Ana Sayfa  | Yardım  | İletişim       Antoloji'de arayın:  
Antoloji.com  KitapEtkinliklerŞarkılarResimForumNedir?E-KartÜyelerGruplarSMS
 Şiir Bölümü 

Şiir / Şair Arama >> 

 Bu şairlerimizi okudunuz mu? Bu kutuyu gizle!
bu da ne?
 Şiir Ana Sayfa
 Şiir / Şair Arama
 Şiir Listem
 Şair Listem
 Tüm Şairler
 Tüm Şiirler
 Yeni Şiirler
 Top100 Şiir
 A Listesi
 Günün Şiiri
 Rastgele Şiir
 MP3 Şiirler
 Resim Şiirler
 Şiir / Şair Ekleme
 Yetkili Şair Girişi
 Şiir Yarışması
 E-kitap
 Yorumlarım
 
Konularına Göre:
• Aile
• Allah
• Ankara
• Anne
• Asker
• Aşk
• Atatürk
• Ayrılık
• Baba
• Barış
• Bebek
• Doğum Günü
• Dostluk
• Gurbet
• Hasret
• Hayat
• İhanet
• İstanbul
• Kadın
• Mutluluk
• Ölüm
• Özlem
• Savaş
• Sevgi
• Sitem
• Umut
• Vatan

daha fazlası >>

 

VESAIRE Konulu Şiirler - vesaire Şiirleri

Bu sayfada sitemizde kayıtlı 200,000 'den fazla şiir arasında konusu "vesaire" olan şiirleri görmektesiniz. Şiirlerin "vesaire" ile ilgili olup olmadıkları sistem tarafından belirlendiğinden konu dışı bazı şiirler listeye karışmış olabilir. vesaire Şiirleri, "kaliteye" göre değil, konuya olan ilgilerine ve popülariteye göre sıralanmıştır.

 
 
 
    

281  

KAPSAMLAR VE DİNOZOR YUMURTASI'NDA BİR GÜN

bölüm i.

a.
Tabloların, sahteleriyle değiştirildiği doğru mu gezegende?
Ay ne kadar parıltılı imiş; 8O’li yıllarda evlilik, evcilik, evcinick
Bir inşaat tersanesi fotoğraf stüdyosu, hayal arkası, parlak –
arkaplanı fotoğrafa duran için –cafcaflı bir sanat eseri,
Bir orman ya da birkaç ağaç, renkli bir hayal-akvaryum..
o karton kumdan yapıldıysa kağıt, ağaç sorun değil
Ama dönüşümlü Ay’a iniş stüdyosu “Houston, Houston..”
demek sahne sahne olsa; elmas, bir şekil verilemez.
Halbuki durum tam tersi, Pembe Panter ki güzel kendisi:
..onun kibar hırsızı, o değil; kolay ayırtına varılmalı.
........... devamı >>
 
Akın Akça
    
    
    

282  

AŞÇI KIZ (ÖYKÜ)

1.Park
Mutfakta tabak çanaklarla oynuyordu gene o gece. Rüzgarın uğultusu tüm gücüyle camlara vuruyor; çıkan bu sesler, sanki oracıkta duran şehrin büyük caddesinin gürültüsünü bile bastırıyordu. İçerideki kalabalık ahaliden, masalardan devamlı bağırtılar geliyor; ulaşan bu aceleci yakarmalar kasadaki patronu tedirgin ediyor, haliyle aşçı kız daha da çabalar bir pozisyona sevkolmaya azmediyordu. Bu işlek caddenin üzerine kurulan lokanta; mutfağı, arka tarafta, araba parkına açılan mevkide saklıyordu. Paydosa yakın gece saatlerinde bazen çöpleri de çıkarıp döküyordu aşçı kız. 32 yaşındaydı ve yalnız başına bir evde yaşıyordu. Hayattan ne bekliyor, pek bilmiyordu ama bazen ay sonlarında, bazense ay başlarında, eline geçen parasıyla geçinip gidiyor, hafta sonlarıysa eski birkaç arkadaşıyla buluşuyordu.
........... devamı >>
 
Akın Akça
    
    

283  

NAKŞEDEN İZLER (ANI ROMAN 12)

Fakat bir demlemeye mahsus çay, defalarca kaynatılıp servis yapılıyordu, toplanan paraları kimlerin paylaştığı ve nasıl bir vicdanla harcadıklarına tercüme gerekmiyordu.
Bir ağacın altında, İbrahim isminde uyanık olduğunu zanneden, himmet dedeli olduğunu, hiç sormadan söyleyen, arkadaşla oturuyorduk.
Bu İbrahim’le tanışmamızda, benim için çok enteresan olmuştu, çarpıp azarlamıştım ve bir daha yakınımda dahi, seni görmeyeyim diyerek ikazda bulunmuştum.
Askerliğimizin ilk günlerinde, yemekhanede topluca oturuyorduk, benim yanıma yaklaştı, ön dişleri altın kaplama, göz rengi yeşile yakın, ilk aklıma gelen çalgıcı veya çingenemi olduğu idi.
........... devamı >>
 
Mustafa Cilasun
    
    
    

284  

NAKŞEDEN İZLER (ANI ROMAN 5)

Halkının refahını ve mutluluğunu, artırmak yerine,onları sürekli perişanlığa, mahkum ediyorsa,
Adına Parlâmento denilen, ve bu milletin temsil yetkisi verdiği, millet vekillerinin bulunduğu mekan,her on yılda bir,tedavülden kaldırılıp,tasfiye ediliyorsa,
Bunu da, millet adına yaptık,milletin ve devletin bekası için diyorlarsa,temsil yetkisi olan nice mümtaz şahsiyetleri,hiç suçları olmadığı halde,mahkum ediyorlarsa,
Kendi kuvvet dengelerini, korumak ve kurtarmak adına,kanun çıkartıp,milletin ali menfaatlerini, hiçe sayıyorlarsa,
Milletten habersiz, kendi namı hesaplarına çalışan,kon tür gerilla,ergenekon veya batı çalışma gurubu gibi,
........... devamı >>
 
Mustafa Cilasun
    
    

285  

ÇORAK ÜLKE (T.S. ELİOT)

ÇORAK ÜLKE


T.S.Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy




“Nam Sibyllam quidem
Cumis ego ipse oculis meis vidi
........... devamı >>
 
İsmail Aksoy
    
    
    

286  

İLGİNÇ RASLANTI

Bu yıl ağustos ayının dördünden itibaren yıllık izinimi kullanmak için izine ayrılmıştım. Ỉ zini planlarken amacım yirmi günlüğüne bir Ỉ stanbul ziyareti olacaktı, ama çeşitli ve kişisel sebeplerden dolayı bu izinimi erteleyerek Ỉ stanbula gitmekten son anda vazgeçmiştim. Ve gerçekten iyi de yapmamıştım. Yıllardan beri ihtirasla istediğim bu ziyaret kendi hatalar zincirimin sadece bir halkasıydı benim biyografimde... Ben de kendimi teselli ederek gezdiğim şu Almanya’nın Frankfurt am Main kentinde kendime her gün can sıkıntılarımı aşmak için geliştirdiğim bir yöntem buluyordum. Bu kafeterya senin, şu bar benim diye dolaşıp duruyordum. 11 Ağıstos 2008 tarihi de aslında diğer günlerden farklı bir gün değildi, ben iyi uyumadığım bir gecenin ardından her zamanki gibi tıraşımı olup, duşumu aldıktan sonra temizce giyinerek gönlümce bir gün geçirmek için evden zevkle ve ıslık çalarak çıkmıştım, beni görenler ya lottodan para kazandığımı, ya da yeni bir bayan arkadaş bulduğumu sanarlardı. Bu sevinç rüzgarıyla tramvay durağına doğru hızlı ve neşeli adımlarla yürüdüm. Tahminen beş dakikalık bir bekleyişten sonra beklediğim tramvay geldi ve ben yine her zaman ki gibi boş koltuklardan birine oturarak yeni başladığım kitabımın sayfaları arasına gömülerek içimdeki neşesiz sevinci, neşeye dönüştürmeğe ugraştım. Okumanın zevkini gerçekten beşinci ve altıncı cümleden sonra olsa gerek, alarak tattım. Kaşımı kaldırdığımda tramvay da istediğim durağa gelmişti zaten. Ben de bu süre içinde bu kitaptan yedi sayfa kadar bir kısmı okumuştm. Kitabın konusu aydın, ilerici bir tarih öğretmeninin, öğretmenliği sırasında tarih derslerinde alışılagelmiş resmi tarihi irdeleyerek büyüteç altına almasından dolayı karşılaştığı güçlükleri anlatıyordu. Yani resmi tarihin „yalanlarını“ gerçekten gün ışığına çıkaran yöntemler kullanan bu Atatürkçü Öğretmen bir yönüyle aydın kuşaklar yaratmanın mücadelesini verirken, gelecek kuşaklara okuma sevgisinide aşılamak için verdiği olağanüstü gayretlerini sıralıyordu. Çünkü Türkiye’de 1950 yıllardan beri her alanda görülen yozlaşma en çok eğtim alanında gerçekleştirildiği için, sanırım ülkemizin şu an karşılaşmış olduğu sorunların da geçen 60 yılda ülkeye hükmeden bütün gerici ve sağcı partilerin dini kullanarak istedikleri başarıyı elde etmeleri bunun bir göstergesi olsa gerek. Bunun tersini iddia etmek demek, „kuma kafa gömerek, dünyaya bakmak“ demek olduğunu her aklı selim insan anlayacaktır. Cumhuriyet, Türkiye’ de Avrupa’da ki gibi tabandan gelişerek kurulan bir halk hareketi olmadığı için gelişimide ancak askeri kontrollerle geçici başarılara imza atarak kalıcı olma mücadelesini sürdürmüştü. Ne zamanki benim deyişimle sözde „inmek – binmek demokrasisi“ endüstrileşmeyi yaşamamış, yarı kentli, yarı köylü, okuma yazmayı kıt kanat beceren, düşünmeyen, sorgulamayan, itaatkar bir halkla salt çoğunlukları sağlayarak ikdidardaki partiler istedikleri kadroları, istedikleri bakanlıklara getirerek adım adım iktidarlarını kuruyorlardı. Bu bir yönüyle bana Selçuklu Devleti’nin feodal beylerinin karşılıklı sürdürdükleri it dalaşını andırıyordu. Bir kaç ilerici Kemalist aydının ve Kemalizmi canı pahasına savunan subay kadroları işin üstesinden gelemiyorlardı. Çırpındıkça batış misalini oynayan „Türkiye Sosyaldemokrasi’sinden ümitler tamamen kesilmişti. Kısa msafede kitaptan edindiğim bu bilgiler benim içimdeki öteki acılarımı bir nebze de olsa dindirmişe benziyordu. Ỉ nisten hemen sonra ilerideki bankama giderek biraz para alıp harcamak istiyordum. Ỉ lk işim kremalı bir Cappuccino içerek güne merhaba demek olacaktı. Ben gerekli parayı kontomdan çektikten sonra şehirin merkezine doğru giden onlarca metro ve tramvaylardan dört numaralı metroya binerek on dakikalık ikinci bir yolculuktan sonra istediğim istikamete de gelmiştim. Binlerce insan içinden sıyrılarak uzunca yürüyen merdivenlerden birine atlayıp sessiz ve sakince etrafımı ayrıntılarıyla inceleyerek Kadınlar Kilisesi’ni geçip, Frankfurt Merkez Kütüphanesi’nin merkez binasındaki Kafeteryaya gelmiştim. Hemen köşedeki boş masalardan birisine rahatça oturarak solumdaki masada oturarak kahvesini içip kaşığını yalayan güzel bir Alman bayanı gizlice göz altından seyretmeğe başladım. Bu arada garson kızın gelmesini bekleyerek listeyi elime alıp evire çevire döndürerek bakmış gibi yaparak öyle duruyordum. Hava bu ülke için normalin biraz üzerinde olduğu için cappuccino içme fikrimi bir saniyede değiştirerek büyük bir cam tabakta 5.90 Euro değerinde mevalı bir dondurma ısmarladım kendime… Bu arada bir yandan da çaktırmadan sol tarafımda oturan bayanı hala seyretmek için arada sırada ona dogru bakışlar fırlatıyordum. Bu şehirin ana merkezi sayılacak yeri bana Türkiye’de ki bayramdan önceki Pazar yerlerini andırıyordu. Daha on dakika geçmeden ananaslı, kivili, mangoslu ve kirazlı dondurma tabağım da gelmişti. Kendi içimden bu manzara görülmeye değer diyerek geçirdim ve eğer hava sıcak olmasa çok yavaş yeme isteğimde olabilirdi. Ama ben normalden fazla acele ederek yavaş yavaş meyvalı dondurmamı kaşıklamağa başladım, dondurmayı yerken, bir yandan da bu orta güzellikte ki Alman hanımla bir diyalog kurmanın felsefesini yapmağa uğraşıyordum. Bayan kırkını ya yeni aşmış, ya da kırkına yeni basmıştı yaş itibariyle… O öyle sesiz başı öne eğik melankolik ve elemli bir şekilde düşünürken; ben onun elbiselerini, saçını, ellerini, giydiği ayakkabısını, omuzlarının duruşunu, göğsünü, yüz ifadesindeki mimikleri, sukunetini ve kilosunu tahmin ederek zamanımı geçirmeğe çalışıyordum. Sonra birden güneşin dönüşüyle gördüğüm yüzünün soluk oluşunu görmem, duygularımın emriyle harket eden mantığım, onunla kontak aramama gerek olmadığı sinyalini beynime gönderdi. O şu andan itibaren kilolarının aradığım özelliklerde birisi olmasına rağmen benim beynimdeki formata uymuyordu. Bakımlı yüzleri, onun içindeki gizli soğukluğu gizleyemiyordu. O bu arada yinede bir iki defa benim tarafıma bakarak hesabını ödemek istiyordu. Bunu ben davranışlarından anlamıştım. Ama ben açık vermeden bir daha onun tarafına bakarak karşılıklı bir gülümseyişle cevaplandırmıştım. Gayet sakin olan bu hanımefendi, acaba benim bakışlarımı farkedip rahatsız mı oldu diye içimden geçirirken o da hesabınını ödüyordu. Ben ona bir daha tepeden tırnağa bakarak vucut olarak hiçte fena sayılmayan bu hanımla neden iyi bir diyalog kuramadığıma hayıflanırken, bu kez ki bakış ondan geldi ve gülümseyerek, kibar Almancasıyla „size iyi günler diliyorum“ diyerek kalkıp ters istikamete doğru yürüyordu. Bende hemen hafifçe başımı çevirerek ona baktığım da o hemen yandaki oldukça modern mimari bir tarzda yapılmış bir binaya girmek için sol cebinden çikardığı şifreli kartı ile kapıyı açarak bu binaya girdi. Bina Franfurt Belediyesi’ne ait bir bina idi. Kapının hemen girişinin sağ yanındaki kartallı armanın altında: Kadınlardan sorumlu bir müdürlük kolu olduğu anlaşılıyordu (Frauenbeaufrtagte für Frankfurt am Main) .
........... devamı >>
 
Hasan Hüseyin Arslan
    
    

287  

BENDEN OLMAYAN - DAMAT FERİT, DÜRRİZADE VE MUSTAFA SABRİ

Osmanlı Şeyhülislamları Listesi:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_%C5%9Feyh%C3%BClislamlar%C4%B1_listesi
Cuma, 14 Eylül 2007
Yazıyı birkaç kez dikkatle okudum...
İslamcı düşünür olarak öne sürülen, Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç 'ın, 'Sömürge olmamak' başlıklı köşe yazısına şaşırmadım, güldüm! .. İslamcı ya da önemli bölümü soldan çark etmiş liberal etiketli yazarların tarihi ne denli kolayca çarpıttıklarını bu sütunda defalarca sergiledim.
Ancak, Ali Bulaç'ın yazısı, bu alanda benzeştiği diğer kalemleri bir çırpıda geride bırakıverdi! .. Yazı, 'İslam dünyasının yüzde 80'inin 19. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyılın neredeyse son çeyreğine kadar sömürge olmasına karşın Türkiye ve İran'ın bundan kurtulduğu, ancak bu durumun aslında dezavantaj olduğu! ' anafikri üzerine kurgulanmış... Neden dezavantajmış? Çünkü böylelikle, sömürge olanlar totaliter yönetimlerden kurtulmuş, ancak bağımsız kalan iki ülkede totaliter yönetim anlayışı sürekli hale gelmiş! Öyle ki, bugün Mısır ve diğer Ortadoğu toplumları sivil alan ve medeni özgürlükler konusunda Türkiye ve İran'dan çok daha iyi konumda bulunuyorlarmış...
........... devamı >>
 
Akın Akça
    
    

288  

YILBAŞINA. YILBAŞI MACERASI -SENFONİDE, BİR YILBAŞI SİHRİ (NOEL NİTE XMAS THRU Hİ-Fİ-WİND OF THE MOONRECKLE)




........... devamı >>
 
Akın Akça
    

??
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2007. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu. Şu anda buradasınız:


05.12.2008 17:10:30

  » Ana Sayfa  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Antoloji Kulübü  » Gruplar  » SMS  » Yardım  » İletişim

 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İletişim