Adanmıştır Ömrüm Şiiri - Devrim Boran 5

Devrim Boran 5
14

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Adanmıştır Ömrüm

“Bir ömre kaç hayat sığar?” diye sorup, ömrüme sığdırdığım hayatları özetle anlatmıştım. Ömrüme sığdırdığım hayatları anlatmaya, ‘ömrümün kırılma anı’ olan 17 Yaşım ile başlamıştım. Ömrümün en güzel yaşı 17 Yaşım, kurtarıcı meleğim Gönül Hoca’nın Felsefe Dersi ile başlayıp adanmış bir ömre yelken açışımla son bulur. 17 Yaşım’ın Birinci Perdesi, ‘Sakıncasız bir konu seçebilmenin huzuru, dehşetli merakım ve tarifsiz şaşkınlığım ile ayrılmıştım yanından.’ sözleriyle kapanmıştı. Ve şimdi de 17 Yaşım’ın İkinci Perdesi:

Dönem ödevi olarak, ‘3 numaralı filozofum’ olan Hegel’i seçmiştim. Böylece, bir ilke de imza atmıştım: İlk defa bir öğrenciye ‘dönem ödevini seçme hakkı’ tanınmıştı. Üstelik, devletin demokrasiyi uzağına olsun yaklaştırmadığı, demokrasinin ise toplumda kök salamadığı çağdışı bir ülkede böylesi sıra dışı bir hakkı -uğruna kavga etmeden, yalnızca isteyerek elde etmiştim… Ödevimi, Sosyalist Kültür Ansiklopedisi’nden hazırlayıp vermiştim Gönül Hoca’ya. İki sayfalık ödevimin sonundaki boşluğa sürrealist bir resim ile ‘imzamı’ atarak, aykırılığımı dışa vurmayı da ihmal etmemiştim…

Gönül Hoca’nın Felsefe Dersi, nur olup yağmıştı ruhuma. Ruhumda uyuklayan kuşkuyu ve merakı uyandırmıştı çünkü. Ki ruhu aydınlığa çıkaran yol, kuşku ve merakın sonsuz veriminden geçer… Kuşkuya düşmüştüm. Her şeyden ve herkesten kuşku duyuyordum… Meraka düşmüştüm. İnsana ve hayata dair ne varsa merak ediyordum… Kuşkunun bereketli topraklarında yeşerttiğim sorularımı savurup duruyordum hayata. Ve merakın berrak sularında arıyordum yanıtlarımı…

Sosyalist Kültür Ansiklopedisi yetmiyordu artık. Dünyada olup bitene dikmiştim gözlerimi. Ve yeni bir alışkanlık edinmiştim. Gazete okumaya başlamıştım. Babamın yıllardır aldığı Cumhuriyet Gazetesi’ni okumaya başlamıştım. Hoş, daha önce de okuyordum gazeteyi. Spor ve televizyon sayfalarını okumaya, ‘gazete okumak’ denirse elbet. Ama artık, köşe yazılarına ve yazı dizilerine kadar okuyordum gazeteyi. Hatta, gazetede yayınlanan bir yazı dizisi nedeniyle (hayatımda ilk defa) sınıftan atılmıştım.

Erdoğan Aydın’ın “Nasıl Müslüman Olduk? / Türklerin Müslümanlaştırılmasının resmi olmayan tarihi” adlı bir kitabı yayınlanacaktı. Cumhuriyet Gazetesi, çıkmadan önce kitabın özetini yazı dizisi halinde yayınlamıştı. Yazı dizisini heyecanla okumuş, okurken de notlar almıştım. Ve elbette yığınla soru takılmıştı kafama. Konu din olunca, kafama takılan soruları din dersinde sormaya karar vermiştim. Sormuştum da. İlkin sorularımı yanıtlayan din hocası, sonrasında hakaretler eşliğinde sınıftan atmıştı beni…İşte, hayatımda bir ilk daha! Başarılarla dolu okul hayatım boyunca ilk defa sınıftan atılmıştım. Üstelik, disiplin konusu bir söz ya da davranıştan dolayı da değil, yalnızca soru sorduğum için dersten atılmıştım. Görevi öğretmek olan bir öğretmen, yalnızca ve yalnızca soru sorduğu için bir öğrencisini dersten atmıştı. Ve beni dersten atarak, “Öğrettiklerimle yetinin! Ötesini merak etmeyin! Hele de merakınızı gidermek için soru sormaya kalkışmayın sakın!” diye gözdağı vermişti herkese…

Bir çelişkinin kucağındaydım işte! Ya öğretilenlerle yetinip susacaktım, ya da öğrenmek için soru sormaya devam edecektim. Hayır! Öğretilenlerle yetinemezdim. Ki zaten, öğretilenlere inanmıyordum artık. Çünkü hayat, yalanın kuşatması altındaydı. Ve öğretilenlerin hepsi, yalandan ibaretti. Gerçek ise, kuşku ve merakın doğurduğu bir arayışın sonsuz verimindeydi… Evet, öğrenmek için soru sormaya devam edecektim! Soru sormanın bir bedeli olsa da yine soracaktım. Her ne pahasına olursa olsun susmayacaktım. Zihnime örülen duvarları yıkmış, ruhuma vurulan zincirleri parçalamıştım artık. Özgürlüğe doğru yaklaşıyordum usul usul…

Ansiklopedi ve gazete okumanın yanı sıra, okuma alışkanlığımı “roman okuma aşaması”na sıçratmak için bir girişimde bulunmuştum. Büfenin kuytu bir köşesinde duran, kalın mı kalın iki romanı kestirmiştim gözüme. Babamın yıllar önce aldığı, İlya Ehrenburg’un “Fırtına” ve “Paris Düşerken” adlı romanlarını okumaya karar vermiştim. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum şimdi. Romanlardan birini okumaya başlamış, ama çok geçmeden sıkılıp bırakmıştım. Çünkü roman, hem anlam haritamda “tanımsız bir cisim” idi henüz, hem de dizginsiz merakımı gidermekten uzak idi…

Sınıfım, din maskesi takmış gericiliğin kuşatması altındaydı. Gericilik, kitap, dergi ve kasetler aracılığıyla yayılıyordu hızla. Hatta, okulun arkasında ‘çayevi’ görünümlü bir üsse de sahipti… Gerici sınıfdaşlarım, ‘sınıfın aykırı öğrencisi’ beni de saflarına katmak için çırpınıp duruyorlardı. Aylar önce yaşanan ve 33 insanın yakılarak katledildiği ‘Sivas Kıyımı’ ile gerici sınıfdaşlarımın hummalı faaliyetleri arasındaki apaçık bağlantıyı anlayabilecek bir bilince sahip değildim henüz. Ama ‘karanlık bir dünya’da yaşadıklarının farkındaydım. Felsefe Dersi’nde ölümcül bir sessizliğe gömülmeleri, düşünmekten ve aydınlıktan korkularının bir yansımasıydı. Korku ile büyütülerek zihinleri prangalanmış gerici sınıfdaşlarımın yaydıkları karanlıktan rahatsızlık duyuyordum. Duyuyordum ya, aydınlığa henüz adım atmıştım ve karanlığa karşı koymaktan uzak idim henüz… Ansiklopedi’nin etkisiyle kendimi ‘sosyalist’ olarak tanımlamaya başlamıştım. Sosyalizmin s’sinden habersizdim oysa. Aylar önce de, sözlük anlamındaki ‘özgürlük’ ifadesine aldanıp kendimi ‘liberal’ olarak tanımlamıştım. Sosyalizmi felsefi bir akım sanıyordum…

Ve miladıma doğru yaklaşıyordum usul usul…

‘Olmak ya da olmamak’ ikileminde sürüklenen kimlik bunalımım, müfredata konulan Felsefe Dersi, Gönül Hoca’nın ‘felsefe öğretmenim’ olarak hayatıma girişi, Sosyalist Kültür Ansiklopedisi’ni keşfedişim, dönem ödevini seçme hakkını elde edişim, Marx ve Engels’i sakıncalı olduğu için seçemeyip Hegel’i seçmek zorunda kalışım, Cumhuriyet Gazetesi’ni okumaya başlayışım, Erdoğan Aydın’ın yazı dizisi, din dersinde sınıftan atılışım, İlya Ehrenburg’un romanları, başarısız roman okuma girişimim, gerici sınıfdaşlarım ile çelişkim, kendimi sosyalist olarak tanımlayışım ve o soru. Miladımı başlatacak olan o soru.

1994 yılının Nisan ya da Mayıs ayı idi. Sınıftaydık. Ön sırada oturan Barış, bir sohbet sırasında ‘Sosyalist misin?’ diye soruvermişti bana. Garipsemiştim sorusunu. Çünkü, ilk defa böyle bir soru ile karşılaşıyordum. Hoşuma da gitmişti sorusu. Çünkü, sorusu ile sosyalist oluşum anlam kazanıvermişti. ‘Evet, sosyalistim!’ demiştim gururla. ‘Ders çıkışında görüşelim’ demişti. Gizemli bir hava oluşuvermişti birden. Acaba ne konuşacaktı benimle!.. Ders çıkışında ana binayı geçip, atölyelerin arkasındaki tenhaya gidip oturmuştuk. Barış anlatmış, ben ise dinlemiştim heyecanla. Meğer Barış da sosyalistmiş. Ve sosyalizm, felsefi bir akım olmanın ötesinde, uğruna mücadele edilmesi gereken bir dava imiş. Okulumuzda da Liseli Öğrenciler Birliği adı altında sosyalizm mücadelesi yürütülmekteymiş… LÖB’e davet etmişti beni. Davetini coşkuyla karşılamıştım. Ve okulun Löb toplantısına katılmak için sabırsızlıkla beklemeye başlamıştım…

94’ün baharında mahallede bulunan köy derneğimize gidip gelmeye başlamıştım. Dernekten Yılmaz adlı liseli bir arkadaşa Barış’ın davetinden söz etmiştim. Meğer Yılmaz da, Nevzat Ayaz Lisesi’nin Öğrenci Birliği’nde yer alıyormuş. Ve daha kendi okulumun toplantısına katılamadan, Nevzat Ayaz Lisesi Öğrenci Birliği’nin toplantısında buluvermiştim kendimi. Dernekten birkaç kişi ile gittiğim toplantı, Ümraniye Çarşı’da bulunan bir binanın üst katındaki Sosyalist İktidar Partisi’nde yapılmıştı. Vardığımızda toplantı bitmek üzereydi… Böylece, hem ilk defa bir toplantıya katılmıştım, hem de ilk defa bir partiye –üstelik sosyalist bir partiye gitmiş olmuştum.

Birkaç hafta sonra yine Löb toptantısı için Sip’e gitmiştik. Toplantı sonrasında Sip’ten Özgür abla, başlatacakları eğitim çalışmasına davet etmişti bizi. Kaynak olarak, Emile Burns’ün ‘marksizmin el kitabı’nı vermişti bana. Kitabı dikkatle okumuştum. Ama bir olayın sonucu kapıldığım yabancılık hissi nedeniyle eğitim çalışmasına katılmamayı tercih etmiştim.

Okul kapanmıştı. Ve ben, okulumun Löb toplantısına katılamamıştım bir türlü. Barış’dan ses çıkmamıştı çünkü. Karnemi almak için okula gittiğimde Barış ile karşılaşmıştım. Karnelerimizi aldıktan sonra Barışgil’e gitmiştik. Birkaç dergi ve 3 tane kaset vermişti bana. Yeni Demokrat Gençlik adlı derginin birkaç sayısını, Kutup Yıldızı’nın ‘onurumuz’ adlı kasetini, Emekçi’nin adını hatırlamadığım bir kasetini ve ‘günlerin getirdiği’ adlı devrimci marşlardan oluşan bir kaset. Dergileri ve kasetleri alıp eve dönmüş, okul açılana kadar da Barış ile görüşmemiştim.

Okul kapandıktan sonra kapağı derneğe atmıştım. Bir yandan Ansiklopedi’den Marx’ı okuyarak sosyalizmi öğrenmeye çalışıyordum, bir yandan da dernek çalışmalarına katılarak ilk sosyalleşme atılımlarımı gerçekleştiriyordum.

Hayatımın ilk (işçi) eylemine de o sıralar katılmıştım. 94’ün Haziran ayıydı sanırım. Ümraniye Belediyesi işçileri işten atılmıştı. Atılan işçiler arasında mahalleden tanıdıklar da vardı. İşten atılmaları protesto etmek için mahalleden birkaç kişi ile Ümraniye Belediyesi’nin önünde yapılan eyleme gitmiştik. Eylem sırasında, yakalarında işten atılmalarla ilgili kokart bulunan Siplilerin bildiri dağıtması dikkatimi çekmişti. Bildiri dağıtanların ikisi de bizim okuldandı…

94 yazı, Lütfü Kaleli söyleşisi, paneller, düzenlediğim şiir yarışması, Şile gezileri ve Barış Şenliği ile dolu dolu geçmişti. 94 yazıma damgasını vuran anım ise, Birleşik Sosyalist Parti’nin 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Kadıköy sahilinde düzenlediği ‘Barış Şenliği’ olmuştu. Afişini görüp de haberdar olduğum şenliğe, solistliğini -üç yıl önce kanserden ölen- Kazım Koyuncu’nun yaptığı Türkiye’nin ilk Lazca rock yapan grubu olan ‘Zuğaşi Berepe’yi dinlemek için gitmiştim. Şenlik alanında gezinirken de kurtarıcı meleğime rastlamıştım. Çimenler üzerinde oturmuş, uzattığı bacaklarının üzerinde yatan bir çocuk ile meşgulken rastlayıp merhabalaşmıştım Gönül Hoca ile… Ben Zuğaşi Berepe’yi beklerken de, önceki yıl yaşanan ‘Sivas Katliamı’ndan kurtulan Aziz Nesin, sahneye çıkıp bir konuşma yapmıştı… Böylece, Gönül Hoca’yı son kez, Aziz Nesin’i ise ilk ve son kez görmüş olmuştum.

Yaşadığım ve tanık olduğum onca ilk ile belleğime kazınan 94 yazı bitmiş ve okul yeniden açılmıştı. Okul açılır açılmaz da Löb toplantısına çağrılmıştım. Beklenen gün gelip çatmıştı sonunda. Toplantı, Cuma günü okul çıkışında Sip’te yapılacaktı. Barış ile Çarşı’ya yakın bir parkta buluşup gidecektik toplantıya. O gün okul yoktu. Erkenden kapağı parka atmıştım. Barış gelmemişti ama. Sip’e altıüstü iki defa gitmiştim. O da aylar önce idi. Ne Sip’de, ne de Löb’de bir tanıdığım vardı. Özgür ablayı saymazsak elbet. Biraz çekingen, ama daha çok da heyecanlı bir şekilde kalkıp gitmiştim Sip’e. Şansıma, ortaokulda aynı sınıfta okuduğum Güler’e rastlamıştım. Sınıf arkadaşı Filiz ile gelmişti toplantıya. Belediye önünde bildiri dağıtan Siplilerin arasında gördüğüm iki kişi de oradaydı. Tanışınca farkına vardık ki Tarkan ve Yeliz, beni gıyaben tanıyorlarmış zaten. Kimya hocamdan duymuşlar adımı. Tanıdıkların çıkması ile çekingenliğimi atıvermiş ve ortama ısınıvermiştim hemen. Derken, Barış’ın arkadaşları Denizgil ve yirmiye yakın öğrenci ardarda gelivermişti. Toplantı için bir odaya doluşmuştuk. Gergin bir havada gerçekleşen toplantıda yapılan seçim sonucu Deniz, temsilci seçilmişti… Toplantı sonrasında Denizgil’le birlikte çıkmıştım. Deniz, Haydar, Elif ve ben, Sondurak’a gidip bir yere oturmuştuk. Barış’ın çağrısını yineleyip ertesi gün yapılacak eylemi haber vermiştiler bana. Eylem, 1993’te Cia’nın komplosu sonucu Peru’nun başkenti Lima’da tutsak edilen Aydınlık Yol’un lideri Abimael Guzman’ın serbest bırakılması için yapılacaktı. Eylem için randevulaşıp ayrılmıştık.

Cumartesi günü Haydar ve Deniz ile Sondurak’ta buluştuk. Otobüse binip Üsküdar’a indik. Üsküdar’dan da vapur ile Eminönü’ne geçtik. Ve eylemin yapılacağı Sirkeci Postanesi’nin önüne gittik. Neden sonra, Postane’nin merdivenleri üzerinde ‘Yeni Demokrat Gençlik’ pankartının açılması ile eylem başlayıverdi. 30-40 kişi ile pankartın arkasında saf tuttuk. Hızla okunan basın açıklaması ve atılan sloganların ardından eylem sona erdi. Ve kaçarcasına dağılmaya başladık… Ertesi gün Cumhuriyet Gazetesi’nde eylemin haberi çıkmıştı. Habere eklenen fotoğrafta kendimi görünce, bir tuhaf hissetmiştim kendimi…

Eylem, ömrümün kırılma anı olmuştu. Böylece, tarihöncem sona ermiş ve miladım başlamıştı. ‘Yarin yanağından gayrısını ortak kılma düşü’nün eylemcisi olarak adanmış bir ömre yelken açmıştım artık...


Şubat 2008 * İstanbul * devrim BORAN

Devrim Boran 5
Kayıt Tarihi : 19.10.2019 19:12:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!