeye başladılar. Yıldızlar yeryüzüne iyice yaklaşmış, hatta yere inmiş gibi daha çok parıldıyordu.

Öylece duran Gülsarı'yı o sırada bir arayan vardı. Bu, kulun oldukları zamandan beri onunla koşup zıplayan, onunla otlayan, oynaşan, ufak-tefek alnı sakarlı bir doru kısrak idi. Gülsarı onun kişnemesini işitti. Dişi tay yine Gülsarı ile olmak, onunla koşmak istiyordu. Aygırlar onun peşine çoktan düşmeye başlamışlardı ama, o onlardan kaçıyor, Gülsarı'yı arıyordu. Gülsarı olsa yine onunla koşar, oynar, hep onun yanında olurdu. İkisi de henüz tam ergin çağa gelmiş sayılmazlardı.

Gülsarı doru tayın sesini pek yakınında işitti, sesini hemen tanıdı. O da kişneyerek cevap vermek istedi ama, ağzını açmak istediği zaman müthiş canı yandı ve kişneyemedi. Sonunda doru tay onu buldu. Alnındaki ak sakar ay ışığında parlıyordu. Yanına sokuldu. Dereyi geçip geldiği için ayaklan ıslaktı. Serin suyun kokusunu da getirmiş oluyordu böylece. Başını Gülsarı'nın boynuna koydu, sımsıcak dudaklarını onun tüylerine dokundurdu, başıyla dürtükledi. Hırıldayarak ve başını sallayarak Gülsarı'yı çağırdı. Oysa Gülsarı kımıldayamıyordu. Bu kez dişi tay onun boynuna asıldı, dişleriyle onu kaşımaya başladı. Yorga da onun boynuna dokunup aynı şeyi yapmak istiyordu ama, başını bile oynatamıyordu. Öyle de susamıştı ki! Ah doru tay ona içecek su getirebilse!

Gülsarı'dan hiçbir karşılık görmeyen genç kısrak koşup gitti. Derenin öbür yakasına geçip gözden kayboluncaya kadar Gülsarı ona baktı durdu. Sonra, gözünden iri iri damlalar düşmeye başladı. Yorga Gülsarı ömründe ilk kez ağlıyordu.

Cengiz Aytmatov
Kayıt Tarihi : 5.11.2016 13:06:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!