Arada Kalmış Ruhlar - Korkular Yığını

Metehan Budak
6

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Arada Kalmış Ruhlar - Korkular Yığını

İster bir çocukluk anısında buluşsunlar
İsterse Everest’in zirvesinde
Başarıya ulaşmış olsunlar
Yahut yarım kalan şaraplarla
Köşe başında hırpalanmış olsunlar
Öldürmüş olsunlar birkaç iyiyi
Ölmüş olsunlar hem de birkaç kez
Belki her şey belki de koca hiç uğruna
Öldürülmüş olsunlar göz göre göre
İster boğuluyor olsunlar yerin altında
İster ağızları kulaklarında olsun
Hatırlanacak bir şey hatırlayıp da kaçmak için
Çevrilmeye yorgun kafalarda,
Onaylanmamış cümle sonlarında
Çok özenli bir susuşta
Gardını düşüren bir iltifatta
Yakaları beyaz ya da siyah belki de lekeli
Tanırdı birbirlerini arada kalmış ruhlar
Her durakta göğü anmasalarda
Bankta yalnız oturmasını bilirlerdi.
Gri bir şehrin tren istasyonlarında
Suriyeli bir ağabeyin kanatlarını görüp
kirden yanağını okşayamadığı çocuk için,
ekşimiş suratlarını saklarlardı gamzelerine
Vakit geçirirlerdi bilerek
kaçırmak için treni
Onlar, hep bir önceki treni beklediler.
Nerden nereye bilmeden ama hep düşünüp
Olmadıkları yeri özlediler
Tanımadıkları insanları sevdiler

Onlar ve ben
severiz şarkı söylemeyi mırıldanır gibi
ama herkese
Oyalanmak için kaldırım çizgileriyle oynamayı
Sağdan inip soldan çıkmayı
Dua eder gibi isyan etmeyi
Ve en çok kendine tapmayı
Akmayan yaşları göstermeyi ya da
Delik deşik bir kalbi mücevher gibi sunmayı
Unutmayı bildiği kadar saplanmayı
Aragon’un yalnız insanı gibi
Zevk almadan, haz vermeden
duygu müsveddelerinin artıklarında sürüklenmeyi,
Politik bir gülümseyişle konuyu dağıtmayı biliriz

Ve hep anormal zamanlarda karşılaşırız
Bir toplu iğne kaybolmuştur
Bir gerçeği su götürmüştür
Midemiz bulanmıştır bir akşam yemeğinde
İşimiz vardır gücümüz yoktur
En iyi ihtimalle gökyüzü masmavidir
Gökyüzü yeterlidir.
Karton toplayanlara ya da BMW’den inenlere
gitmiştir aklımız
Umursayacak vaktimiz yoktur kendimizi
Yalanlarımız vardır aklanması güç.
Yalanlara değişeceğimiz, sır gibi sakladığımız
Gerçeklerimiz vardır fazlasıyla masum.
Yas ya da yad süreci bitmemiştir
Zaman aşktan yana değildir

Bir gün
İnsanlar rozetlerini birbirlerinin burnuna sokarken
Karanlığı bozan şamdanlar
ve salonu saran caz eşliğinde
Çok ciddi bir masada
Kollarımız birbirine değerken
tanıdık bir ruhla
Bir şey çırpınır sanki;
İkimiz için çarpıcı
Sadece ikimiz için ahlaklı

Sanki iyi ki çırpınıyor bir şey
Birazdan bir çocuk masaya çıkıp dağıtacak
Yeminlerden tamamlanmış puzzle’ı
Kayıplardan artakalan koca inşaat,
Kendini tamamlama çabaları
Her şeyi tekrar etmek pahasına göze alacak
Enkazın kendisi olmaktan sıyrılıp
enkazdan kurtarılmayı.
Ne istediğini bilmediğiyle farkında
Yelpazeden kirpiklerini ağırdan alışıyla
Gözkapaklarına kadar hisli.

İşte burası, hayatın bekleme odası
ihtiyaçlar molası insanüstü
Birbirlerini kırbaçlayan düşünceler
Engelli yarışının içinde koşuyor dört nala

Ah! Dönüp bir kez daha bakabilsem
Tam da şimdi, düşünebilsem yorulmadan
Ölçebilsem boyumuzun farkını
Zaman gerek geceyi hayal etmem için
Soysuzluğumun kaçta kaçı görünüyor
Ağlayan birisi var mıdır şu an benim için
Ne ima ediyordu bu sabah Tanrı
Bilmem gerek ilk sarılma anımızın ne kadar süreceğini
Her şey o kadar akışkan ki
Tabakları birbirlerinin yüzüne sürüyorlar
Çatallar ve kaşıklar ellerinden yere damlıyor
Bir kağıt parçası bulsam
sıkıştıracağım masanın ayaklarına
Orkestra şefine benzer biri bana havyar uzatıyor
Orkestra şefine benzer biri bana arzularımı soruyor
“Başka bir arzum yok” diyorum, dönüp sana bakıyorum

Bacaklarım kaba bir dans eşliğinde
Karşımda adını unuttuğum, renksiz bir Bosch tablosu
Tanrım bir saniye, kollarımız birbirine değiyor
Sırası değil anne nerdeyse kemiklerimiz değiyor
Boş ver delik cebini ilikleriniz değiyor
Damarlarımız değiyor, sinirlerimiz değiyor

Kollar bağımsızlık için taş kesilmiş
Beyne itaatsizlikten mahkum ve günahkar
Direniyorlar önce kendi dillerine ve dinlerine
Kaçışan gözler sırt sırta vermiş
İçimizdeki mohikanlar uyurken
geçmişe bekçi
Dokunuyorlar birbirlerine gözler, sırtlarıyla
Arkaları dönük ve pekala meşgul
Elbette günah çıkarma niyetiyle
Nerden nereye

Tek bir an dönüyor sırtlar
Dişlerimde uçan balonların ipi
Konuşsam varım yoğum gidecek
Tek tek patlıyorlar yükseldikçe
Sırt sırtalar ama birbirlerine değiyorlar
Artık Amazonlar sıcak ve kurak
Çenemin altındaki elmacık da neyin nesi
Yutkunuluyor muymuş
Tırnaklarımı kesmeyi nasıl unuturum
Nerden düştü üstüme şu lanet gölge
Gölgenin de ağzı var, dili yok
Diyemez ki;
“Bir bilseniz sırtınız ne kadar da gizemli”

Kaçabilsek şuradan, en azından masanın altına.
Solundakine bakmalı, sağındakine anlatmalı
Parmak çıtlatmalı, alın kaşımalı
Dudak yemeli bir sığınak buluyoruz, idarelik

Ben bir anda doyuyorum
Bir değişik içiyor suyu o da
dudakları hep ıslak kalmalıymış gibi
Anladığım bir şeyler var ama ne
Bir yalan atıyorum ortaya
“Ben Türkçe bilmem” diye
Mükemmel bir aksanla “ben de” diyor
Sadece o an susuyor kalabalık
Sırıtıyoruz. Fenerleri alıp sığınağa dönüyoruz.
Susuyoruz.
İnsanlar çıldırmış
Sürekli bir şeyler zannediyorlar
İnsanlar çok yüksek sesle anlaşıyorlar
Yer yer uyanıyorum tabi
Sohbet keyifli ama herkesin eli bıçaklı
Biz küsmüş gibi susmaya başlıyoruz.
Çok sırt sırta bir sevda içinde
Hiçbir şey olmadığından ya da olmamış gibi
Arada çatala gidip, boş dönüyor elim
Bir şeyleri ortadan kaldırıyoruz
Saniyede 3 suç işleyip 5 delil yok ediyoruz
kalabalıkla eş değer hareket ediyor boynum
İş olsun diye masanın örtüsünü düzeltiyorum
Düşüncelerimi gizleyen bir duruşla
Her zamanki gibi ama her zamanki gibi olmayan bir duruşla
Kararsızlık içinde bir fikir dölleniyor
Siz diyorum yıllardır tanıdığıma
Es. Nefes…
“Sizin diliniz neydi?”
Orgazm sonrası ölüm gibi
Bitti diyorum içimden.
Ne olduğunu bilmiyorum ama bitti.
O kadar çok çırpındı ki, uçup gitti

derken;
Masa gösteriyor masalığını
Alıyor dirseğimi, koyuyor omzuna
Patlayan balonlar yenilenir gibi
Anlaşabilir miyiz diyorum sokak jargonuyla
Omuzlarımla dirilir gibi
Saçılmaya ramak kala
Entelektüel bir sevişme içine
Yedirebilir miyiz ilkelliği
Anlayabilir miyiz birbirimizi konuşmadan
Hangi rengi sevdiğimizi
Çayı şekersiz içmelerimizi ya da
Hiçbir şey yapmak istemeyen canın
Oturma eylemlerini yadırgamadan
Nedene ihtiyaç duymadan, kıvırmadan burnumuzu
Biraz boş konuşabilir miyiz şöyle rahatça
Bir yaz gecesinde denize girer miyiz çıplak
Sinsi sorulardan uzakta buluşabilir miyiz sözsüz
Siz mesela, sever misiniz sevmeyi insansız

Kopabilir miyiz dünyadan
Venüs’te balayından sonra hem de
kopabilir miyiz birbirimizden
iki yabancı gibi vakti gelince
Ve hiç kopmayacak-mış gibi bağlayabilir miyiz ellerimizi
Sizli ya da senli fark etmeden
Bilmiyorum.
Elbette bilmiyoruz anlamı olup olmadığını
kıyıdan uzaklaşmayı göze alamayan kayığın,
topal bir kedinin yumağa bakarken
Yapabileceği ne olabilirdi
Kaybetmiş pozu vermek dışında
Kim gösterebilirdi gerçek bir umutsuzu
Eğer hâlâ yaşıyorsa

Desem ki; ( sırf pahalı bir vitrin için )
ben kimseyi sevmedim ömrümde
Sevilmek de ağır yük
Boyun büken ifade tutsaklığı
Susturucu bir naiflik, riskli, pazarlıklı
Ama her ikimiz de müşteriysek bu dükkanda
Hangimiz hangimize satacak kıldan ince boynunu
Ucuza gitmeden, alıcı görünmeden
Vitrinleri yıkıp
Çekebilir miyiz birbirimizin ağız kokusunu
öpüşürken
Affedebilir miyiz birbirimizi, affettirir miyiz birbirimize kendimizi
asla affetmeyeceğimize karar verdiğimiz sabahın akşamında

Çıkarsız ve çatısız göze alır mıyız zamanın hızını
Batabilir miyiz boğazımıza kadar bataklığa
Herkese yetecek kadar gururlu
Asla tam olamayacak kadar eksik
Çırılçıplak belki ama yersiz, beklenmedik

Yersiz ve beklenmedik
Çünkü imdat çığlıkları şehrin dışına çıkmış
Sonbahar siyah ve beyaz
Müziği çalmışlar dünyadan
Yürüyemiyoruz, artık yürütemiyoruz

Umut Kaf Dağı’nın yolunu tutmuş
gidişini seyrediyoruz
biliyor gücünü, işveli gidiyor, seyrettiriyor.
Biz yan yanayız. Birbirimize yabancı
Heyecansız ve kur yapmıyor gibi
Değişmek istemiyor gibi
Elbette aşık olacak gibi
Yorulmuşken aramaktan, kaybetmekten
Ya da sahtekârlıktan maskeli balolarda
Nasıl kalkıp gidelim masadan, geldiğimiz yere
Aynı yöne bakıyorken, boynumuz tutulmuşken

Ve bir gün –ki o gün muhakkak sırtlarımızda tırnak izleri
birimiz çevirmiş olacak başını
bir beyaz güvercini yakalama bahanesiyle
Önce hangimiz geçmişiyle vurursa
Masalı ve gerçeği yan yana getirirse
yan yana getirirse
Yani, biz gibi aslında ama Biz’e karşı
-ki o gün mutlaka gelecek
Sen kuğu gibi süzüldüğün yataklardan kalkıp
Nasıl anlatacaksın karıncaların yuva yapmasını
Kumruların uğultusunu, papatyaları, şiirleri
şaşırtan kaderi siper edip
Nerden nereye diyerek
Savunabilir miyiz aldatmayı özgürlükle

Bugünün aşıkları yarının maskarası olmadan
Acındırmadan kendimizi kendimize
Bekleyip görebilir miyiz kayboluşunu
suya yazılmış gibi
kendi halimize güler gibi

Birbirimize fazla geldiğimizde bile
En iyi ihtimalle
Bakışlara katlanmak gerekecek
Dünyanın en rahat yerinde
Olmayan bakışları unutmak gerekecek
Bir güç gerekecek her şey yerli yerindeyken
Kıskanmamak gerekecek
Sıkıcı bir gerçeklik gerekecek
Daha büyük bir ev ya da
iki kişilik biletler gerekecek
Bazen gerekecek de gerekecek
Belki en kötüsü
bazen hiçbir şey gerekmeyecek

Diyelim ki tutunduk aşkın alametinin alametine
Başkalarının ekmeğine yağ sürüp
Aynalarını önlerinden bizzat ellerimizle alıp
Yerleşir miyiz bir gettoya zevkle
Girer miyiz kazana kasıtla ve utanmadan
Sonra da yaşamak duygusunu
Daha iyisi yokmuş gibi kabullenerek
Sağlıkta hüzünlere kıymet biçip
Hastalıkta kaçak birer göçmen olup
Sövdürür müyüz arkamızdan
Yine nerden nereye diye

Gaz odalarına doğru
Bilmem kaç metre kare, ferah, üstelik pırıl pırıl
Sığdırabilir miyiz şimdi bütün hayatı
Uyuklayan halimizle 10 dakikaya
Yarı baygın gözlerle gülerken
Unutabilir miyiz sabah doğacak güneşi
Zenginlik hayallerini ve savaşları
Zaferleri, sineye çekilmiş dilenciyi
Sırtlanmış tabutları, sırtlanların tabutlarını
Otobanda yürüme özgürlüğünü
Uzaktan kumandanın ya da kulaklığın özgürlüğünü
Çikolatanın tadını, kahve ve sigara uyumunu
Körfezden bir kanoyla geçme hayalini
Palmiyelerin arasından kumsala yürümeyi
Kışın ortasında battaniyeden keyifleri ya da
ellerimiz buruşana kadar sıcak duş almayı
Öfkelerimizi çıkarıp içimizden boğabilir miyiz oracıkta
Nerden nereye dedikten hemen sonra
Ölebilir miyiz birlikte, ama göz kapaklarımız kapalı
Doymuş. Aradığını bulmuş gibi..
En azından gibi..

Yalnızlıktan koşarak başka bir yalnıza kaçanlara
Şuurlu ve politik aşıklara inat
Kirlenmiş her kavuşmaya
Ve her kavuşmayla zaten kirlenecek olan aşklara inat
En iki yüzlü halimizle, iki milyon kirli fikirle
Son bir fail-i meçhul sevap işleyip
Öldürebilir miyiz birbirimizi sonunu getirmeden
iz bırakmadan, bu sefer kadere yenilmeden

Şahitlik bizim başımıza bela
Uzun soluklu bakışlar, eller çenede
Hep gördüğümüzden sıkıştık cam kenarlarına
O kapı gibi babaların devrilişini gördüğümüzden
Dedikoduya kurban giden dehaların sıyırışını gördüğümüzden
Açlık savaşlarının ortasında sipersiz kaldığımızdan
Bıyık altından gülüşüyle bakire avcısının
Ruh tecavüzcüsünün saygınlığını gördüğümüzden
Anıların şantaj malzemesi olduğunu gördüğümüzden
Aslanın ağzındaki ekmeği yediğimizden
Yatsı vakitlerinde mumların ışıkları gözümüzü alırken
Nefret edecek bir şey aradığımızdan
Kirlendiğimizden, artık bırakıldığımızdan
Yanıltmış olmaktan yanıldığımız kadar en az
Onca cinayetten sonra ölüp de geri geldiğimizden
İt dalaşı seyrettiğimizden zevkimize uygun
İt olduğumuzdan yer yer
Dostların sırtlarında bıçak izleri gördüğümüzden
İşimize gelmediğinden ya da geldiğinde işler değiştiğinden
Eline bastıklarımızla alışveriş yaptığımızdan
Aynalar gördüğümüzden olabildiğince acımasız
Ayaklarına kirli sular inmiş fikirlerimizden
Kobayı olmuştuk kendimizin ve şeytanın
Yanımızda ağlayan melekleri göre göre

Bir zeplinin üzerinde düşerken yere
Buhar olup havaya karışan
Kaybolmuş inancı arıyorduk
Hem de sadece “kaygısız sarılmak için”
Ama ağır geliyor bedenlerimiz
Kaldırıp yere fırlatmakla kurtulacağız

İhtiyacımız vardı kandırılmaya
En çok da kendimiz tarafından
Sarsmalıydı bir deprem duvarlarımızı
İşlemeliydi ilmek ilmek beynimize hayallerimizi
Titretmeliydi kalbimizi sanki ilkmiş gibi
Bize ait olan her şeyi bize hatırlatmalıydı Tanrı

Ama muhtaç, öznesizliğe mahkum
Özgürlük vazgeçmemişse birinden
Neyle övünecek asil(!) insan
Nasıl gidecek uzaklara kibirsiz aklıyla
Geride bıraktıklarının değeriyle değerini artırmak için
Neyden beslenecek kutsallık
Sonsuza dek hissetmek için
Nasıl çıkacak bu girdaptan

Nerden nereye
Masa devrildi devrilecek

Eğerler denizinde bir iskelede
Mesela tutabilseydim bir çocuğun elinden
Ya da dokunabilseydim gözlerine bir kadının
Koşulsuz, korkusuz , umutsuz, safiyane
Ve vaatsiz hissedebilseydi parmaklarımı gözlerinde
Hiç tanımasaydı kendini, tanımasaydım kendimi
Daha az düşünseydim insan olmak üstüne
Cezp etmeseydi belirgin bir köprücük kemiği
İnce bir belin kıvrımı ya da
Nefret söylemlerindeki “seni anlıyorum” bakışları
Beylik laflardan uzak
Tecrübeyle gelişi-güzel gösterilen
basit, sade ve araya sıkıştırılan iltifatlar
iltifatların dekoltesi, büyülemeseydi
Dişlerin arasında sıkışıp kalmasaydı duygular
Her an her yerde etkiye nazır
Bakışsız belki veya cümlesiz ama yine de sihirli
Etkilenmeye yüz tutmuş olmasaydım her seferinde
Boynun dönüşlerindeki küstah zariflikten
Kadın kokan enselerden
Havayı dağıtan narin parmaklardan
Boşverememiş olanlardan…

Şimdi söz vermeye meyilli ama hep meyilli kalıp
savaşları, fakirliği ve erdemi unutmuş halde
Reddetmek istiyorum en çok ihtiyacım olanları
Nefsi öldürecek bir korku
Mutluluğun yakasına yapışmış

Zaman büyüyor önce gözlerimde
Saklamış gibi başlangıcın kendisini
Hiç olmayanları kaybetme ihtimalinden sakınıyorum
Manzarayı kapatan zararsız bir alevle
Eğer üşürsem ısınıyorum
Yazları kışa hasret
Kışın da manzarasız

Önce halt etmek gerekir!
Oysa biz birbirimizin oyuncağı
Biz birbirimizin ilham kaynağı
Asla birleşemeyecek ve hiç kopamayacak kadar yakın
Saadeti elinin tersiyle iten
Yelkeni yırtık teknelerle okyanuslarda gezen
Aralık bulunca birbirini gözleyen
Kapanınca kapı çift kilit sesini duyuran
Hasrete gebe öfkeyle birbirinden kaçan
halksız krallarız tahtımıza düşkün

Dört mevsim düşündüm masada
Bir masal bitti başı sonu belirsiz
Maratonlardan kıyılara kaçtık
Sahil kasabalarına, biraz yaşlandık
Bir yön bulduk yine, kamburdan yere doğru
Biraz hastalandık
İki ayrı yatakta ama yine yan yana
Üzerimiz örtülü, yastıklar dikine ve taştan
Belki istemedik bu sefer ama mecburduk
Sustuk.

Ben arada kalmışım, yorulduğunu görmedim
Herkes gittikten sonra
Hesaplar ödenmiş, yarı alkol dolu bardakların
Ve hiçbir şeyin hareket etmediği masada
Garsonlar menüleri toplarken papyonsuz
Kollarımız hâlâ birbirine değiyor
Yine de yalnızca fısıldıyorum:

o kadar çok vakit olacak ki
birbirimizden nefret etmeye,
Nefret etmezsek bile pişman edeceğiz
Ya kendi kendimizi
Ya da sen beni, ben seni..
Ama gel de çek şimdi kolunu, çekebiliyorsan

10.09.2015 – 13.09.2015 - 1:43

Metehan Budak
Kayıt Tarihi : 9.6.2021 23:26:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!