Ağabeyim Adam Olmuş-Hikaye

Kemal Bölükbaşı
495

ŞİİR


27

TAKİPÇİ

Ağabeyim Adam Olmuş-Hikaye

Otobüs salınarak ağır ağır perona yanaştı, kaptan; İç ışıkları açtı, tüm yolculara geçmiş olsun dileklerini sunduktan sonra, yolculuğa devam edeceklere, yarım saat sonra hareket edileceğini hatırlatıp, kaptan mahallinden dışarı çıkarak, terminalin içinde gözden kayboldu. Bu esnada inecek yolcular ayaklanmış kimi eşyalarını toparlıyor kimi hırkasını montunu giyiyor bazıları da derin uykularından uyanmaya çalışarak nerede olduklarını anlamaya çalışıyorlardı.

Hüseyin oturduğu koltuğun üstünden küçük çantasını kaptığı gibi arka kapıdan kendini dışarı attı. Dışarı attı diyorum çünkü; yaşadığı doğup büyüdüğü bu şehri, havasını, suyunu, toprağını çok özlemiş, on sekiz aylık askerliği boyunca hep hasretini çekmiş, buram buram burnunda tütüp durmuştu memleketi. Tabii bu hasret ve özleme annesi, babası, bacısı ve küçük kardeşi Hasan da dâhildi. Üstelik geleceği günü, terhis tarihini haber etmemişti, onlara sürpriz yapmak istiyordu, ailesi ile kavuşma anını düşündükçe, için için sevinip kendi kendine gülümsüyor, o an onu görenler, deli-divane yada pehlül bu delikanlı diyebilirler, ona acıyan gözlerle bakabilirlerdi. Desinler.. dedi, kendi kendine, ben memleketime aileme kavuşmuşum, kimsenin ne dediği, ne düşüneceği umurumda bile değil, dedi içinden. Çantasını tek eliyle sırtına attığı gibi, diğer elini cebine sokup, gecenin karanlığından ışıldayan şehrin ışıklarına doğru yürüyerek terminalden uzaklaştı.

Güneş, o günkü vazifesini yapmanın vakarı ve yorgunluğu ile fersiz ışıklarını tepelerin ardından son kez şehrin üzerine gönderirken, ertesi güne buluşmak üzere veda ediyordu. Mustafa dayı, babadan kalma bakkal dükkânını kapatmış, eve gelmiş, gün boyu çalışmanın verdiği yorgunluk ve mutlulukla karışık bir duygu ile yer minderine bağdaş kurmuş oturuyordu.
-Fatmaa, Kız Fatmaaa.! Diye, iki kere seslendi. Cevap yoktu. La havle çekti, kafasını iki yana çevirip tekrar daha gür bir sesle,
-Kız Fatmaaa, ocağı batmayasıcaaa. Diye bağırdı.
Fatma bacı usulca kapıyı açıp içeri adeta süzüldü –Buyur bey, geldim...Dedi. -Neredesin hatun, kaç oldu sesleniyorum cevap bile vermiyorsun?
- Akşam namazı geçiyordu bey, namazı eda ediyordum bu yüzden cevap veremedim, biliyorsun zemherinin kışı, günler kısacık hemen yatsı ezanı okunuyor.
Tamam dercesine başını salladı Mustafa dayı.
-Ne pişirdin bakalım bu akşam bize?
-Pancar getirmiştin ya geçen dükkândan, onlar ile nohutlu ekşili çorba yaptım.
-Handan ile Hasan neredeler peki?
-Handan nakış işliyor, Hasan’ın da ödevi varmış, ablasının yanında ders çalışıyor bey.. Dedi.
-İyi, haydi çabuk sofrayı kurun, açlıktan elim ayağım titredi ya hu…Dedi ve kalktı, feri azalmış sobaya birkaç odun daha atıp, yer minderine kurularak sofranın hazırlanmasını beklemeye başladı.

Hüseyin şehre yaklaştıkça heyecanı artıyor, adımlarını bazen hızlandırıp bazen aheste yürüyerek, kendini; bu heyecanın, kalbine verdiği ritimlerin akışına bırakmış, türlü düşüncelerle şehre bakarak, hayranlık ve özlemle ilerliyordu. Cadde ve sokaklara yaklaştığında, değişiklikleri hayretle gördükçe; On sekiz ay memleketten ayrı asker ocağında vatani görevimi yaptım, izin dahi kullanmadım, görüyorum ki canım şehrimde değişmeye büyümeye başlamış benim gibi..Diyerek içinden geçiriyordu. Geniş caddeleri geçip, eski mahallelerin dar sokaklı çarşılarına doğru yürürken, gecenin soğuk ve karanlığını yırtan düdük sesleri ile aniden irkildi. Durdu, dönüp baktı, iki gece bekçisi, dur işaretleri yaparak kendisine doğru koşar adım yaklaşıyordu.

-Delikanlı delikanlı… az dur hele..!
-Buyurun bekçi babalar.
-Gece vakti nerden gelir nereye gidersin böyle? Kimsin? Elindeki çanta da ne var?
-Evime gidiyorum baba, garajlardan beri yürüyorum, askerdim de terhis oldum.
-Şu çantayı bir aç hele, bakalım içerisinde ne var.
-Tabii, birkaç parça giyisi ve kardeşlerime ana babama şekerleme falan almıştım, onlar var, buyur bak bekçi baba. Dedi.
Bekçilerden biri elindeki feneri çantanın içine tutarak diğeri de hem gözleri hem de elleri ile küçük çantayı iyice kontrol ettikten sonra…
-Hımm tamam, dedi babacan bir eda ile Hüseyin’e bakarak.
Bu arada Hüseyin de cebinden terhis namesini çıkartmış bekçilere göstermişti.
-Tamam delikanlı var git yoluna, bak ortalık tenha, ite püsüğe dalaşmadan doğru evine git. Dediler.
Hüseyin çantasını kapatıp, gecenin iyice bastıran ayazının da etkisi ile boynunu içine çekip, tekrar hızlı adımlarla yürümeye devam etti.

Mustafa dayı ekşili çorbasını içmiş, sobanın dibindeki minderinde, ateşte demlenen çayın odaya kattığı o müthiş rayihalı kokusu eşliğinde düşüncelere dalmıştı ki; Küçük Hasan onu bu düşüncelerinden ayırdı. Hasan babasının yanına sessizce sokularak;
-Baba..!
-Söyle oğlum
-Ağabeyim ne zaman gelecek?
-Bilmiyorum ki yavrum, son yazdığı mektupta, şafak yüz demişti ama, izine bile gelmedi kerata, özledin mi yoksa ağabeyini?
-Özledim ya, hem de çok özledim, peki baba, ben de askere gidip gelirsem adam olur muyum? Mustafa dayı gülümseyerek;
-Tabii olursun Hasanım, en iyi adam olursun hem de, hadi bakalım derslerin bittiyse doğru yatağına. Dedi. Hasanın yanağına bir öpücük kondurdu.

Handan ise odanın başka bir köşesinde onları sevgi dolu gözlerle izliyor, bir yandan da elinde kasnağı, nakışına türlü türlü motifler işliyordu. Aslında Handan sadece nakış işlemiyor, kasnağındaki kumaşlara, el emeği göz nurunu, aşkını, sevgisini, hayallerini, umutlarını iğne iğne dokuyordu adeta.

-Handan kızım..! haydi Hasanı yatağına yatır.
-Peki babacığım. Dedi. Elindeki iğneyi kasnağının kenarına dikkatlice iliştirdi, aynı özenle, nakışını el ayak değmeyecek bir kenara bırakarak, Hasanın elinden tutup diğer odaya uyumaya geçtiler.

Hüseyin, dar sokaklar, taş döşeli yollardan ilerledikçe mahallesinin kokusunu tüm benliğinde hissetmeye başladı, her taşında bir hatırası vardı sanki bu dar sokakların, gecenin verdiği sessizliği adımlarının çıkardığı ayak sesleri bozuyor, bir saati aşkın bir zamandır yürümesine rağmen, hiçbir yorgunluk emaresi hissetmiyordu. Acı soğuğa rağmen biraz terlemişti bile.
Köşedeki yüksek taş duvarlarla çevrili eski konağı görünce aniden durdu. Gözleri dolar gibi oldu bir an, çünkü biraz ileride babasının bakkal dükkanını görmüş, çocukluk anıları canlanmıştı bir an gözünde, fakat bu hali uzun sürmedi, bir birini bağırarak kovalayan iki sokak kedisi, Hüseyin’i bu dalgın halinden uyandırdı.. Ulan dedi memleketin kedisi bile bir başka miyavlıyor vallahi, dedi içinden. Biraz daha yürüdü, tam dükkânın önünde yeniden durdu. Çocukken bu bakkal dükkânı ne kadar da büyük görünürdü gözüne, adeta tüm dünyası bu dükkândı. Birkaç sokak sonra ise evinin önüne gelecek ve sürprizini yapacaktı ailesine. Allah bilir ne yapıyorlar dedi içinden. Acaba nasıl sevinirler beni karşılarında görünce diye düşündü. Kafasını bu düşüncelerinden kaldırıp yürümeye devam etti. Tam karşısında sokağı ikiye bölen küçük caddenin sağ köşesinden, caddeye süzülen loş ışığı fark etti, demek Recep usta Çayhaneyi kapatmamış daha dedi, küçük caddeyi bir çırpıda adımladı, Recep ustanın, şirin Çayhanesinin puslanan camından içeriye doğru gözlerini kısarak bir bakış gezdirdi.
Recep usta her zamanki gibi çay ocağının başında ayakta duruyordu. Hiç yorulmak nedir bilmez miydi bu adam. Mahalleden birkaç tanıdık gecenin son keyif çaylarını aheste aheste yudumlarken, kim bilir aralarında hangi memleket meselesini hallediyorlardı.

Hüseyin’in siluetini camdan fark eden Recep usta kapıya doğru adımladı, önce merak ile karışık dikkatlice baktı, ilk bakışta tanıyamamıştı, iyice yaklaşıp kapıyı açınca, dışardaki bu delikanlının Bakkal Mustafa Dayının oğlu Hüseyin olduğunu bildi.

-Selamünaleyküm Recep usta, dedi Hüseyin.
-Ve Aleykümselam Hüseyin, hoş gelmişsin, askerlik sana pek yaramış maşallah, gel sıcak bir çay vereyim için ısınsın, üşümüşsündür şimdi sen.
-Sağolasın usta, yol yorgunuyum eve gideyim geç oldu hem, Çayhaneyi açık görünce bir selam vermeden geçmek olmaz dedim. Daha sonra gelirim İnşallah.
-Pekala, beklerim, ama Babana selam söyle, hayırlı gecelerin olsun yeğenim.
-Eyvallah usta, görüşmek üzere. Dedi ve heyecanla evin yolunu tuttu…

Hüseyin asker ocağından, baba ocağının kapısının önüne geldiğinde heyecanı kat be kat artmış, kapıya vursam mı vurmasam mı diye düşünürken, eli iki kere kapının tokmağına uzanmış, tam bu sırada aklına bir hinlik gelmişti. Gözleri parladı aniden, kapı tokmağını sert çe vurdu üç dört kere, bekledi. Açılan iç kapının gıcırtısı sokağa kadar aksetmişti.

-Kim o..! Gece vakti alacaklı gibi kapıya ne vuruyorsun ya hu, kapıyı kıracaksın. Dedi Mustafa dayı.
Hüseyin sesini değiştirerek…
-Mustafa dayıı, bakkal dükkanının kapısını açık unutmuşsun, onu haber edeyim dediydim.

Fatma bacı da bu esnada pencereye çıkmış, gelenin kim olduğunu merakla konuşulanları duymuştu.

-Aboovv Mustafa koş, anahtarları al da kapatıver, kim bilir neye daldın da açık bıraktın. Diyerek serzenişte bulundu.
Bu takırtı ve hengameye küçük Hasan da uyanmış, iç kapının dışına kadar uykulu gözlerle gelmiş, çizgili çubuklu pijamasıyla; büyümüş te küçülmüş bir adam edasında ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Mustafa dayı, yedi basamak tahta merdiveni indi, dış kapıya doğru on bir adımlık avluyu geçerek yürüdü, kapıyı açtı. Kapıyı açması ile birlikte Hüseyin’le göz göze gelmesi bir oldu.
Hüseyin in yüzünde hınzır bir gülümseme, çevik bir hareketle babasını eline sarılıp öptü, Mustafa dayı ilk şoku üzerinden atınca Hüseyin in ense köküne tatlı sert bir tokat patlattı ki, sesini Hasan bile duymuştu. Eli hala eskisi gibi ağırdı, Hüseyin sendeledi biraz.

-Ulan köftehor, Adam oldun, bizi ne oynatıyorsun… Dedi Mustafa dayı.

Fatma bacı pencereden Hüseyin’i görmüş, sevincinden gayrı ihtiyari bir çığlık atmıştı gecenin kalbine… Oğluuummm.!
Mustafa dayı sessiz ol! Uyarısını hemen orada yapmıştı bile.

Uykusu iyice dağılan Hasan, ağabeyinin geldiğini görünce, Ablası Handan ı uyandırmak için içeriye koşarak;
-Ablaaa, Ablaa; Ağabeyim adam olmuş, Ağabeyim adam olmuş.

09.01.2016/Kemal Bölükbaşı/Kahramanmaraş.

Kemal Bölükbaşı
Kayıt Tarihi : 10.6.2016 01:18:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Mine Kul
    Mine Kul


    Hikaye okumaya başladığından itibaren merak uyandırıyor ve ne olur mutlu sonla bitsin diye dua ediyorsun içinden, acıya hikayede bile tahammülümüz kalmadı artık, diyaloglarda gülümsediğimi ayrıca söylemeliyim, kaleminize sağlık Hikaye denemelerinize devam etmeniz dileğimle kutlarım saygılar...

    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (1)

Kemal Bölükbaşı