MANSİYON

ANONİM BİR MASALIN METROPOL DOĞURAN KAHRAMANI

(Sen öğelerine ayrılmış yaralı bir cümleydin İstanbul ve ben seni ne zaman noktalamak istesem, boynu bükülürdü kelimelerin.)

Mevsim kıştı.
Tek heceli soyut bir kılıf giymiştin üzerine
ve yüzün çok uluslu bir ülkenin iç savaşları kadar karışıktı.
Uzun upuzun bir yoldan gelmiş kadar yorgundu Kadıköy, doğrulmuştu
elleri belindeydi, acıklı bir türkü tutturmuştu.
Art arda, sık sıralanmış numarasız vagonları andırıyordu istif istif kalabalık.

Mevsim kıştı.
Çok renkli bir gök kuşağı giymiştin üzerine
ve yüzün kalibresi bilinmeyen bir silahtı.
Bense güvercinden bozma bir martıydım sahilinde.
Ceplerinde mavi biriktiriyordu Ortaköy, biriktirdiği maviliklerle kumpir alıyordu.
Kanla karışık atıklar dökülüyor, kirletiliyordu Ortaköy büyüyordu.
Sen heybetli hükümdarların,
savaş meydanlarında rüyasını süsleyen telli duvaklı gelin oluyordun.
Bense gizli kapaklı semtlerinde işlenen,
kayıtlara geçmeyen bir cinayet olarak kalıyordum.

Mevsim kıştı.
Çok hüzünlü bir yalan giymiştin üzerine
ve yüzün imgesi eksik bir şiir kadar yavandı.
Bense şarjörü sen dolu tövbesiz bir katilin özenle öldürdüğü,
oybirliğiyle kazılan bir çukura yine aynı özenle gömdüğü ıslak bir cesettim.
Ve eşitlik aranıyordu o sıra Taksimde,
evet eşitlik azılı bir suçlu gibi aranıyordu.
Oysa söz konusu sen iken eş düşmüyordu gölgem bile bedenime
üstelik varlığın aklımı saf dışı bırakıyordu.
Nice zamanlardır adaleti anlatan dervişler,
bu konuda sığınılacak bir iki söz söylemiyordu.

Mevsim kıştı.
Emanet bir ihtişam giymiştin üzerine
ve yüzün özüne yasaklıydı.
Bense özgürlüğünün bedelini ödeyemeyen bir mülteci gibi
bakıyordum gözlerine.
Gece, askeri bir darbeyle aniden düşünce,
şarkıların menşei unutuluyordu.
Ayaküstü kurulan cümlelerde Tophane’nin cezasını üstleniyordu Beyoğlu.
Ve ben, her hakkı sende saklı, o ihtişamlı boğaz manzaranda
ne zaman tutuklansam,
vücudumun gürültülü coğrafyasında, melodisi ağır bir halk ayaklanıyordu.

Mevsim kıştı.
Yüklü bir tarih giymiştin üzerine
ve yüzündeki her satır kalıtsaldı.
Bense o geniz yakan iyot kokusuyla
akıl almaz sokaklarında
çakılı kalıyordum.
Ne zaman ayrılmaya teşebbüs etsem,
muhalif bir gök kuruluyordu adıma, idam ediliyordum.
Ve sen sağlaması yapılmış bir neşter izi gibi belirgindin yüzümde.
Belki o sırada Kanlıca ‘da yoğurt yiyordun
Ya da Galata ‘da uluorta meydanlarda öpüşen sevgilileri izliyordun.

Ah! İstanbul. Teninin fevkalade hür, cazibeli bir mimarisi vardı.
Bense içinde, çarpık kentleşen yasaklı bir gecekondu oluyordum.
İkindi sonraları sancılı bir yağmur başlıyor, sanki gök yarılıyor sen düşüyordun içinden.
Yedi tepenin üzerine rengârenk serpiliyordun.
Sen, asırlardır anlatıla gelen o tılsımlı hikâyelerde başrol oyuncusu oluyordun.
Bense her seferinde Haydarpaşa ‘dan soluk soluğa kalkan,isimsiz,dumanı kara bir treni oynuyordum.

Mevsim kıştı.
Gösterişsiz acılar giymiştin üzerine
ve yüzün ritmi bozuk şarkıları aynı lehçede birleştiriyordu.
Bense yanlış ölçülerde şiirler yazıyor, bir sokağından diğerine iltica ediyor korkuyor,sığınacak bir ırk arıyordum, sen o mağrur gölgenle kimliksizliğin başkenti oluyor,renklerini cesurca sergiliyordun.
Ve o sıra uykusuzluk devrim yapmıştı Kız kulesinde,
geceyi katlediyordu.
Demli bir muhtıra yayınlıyordu yıldızlar,
öte yandan ay ışığını söndürmüş gizli gizli izliyordu.
Sen Fatih ‘de çok oyunculu, renkli bir tiyatro sahnesi oluyordun.
Bense Üsküdar ‘da hiç açmamış bir çiçek ya da arsız bir vapur dumanı oluyordum.
Sağır,dilsiz,kötürüm oluyor,gözlerini dileniyordum cadde cadde sokak sokak.
Sen Kartal'da neşeli bir çocuk parkı,
ben Sarıgöl'de bir Çingene şalvarı oluyordum.
Sen buram buram hürriyet oluyordun, ben tipi olmayan ceza evlerinde,
geç kalmışlığın cezasını çeken
ve her görüş gününde kederlenen bir hükümlü olarak kalıyordum.

Mevsim kıştı.
Cüretkâr bir iklim giymiştin üzerine
ve tahrip gücü yüksek işkenceydi gözlerin, yağmalardı.
İşte o vakitler sana susuyordum.
Yokluğun ağız dolusu küfür oluyordu aklımda.
Ben, Cihangir yokuşunda boynu bükük bir kaldırım taşı oluyordum.
Seninse uzun, alımlı gölgen uzanıyordu siyasi haritalarda.
Sen şifresi içinde saklı kasalarda,
paha biçilmez şaşalı bir mücevher gibi gizlenirken
ben tarih öncesi dönemlere ait, hiç uyulmamış, eksik bir manifesto olarak kalıyordum.

Ah! İstanbul
Tam da şiirin burasında, yazdıklarımda kendini arama.
Senin zerreni batıramam harflere,
Ben, sadece sana geç kalmışlığımın vergisini ödüyorum
rakımı yüksek cümlelerle.
Kim olduğumu sorma .Unuttum adımı.
Ben aynı göğün altında sana böylesi hasretken
kim bilir sen kaç kişiyle cömertçe paylaşıyorsun coğrafyanı.

Ah! İstanbul affet.
Adına kelimeler kirlettim.
Hiçbir dilde eksiksiz karşılığı yokken geçmişinin
sonra bu yerler bu gökler asırlardır şahidiyken adı unutulmuş medeniyetlerin
söyle, ben seni hangi kavmin inancına benzeteyim.

Ah! İstanbul affet.
Adına alfabeler kirlettim.
Şimdi özünü inkar eden bütün şairler ayaklanacak
Ve taraflarınca kalemim kırılacak.
Yeni nesil haine çıkarılacak adım, figüran bile olamayacağım şiirlerde.
İnanma onlara, ben adı unutulmuş küçük bir kız çocuğuyum.
Üzerine alın beni İstanbul, faili sen cinayetler var içimde.
Nasılsa kimse anlamaz.
İnanma onlara,sana biriktirdiğim bu harfler,
bu şiirsiz kafiyeler bir rüşt ispatı değil İstanbul,olamaz.
ARZU MEMİŞ

 

MANSİYON

İSTANBUL SESLERİ

a-

Dillenirken dillerde, sevda sevda İstanbul
Kadîm şehir deryası, güzellikler mülküydü
Kostantin’in üstüne, son peygamber çağrısı
Alp-Erenler dilinde ıtır kokan türküydü
Çağ açılan zamanda, fetihlerin muştusu
Gül koklayan adamda, kutlu töre ülküydü
Dillenirken dillerde, sevda sevda İstanbul

Taçlanırken İstanbul, yüreklerde aşk vardı
Kalesine, burcuna soylu akınlar vardı
İstanbul mu özgeydi, can verilen uğruna
Sevdalıktı, sevdaydı özü güzel diyardı
Asırlardır aşk idi, Türk-İslâm’ın gönlüne
Asarına Türklüğün, Leylâ idi, gül yârdı
Taçlanırken İstanbul, yüreklerde aşk vardı

Sultanların otağı, mekânıydı İstanbul
Asırlarca uğruna şiir, destan yazılan
Fetihlerin fetihle, yarıştığı zamanda
Saadetti gül mührü, yüreklere kazılan
Güzelliği üstüne, şehrengizler doğarken
Karanlıktı bu şehrin hâlesinde bozulan
Sultanların otağı, mekânıydı İstanbul

Adaletin remziydi yeni çağda hoşgörü
Töresinden Türklüğün, bağdarından dökülen
Osmanlı’nın kavuğu, tercih idi başlarda
Külahıydı Kardinal, kafalardan sökülen
Üç hilalli sancaktı kalelere, burçlara
Hakk aşkıyla sevdalı, Hakk lafzıyla dikilen
Adaletin remziydi yeni çağda hoşgörü

Sultâna da adâlet, köleye de bir idi
Hükmü koyan kadılar, hak vicdanlı pîr idi
Hıristiyan, Müslüman bütün dinler mensûbu
Hâllerinde gül neşe pür-kanat özgür idi
Sinegokun, caminin kilisenin, havranın
Sedâları o çağda, Davut gibi gür idi
Sultâna da adâlet, köleye de bir idi

Gül çağıydı o zaman, gülce sesler çınlardı
Çamlıca’dan Göksu’ya Adalardan, Haliç’e
Müslüman’ı, Arap’ı gayrı Müslim tebâsı
Ayrı gayrı bilmeden, yaşarlardı iç içe
Adaletle hükmeden, hüküm fermâ canlar ki
Zorlamazdı kimseyi, ötelere hiç göçe
Gül çağıydı o zaman, gülce sesler çınlardı

b-

Dem tutardı dillerde, ezgi ezgi şarkılar
Dillenirdi Tatyos’un, Nevres Bey’in udunda
Ârif Bey’in âyini, gönüllerde çağlarken
Bir olurdu yürekler, Risâletin nûrunda
Ağır aksak semaî, Gülnihal’i Dede’nin
Hoş sedaydı, hoş neva sevdaların tadında
Dem tutardı dillerde, ezgi ezgi şarkılar

Meşklenirdi saraylar sazendeler, sâkiler
Makam makam şarkılar, dolanırdı dillerde
Kemâneler, tamburlar armonide erirken
Cem olurdu gönüller bâd-ı sabâ yellerde
Neyzenlerin nay sesi, boğazlarda çınlarken
Sevinç vardı hâleli, lâlelerde, güllerde
Meşklenirdi saraylar sazendeler, sâkiler

Yedi tepe nağmesi, Neyzen Tevfik dilinde
Hüseyniyle başlardı, segâhlarla sürerdi
Yanık sesler yürekten, ulaşırken sevdaya
Mehmet Akif Neyzene mutlak aşkı sorardı
Kulaklarda haz vardı esrik idi yürekler
Ney sesinin demleri, hicaz makam karardı
Yedi tepe nağmesi, Neyzen Tevfik dilinde

Şahikaydı gül sesler, nâzenindi nefesler
Ay seyrinin mehtabı, Heybeli’de başkaydı
Adalardan Göksu’ya, çekilirken kürekler
Esrik eden kalpleri kudümdü, sazdı, “nay”dı
Çamlıca’da güllerin, Küçüksu’da koyların
Gecelerde yoldaşı, gök gözlü dolunaydı
Şahikaydı gül sesler, nâzenindi nefesler

c-

Türkçeleşen, Türkleşen İstanbul’da sahafta
Çevrilirdi yaldızlı, edep içre sayfalar
Haşim ile akşamlar, bürünürken kızıla
Efsunkârdı mısralar, yoktu kalpte hayfâlar
Yahya Kemâl akını, bin atlıyla coşarken
Mohaç’taydı akıncı, deryalarda tayfalar
Türkçeleşen, Türkleşen İstanbul’da sahafta

Süzülürdü gül vakit, çınar altı sohbette
‘Paydos’ derdi Tarancı, sönerken vaktin fendi
Asef Halet yankısı, Ferhat olur ünlerdi
Külüngüyle yıkardı, aşk önünde her bendi
Neyzen üflerdi nayı, derdestleyip hüznünü
İstiklâlin şairi, her dem olurdu kendi
Süzülürdü gül vakit, çınar altı sohbette

d-

Taç nakışlı mihraplar, gül desenli minberler
Yazılırdı sülüslü, Hattat Osman eliyle
Şadırvanlar, kemerler ince dal minareler
Armağandı yarına, Mimar Sinan beliyle
Katı taşlar yontulup, şekillere girerken
Süslenirdi camiler, Risâletin gülüyle
Taç nakışlı mihraplar, gül desenli minberler

İstanbul’u hercai, resmederdi Hamdi Bey
Yedi tepe üstünde can bulurdu yedi renk
Ay girerken buluta, batarken güneş suya
Tuvallerde tüm renkler, ederlerdi büyük cenk
Marmara’da sulara, pike vuran martılar
Çizilirdi nâzenin, oluşurdu bir âhenk
İstanbul’u hercai, resmederdi Hamdi Bey

e-

Çağ açılıp Fatih’le, çağ kapanan zamandan
Bugünlere ne geldi, neler geçti sayılmaz
Yıkılsa da konaklar, bozulsa da kasırlar
İstanbul’un seyrine, gözler ile doyulmaz
Hisarların üstünden, baksa insan kuş seyri
Sarhoş olur bir güzel, kolay kolay ayılmaz
Çağ açılıp Fatih’le, çağ kapanan zamandan

Ey İstanbul, İstanbul! yüreklerin gül şehri
Şehirlerin şâhısın, için dışın öz senin
Yıkanmışın dupduru, medeniyet kabında
Mirasından kalanlar, güller üzre söz senin
Güzelliğin güzîde, tüm cihâna bedeldir
Âşıkları ağlatan, yarı mavi göz senin
Ey İstanbul, İstanbul! yüreklerin gül şehri
CELALETTİN KURT

 

MANSİYON

HİCRET’İN NADİDE GÜLÜ

Duvarlarında dervişin tozlanmış zikri
Olanla olmayan yan yana yürürken billur
Nazenin bir ok saplanır mıydı benim de göğsüme?
Sen atlar üstünde bir cengâver, yürü dersin yürünür
Urum gelin incinmeden şehre de girilir
Çarşıyı incitmeden, makberi titretmeden hülasa
Devasa zamanlardan aşıp gelen kelama hürmet
Gösterip rüyasında kim bilir hangi iksirci
Yalan söylemez emindir zira, dur dersin durulur

Yürü dedin yürüdük
Dur dedin durduk

Tüm sular, topraklar ve zatım dâhilken emre
Kurulur otak,
İnce parmakta takılı yüzük kadar
Müşekkel duran bu duvarlar, taş olamaz bir ruhtur
Doğru değilse birazdan kaybolur ve giderler
Cihanın kederleri bir an, silin dersin biterler
Gözlerde korku yok, bir tepeden çekilirken gölgeler
Ağlardan çekilen hilal kadar parlak, ihtişamlı
İhtişamlı demezsem elzem değil cümleler

Söz uçar, uçsun
Mürekkep bitse de sen gitme

Son atların da suya değince nalları
O su hayalimde
Yalan kadar günah ve güzel elin değince
Kan bile mazur gösterir kendini akıp giderken
Kutlu bir sevdaya destan olmak gururuyla cümle demirler
Çiçek tarlasında koşan gelinler, nadide karanfiller
En şefkatli elleriyle okşar başımı
Vuslat sevinci der isen küçük kalır kelime
Söylerken dilim kessinler, taşın için gözyaşımı

Söyledim ve kesildi
Tüm taşlar insan

Oklar göğü kapatsa da ışığınla yanacak
Birer pervanedir göğsünde uyumak hayaliyle
Her ağacın dalı en derinden duyacak
İnce yerinden dökülürken pul pul uçuşan surlar
Yıkılmak ne gam ustaların eline
Düşmüş kuş kadar rahat
Verilen söz tutulmuştur dedi gök kubbe
Bahar hiç giymediği sırlı elbisesiyle
Bu kadar mı yakışır bir geline, ezan sesleri

Ya sen beni alacaksın ya sen beni
Ben o mert değilim başında miğferi

Gözünden süzülen damladır Haliç
Keder deryadan eser, sevinç gözünden
Kesilmez bir lahza ayak sesleri
Beni de yak, yak beni de âlemlerin serveri
Kasvetli havalarda gülen ahşap evlerin
Perdesindeki rüzgâr nice hayat savurur
Dokundurur en uzak dimağa
Duyulmamış melodi, görülmemiş bir sanat
Hayran bırakır en kararmış kalbi bile

Baktı ve hayran kaldı Aya Sophia’da
Alnı yere değmeyen topraklarda

Adınla başlarken kitabın girizgâhı
Bin ülkeyi sığdırdım sade bir mihrabına
Gözü sağır kılıçlar sarayın mehtabında
Dolanırken saçına tel tel vurularak
Ağladı hıçkırarak yüzü benzedi güze
Nazenin ok saplandı kapanmayan yarama
Bin secdeli mihraplar olunca adi müze
Hiçbir şey değişmedi
Gözlerin hâlâ yeşil

Ciltlenen kitapların son harfini düşürdüm
Silindi girizgâhlar şimdi yollar da tenha

Sabreden biri vardı, güzeldi ve ensari
Sabır diyemezsem anlatılamazsın ki
Anlat desen susulur harfler duyulsun diye
Uzaklardan gelirken elif sima bir ordu
Az ötede yatan adam ellerinde tozlu
İncecik bir tutam saç, tepelerden hediye
Yedi evladı ölmüş güvercinin hüznüyle
Şehadet toprağına karışmasın şaraplar
Dedi elinde tozlu, incecik bir tutam saç
Tutan ve bırakınca miraca uçacak
Hayal kuran çocuklar

Bıraktım ve uçtu
Ardına düştü meczup
HACI YAKIŞIKLI
 

MANSİYON

ANASIR-I İSTANBUL

Âb-i İstanbul

Mikail’in dinlediği şiirdir

Bozdoğan kemerinden seyrederken hem
Ben size İstanbul’un sularını saymaya geldim
sayıp dökmeye,
Çırçır, Dağdelen,
Sırmakeş, Karakulak, Taşdelen,
Bu şehrin suları tam kırk altıdır
Fener, balat ve cümle boğaz köylerinin ayazmaları
Çeşmeleri belki yüz yıl akmamıştılar
Sarnıçlarda demlenen bir su uykusu
İstanbul gün doğana dek bir su sesidir
Bütün şehirlerin nehirleri var
İstanbul’un kanı bir tuzlu nehir
Yaşı sekiz bin
Belleği dört kitap
Dört kilitli kapı, dört devir
Belki de İstanbul tarihin en eski çilingiridir
Aşiyandan Kandilliye taş atsan varır
Bu yüzden iki kıtanın günahları burada yıkanır
Bir yağmur yağar sonra, bir yağmur daha
Şüphesiz bütün sular İstanbulludur

Nâr-i İstanbul

Cebrail’in yaktığı şiirdir

Bu nâr bu şehri yüz kez kavurdu
Sebebi şairlerin beddualarıdır
Kaç depremle sarsılıp kaç kez kuruldu
Bu şehir her daim Anka kuşudur
Hiçbir karanlıkla örtülmez ki o
Gece bile ışıksız, kararmamıştır
Yeryüzüne ayı indir, işte o şehir
İstanbul Takiyyüddin’in tahayyülüdür
Mavi laleler açan çinilerini
Bir alev yalar geçer kandillerine
Sözüm gülenine değil, ağlayanına
Tepinen Beyoğlu’ndan taa Tarlabaşı’na
Arka sokaklarda patlayan kör bir malatof
Külhan-ı Lahyar bile içini çeker
Sonra havai fişekler, havai fişekler…
Bakın bir patron kızı gelin oluyor
Örtün ve müebbet uyu ey şehr
Şüphesiz şairlerin, semenderlerin…

Heva-i İstanbul

İsrafil’in üflediği şiirdir

'Alo, alo, muhterem samiîn.
Burası İstanbul Telsiz Telefonu,
1200 metre tul-u mevç, 250 kilosaykıl…”
Bu sözler kimsenin şiiri değil,
Lodosun bir yelinde asılı kalmış
Akşam neşriyatının bir ses izidir
Yoksa siz sis misiniz?
İzin veriniz
Bir neyzen susarsa sihir bozulur
Vapur vapur bulutlarla örtülür sema
Bir bakarsın akşam olur güneş kavurur
Aralıkta fırtınası zehir gibidir
Tağyir olunmuş guya havası
Bu şehir Tatyos Efendinin İstanbul’udur
Havası Leyla gibi mütehavvil diye
Sekiz rüzgâr adını dua belleyen
Şüphesiz İstanbullular mecnun gibidir

Türab-i İstanbul
Azrail’in kıydığı şiirdir
Renginiz istenmeden koklandı,
Sesiniz görülmüştür
İstanbul bir dilim kürt böreği midir?
“Bir taş attım havaya
Düştüm mahpushaneye…”
on üçünde hapse giren bir çocuk gibi
Boğazı görmeden tükenen ömürler gibi
Bu şehir martıların ikametidir
Belki de hepimiz İstanbulsuzuz.
Geceleri manşetleri siz mi sildiniz?
Açık seçik ve eşiz zulümleriniz
Kaç sürgün, kaç işgal, kaç zafersiniz
Bir gecede yıkılan rasathaneler
Rıhtıma inen gizli tüneller
Minareye çıkaran mermer merdiven
Milyon güvercinli meydanlarıyla
Bu şehir bir merhamet şiiri midir?
Gecenin marifeti gözde rüyadır
REM demi
REM demi
Bu ne hülyadır
Bir tekini bile atma havaya
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır.
KIVANÇ NALÇA

 

MANSİYON

İSTANBUL  DER/SAADET

İstanbul Der/saadet
ehl-i hibre

Bir martı kanadından yansırken hatıralar
Siyah beyaz kalemden İstanbul'a mısralar
I
Kutlu sancak altında gül habibin müjdesi
Fatih'imin feth'iyle oldun mümin beldesi

Sana ulaşmak için gemi karada yüz/dü
Ulubatlı ruhuyla sancak semada süzdü

Sulara secde kılıp savaşırken levendim
Nur oldu afâkında binlerce serbülendim

Ak Şemseddin ruhuyla duadaydı şüheda
Sen İslambol olurken çağ çağa etti veda

Cami çeşme sarayla bezendi dört bir yanın
Şehriyarım şanına mihmandardı Sinan'ın

İmar eyledi seni Saltanat-ı Seniye
Mimarı/n sende bildim canım Süleymaniye

Firdevs-i enver gibi yedi tepen yedi renk
Ruhlara dokunarak sende süzülür ahek

Eyüp ezan sesini ıtri'den sâba dinler
Güvercinler avluda şadırvanda serinler

Sen tarih imbiğinden süzülüp gelen safir
Bir mubarek gecende beni de kıl misafrir

Aşkla edilen dua kalpte iman aktidir.
Sultan Ahmet'te hûşû şimdi namaz vaktidir

Ufkumuzda Avrupa gönlümüz sende Asya'm
Yetiş medeni/yetim ağlıyor Ayasofya'm

Mahkumken Sen sukûta eğiktir benim başım
Ağlamak gerekirse ağlasın nesli Âsım

Bayazıt sahaflardan alıp irfan tozunu
İsra sırrına eren kaybedermi özünü

Ağlar Karacaahmet sen uyur/san âsûde
Hükümdar turasına fermen olsan bey/hû/de

Hayal oldu cümlesi mühür sultan saltanat
Âfâki tefekkürle aradığımız berat

Hüdai yolundayım kalpte günahlar hazan
Mahyalardan nur yağar hoş geldin ya Ramazan

Mevlevi dergahından yayılır bir ney sesi
Aşk o'dunda kor gibi yanmaktatır nefesi

Peşrev çalsın mehtaran gönülleri coştursun
Feshane'de çocuklar neşe ile koştursun

Eminönü mis gibi balık ekmek kokuyor
Bir martı süzülüyor kısmetini yokluyor

Hezafen Galata'dan uçarken Üsküdar'a
Selam verir denizle öpüşen Adalar'a

Yetmiş iki millete açık kapalı çarşın
Hoş/görün ne muazzâm kehribar/ısın arşın

Haydarpaşa garında hem sıla hem gurbetsin
Ne mubarek topraksın ilahi bereketsin

Sa'd-âbât sularında çok aşığın oynaştı
Her dilden cemaatin birbiriyle kaynaştı

Hale-i mah gibisin gül-i rana bağısıın
Ağyâra merhametsin evliya otağısın

Baharda erguvanla mor yağarken boğaza
Haliç'ten Piyer Loti göz kırpar yakomoza

Göksuda yaz meltemi kalpten siler elemi
Aşiyan gerçek aşkın söyle gülmü lâlemi

Avuçlarından hasret süzülen Kız Kulesi
Bir kelebek busesin aşıkların şulesi

Çamlıca'ya çökerken gül kızılı bir şafak
Boğazın rûşeninde âbâd olmakta afak

İstanbul kadim şehir nazlı içli bir beste
Münzevi dervişinim gönlüme dol aheste

Hallaç parmaklarımla seni yazmakta varmış
Sığmazsın sen heceye şair ufku kadarmış

Geçmişin şahidisin geleceğe öncü ol
Kainâtın gülüne gülümse kalplere dol

Şefaat-ı kübra'nın sana düşen şavkı var
Bahtiyar ol İstanbul sensin o şanslı diyar
LEYLA GÜL VAROĞLU

 

MANSİYON

KEKLİKÇİ İLE BASTONCU

şehir, baba dedi ve uzun bir düş gördüm
tepelerinde erguvanlar aşka dur/muştu,
Kudüs’tü baba ve en büyük oğul fethedilmemişti,
leylaklar, asude mezarların elçilerini sun/muştu,

med vaktinde sudaki deniz sönüyordu keklikçinin alnında,
hayattan ensar, ölüme muhacir bir çöl kumrusuydu bastoncu,
bulutlar kuşatılmış, hüzne yağmur olan eylüllerin koynunda
hatırları dudaklarıyla nakşediyordu sokaklara ihtiyar faytoncu:

şehirler arasında merhamet yoktur biliniz ey insanlık!
ve ölüm hüküm sürer mahcup bedenlerin ikliminde,
sen ey merd-i meydan! kollarında fecirlerin uyuduğu karanlık,
kaç dolunayın boğulduğu vakidir her günün diriminde,

bu şehir yalancıdır keklikçi çünkü hüzün söyler her mevsim,
sokaklarında dolaşan vapurların çığlığı kıyamet habercisidir,
eski bir ses gibi kırılır lal dudaklarda gizlenen her isim,
ve sinsidir acemi akşamlar, kendini hiç belli etmeden gelir…

aceleyle yazılmış bir çocuk kitabı bu şehrin sokakları,
bastonlar kaldırımlara hep bir numara büyük gelir,
hüzünler ki bir bulutun gönlümüze sulusepken ilhakları,
keklikçi ile bastoncu yalnız rüyalarda kandırılabilir…

şehrin safındayım bastoncu atlar Üsküdar’ı geçmeden,
gölgemde huzursuzluk sakladım, aslen şiirdendim
ben ölmeyi Kudüs’ten, göç etmeyi Medine’den
dirilmeyi Bağdat’tan, sevilmeyi İstanbul’dan öğrendim…

yeniçeriler fethin sarhoşluğuna dayanmış uyuyorlardı,
keklikçi ile bastoncu vardı sokakta yalnız alaturka bakışan,
Galata’dan devşirdikleri gülümsemeyi yüzlerine sınıyorlardı,
renkler öksüzdü rönesans mavisiydi hüzünlerine yakışan,

gelecek yalancıdır çünkü falcıların avuçlarını yakar keklikçi,
kaderimiz kim bilir delişmen İstiklal’in hangi köşesinde,
bu şehir gözümüzü oyan kolsuz adamın parmakları gerçi
kısmetimiz kim bilir tahtadan bir atın acemaşiran nefesinde…

keklikler aşkları öter Kadıköy’de, saatler aşıkları vurur,
Beşiktaş’ın gece nöbetindedir sarışın hercai kediler,
Kız kulesi uyur, Beyoğlu’nun gözleri sırılsıklam yağmur
şehir gülüşlerle kuşatılmış bitmemiş bir ağlatıdır, dediler.

İstanbul yeşil kırpar gözlerini ve hayaller azınlık
bir tutam hüzün atıştırır geçmişi ağırlayan martılar,
Haliç sokulmuş vapurlara, üzerinde tek parça yalnızlık,
ıslanıyor mahrem yüzünde günaha benzeyen karartılar…

sevmek çok sarışın bu şehirde, kavuşmak kumral
ağlamak için yeterince günahkar değil gözlerim,
şehla bir günde başlıyordu bakır telli bu masal,
sabahı tetikliyordu şehrin sayfalarına hain kederim…

gecenin sesine çarpıyor yüzüm, etraf hıçkırık kırıntıları,
sevmenin kerahet vaktidir göz göze geldiğimiz şehirle,
ihaneti gölgelerdi Zeyrek’in ağırbaşlı evlerinin gıcırtıları,
yalnız kelebeklerin yüzleri aldanırdı bu kusurlu sihirle…

keklikçi ile bastoncu ölünce bitti bu rüya,
taze bir kahkahayı şehrin yüzüne ördüm,
karanlıkları sobelermiş her doğan gün,
şehir, baba dedi ve uzun bir düş gördüm…
MEHMET SARI

 

MANSİYON

BİR SAHAFIN AYNASINDA SOLAN İSTANBUL AŞKI

Boğaz’ın hâlesinde zaman duru ve berrâk
Safran renkli dallardan en son kıvrımı aştı
Kırılgan takvimlerle çekiyor beni toprak
Şavkmıyor revnaklı tan, dertlerim yoğunlaştı
Bir sürgün hüznü ile İstanbul’da yastayım
Zülfünü dâr edinmiş nisyân ile hastayım

Matemin mecruh rengi
Fâni, üryân İstanbul
Mülkün sûfî kokulu
Gözü giryân İstanbul

Mâdemki mukadder sonsuz firkat yakında
Zümrüdüankâ olup kaçsam fırtınalardan
Mayıs erguvanları cinneti bırakın da
Gün ışığı getirin Eyüp’teki bahardan
Bu şehirde tevekkül, şehlâ sessizliğidir
Tülünü açtığımda selviler gölgesidir

Ömrün köhne tasında
Gün nihânsın İstanbul
Benzi solgun, hacizli
Dil virânsın İstanbul

Aziz ve köhne şehir, yetmez mi çektiğim gam
Matemler bitsin artık hemhal olsun gönüller
Aşk yine bulsun bizi ağlamasın her akşam
Bir kor gibi arzuyla açılsın yine güller
Bûsegâh lalelerin, kızgın zifte boyandı
Mutedil manolyalar ağulara dayandı

Kırgın günlere batmış
Esrik, mağrur İstanbul
Yıldızlar gök kubbeyle
Seni uyur İstanbul

Buzul çözen sözlerin yankısı sarsın ruhu
Uhrevî fetihlerin ferahfezâ yanıştır
Geçen gün ömürdendir, hayat ince bir duygu
Yeryüzünün secdesi göğe dalgalanıştır
Tunç gözlü Ulubatlı’n, burcunda mermer taştı
Gülgûn Ayasofya’na âyet yazan nakkaştı

Fâş olur gülüşünle,
Nice billûr İstanbul
Seyrek zamanlı mistik
Çölde yağmur İstanbul

Köpüklü deniz ağzın sanki gündönümüdür
Devlet sandım mülkünü bilmedim ki dert imiş
Hayal ördüm tezgâhta törpülenen ömürdür
Sensiz her gün ölmeye hangi gafil zevk demiş
Âgûşuna alarak lütfettin bana amma
İstanbul, mızrabını çekip göğsüme vurma

Her gece şûle düşer
Nirengine İstanbul
Bergüzardır aynalar
Âhengine İstanbul

Erimiş hurûfatın, çakıllar dağ sanılır
Üsküdar ferahlığı belki de gelmez dile
Hayat ölüm arası nereye sığınılır
Biter hazin hikâye Yusuf’un hüsnü bile
Ellerin gül yarası Kirpiklerin nem tutar
Encamın sümbül cihân hüznünü şebnem tutar

İstimlâklı yitik gök
Âsumânsın İstanbul
Leylî sisler içinde
Bir nişânsın İstanbul

Kaybolmuş fetih ruhun, yangın sarmış engini
Muharref burçlarında gönül mülkümüz talan
Can gövdeye konuktur günler hüzün zengini
Guruba değdi ömür dillerde karabasan
O bizim İstanbul’dan bir eser, hatır, şen yok
Yırtmışlar gökyüzünü Sadâbât yok, gülşen yok

Kederin pervazında
Hasret kuşu İstanbul
Neşvolmaz mı hâkinde
Yâr kokuşu İstanbul

Fecrin tayfına sızmış rafta bir sahaf gibi
Harfiyen yanıyorum imlâsız ellerinde
Güne eyvallah diyen nahif bir sarraf gibi
Sırroldum Âsitan’ın ıtırlı nefesinde
Haliç, müzmin sancıyla mahzun mahzun bekler de
Gri mahkûm geceden bir nur arar göklerde

Çamlıca burçlarında
Nevrûzesin İstanbul
Nevâkârın gül sesi
Firûzesin İstanbul

İstanbul yolculuğum senfonik bir eylüldür
Ateş kanatlı kuşlar olmuş mudur farkında
Göğün atlas kumaşı derviş yüzlü bir tüldür
Bekliyorum kanayan Yedi Tepe ardında
Yalı bahçelerinde limonî manolyalar
Adalarda mimoza, bengi bir düşü ağlar

Dökülmüşsün gönlüme
Hazan faslı İstanbul
En müntehir çöllerde
Gamsız Aslı İstanbul

Her şeyden az, hiçten çok, İstanbul elif lamdır
Koru bu hilâl şehri, rahman ve rahim olan
Kalbimin mâhurluğu, hüzne batmış selâmdır
Öncesiz ve sonrasız, zatıyla kaim olan
Abide hisarlardan aksa semavi nehir
Sûretinden bîhaber filizlense bu şehir

Münzevi bir çığlıkla
Akar durur İstanbul
Bir ufka bir maziye
Bakar durur İstanbul
MİRAC FURKAN BAYAR

 

MANSİYON

TEZAKİR
1

TEKVİN

Asırlar evvelinde hâl’in
Ebrûzeni alemin
Dedi “ Nuh Nebim, yap kendi tekneni
Bu teknenin tasarrufu artık “Ben”im

-Belâ ya Rahim

“kün” dedi yağdı yağmur
tekneye saldı suyu
“yekün”
ahir tarumar, on bin çeşidi rengin.
Asuman çöktü, altına serdi
“Kahhar”, bir kuru zemin

“Kün” dedi durdu yağmur
Asırlar mazide kaldı harab
“Nun” dedi “Ve’l Kalem”
Düştü rahmetin bağrına “Nakş-ı ber âb”

Çekildi sular…

Yafes dedi “baba buradan görünür bir yer var,
Yazayım Rab’bin adını âna, orada bir yer ver”
Dedi Nebi:” oğul, hele çok zaman var
Gördüğün o güzellik nice fatihler ister.”

Yafes hazin, Yafes bîzar
“Ah ki nerede Nakş-ı ber âb?
Diyar o diyar!”

2

TEBŞİR

“Ekselansları Heraklius, gelen var”
Ve girer bir başı gözü polatlı
Hülyalı surlar içine nurdan kanatlı.
“ Konuş Konstantin’i kavuran atlı”

İşit Heraklius!
“Alemin Vahası” konuşuyor
“Allah’ın Resul’ü Muhammed’den
Bizans İmparatoru Heraklius’a”
İşittin mi nur yağıyor şimdilerde kumlara
Yangına müptela ruhlar vahasına koşuyor

İşit Heraklius!
Müjde var dudaklarda, davet var
Son Resul konuşuyor.
Zinhar kulak tıkama
İşit Heraklius!
Konstantin İstanbul oluyor
İşit Heraklius!
Fatih bir ümmet doğuyor!

3

TESLİM

Bir şiir okunurdu Mehmed’in dudaklarında
Ya şehir onu alırdı, ya o, şehri sonunda:

“İklim-i Rûm ‘da bir kilim dokudu ceddim,
Secde secde, ilmik ilmik, muradımdır cehdim
Buna da tarih düşün, bu düşen tarihe
Bu arz üzerinde şehr-i İstanbul’dur lahdim”

Ve çevrildi anahtar, düştü esareti şehrin
Dilinde bin bir dua şehre girdi Akşemseddin

Avazeyi salınca bir küçük Bilâl
Lâl kubbelerine Ayasofyaların
Kubbeler Habbe olup sızar Meryem’in gözlerinden
Tesbihi, tahmidi, tekbiri, tekmili birden
“Ve mâ Rameyte” yi okur Fatihân dillerinden.

4

TEZYİN

“Haşyetimizden şak şak olurdular
biz bu kitabı dağlara indirseydik”

Bildik Ya İlahi
Eteğinde taşlar taşıdı Habibin adıyla kılıç giyenler,
Yazdık tefsirini Kitab-ı Kainatın
En sert taşlar üstüne
Kirpiksi minareler, gözbebeği kubbeleriyle
Diktik Koskoca Kur’an’ı azametle
Dedik Ya ilâhi hâl diliyle
“İşittik ve itaat ettik”

Eriyen cel-i sülüs gözleri hattatın
“Kün” dediğin “Nakş-ı ber âb” üstünde
Hırka güzel, Veysel’in, Ka’b’ın
Kur’an, şehr-i İstanbul üstünde

5

TEMENNİ

“Ya eyyühel müddessir
Küm fe enzir”

“O Belde” sin sen, Haşimî hülyalarla kurulmuş,
Bu sen misin İstanbul, sarhoş yokuşlarda yorulmuş?

Sen müminsin İstanbul, mümin hüzünlü doğar,
Erguvanlar hüznünü böylesi anlatmadı hiçbir bahar.

Kılıfına girdi son sancak, durdu sende zaman
Bir Heyulâ gibi çöktü omuzlarına asuman

Vatanımsın, eğer gönlün doyduğu yerse vatan
Sen şahitsin o güneşe, biz doğmadan batan

Bilmediğimiz bir tarih gömüldü bizden önce
Seni de gömmesinler İstanbul!
Tarihin bile sığdığı Karacaahmet’e.
MURAT ARSLAN

 

MANSİYON

RUHUMA SİNEN ŞEHİR

ve bir gün kalbim duracak
tut ellerimi diyeceğim o zaman
eski bir Kanlıca sabahında
kırçıl kanatlı bir martının
çığlığıyla bitecek her şey
Nefî'nin dilinden
Nedim'in gönlünden şarkılar söyleyeceksin
hayalin gözümde tütecek
Hüsn ü Aşk'la yanacak Galibî gazeller
uzaktan bakacak Kız Kulesi kıyılarına
Baki'nin bahtından
sultanın tahtından yalvarı vereceksin
ve ... hayalin gözümde tütecek ...

seherler servilerinle süslenecek
duy hayatı diyeceğim beş vakit
baki kalan gökkubbenin altında
şairin hoş sadasıyla
dolacak bulutlar
Süleymaniye'nin namından
bir saba makamından sonsuzluğu haykıracaksın
sesin ruhuma dokunacak
bir dağ gibi durucak kubbeler
Sultanahmet mührünü vuracak ufuklara
minarelerin altın şerefesinden
aşkın yedi tepesinden huzura ereceksin
ve ... sesin ruhuma dokunacak ...

asırlarca yüreğim tutuşacak
aç kapıları diyeceğim sessizce
tarihin sırmalı perdesinde
Fatih'in haykırışıyla kül olacak mavi deniz
Ulubatlı'nın şanından
hünkarın mehteranından marşlar dinleyeceksin
ismin kulağıma okunacak
rüzgara nispet koşacak kıyında küheylanlar
Akşemseddin açacak gönlünü sultana
muştular anlam katacak bahara
şehrin kavi surlarından
vaktin aşikar sırlarından ötelere uçacaksın
ve ... ismin kulağıma okunacak ...

baharda çiçekler ellerinle dirilecek
gül yüzüme diyeceğim fecirde
sihirli bir saray bahçesinde
soylu bir lalenin endamıyla yaşanacak devirler
goncaların yaprağından
sevgilinin yanağından buseler alacaksın
kokun canıma sinecek
samyeli esecek Kandilli'nin sokaklarında
nisan nazlanacak erguvanlarla yeniden
Çamlıca'nın renginden
güllerin ahenginden rayihalar sunacaksın
ve ... kokun canıma sinecek ...

çağlar aşkı kitabelere yazacak
gir gönlüme diyeceğim gizliden
hazin bir eylül akşamında
karanfillerin sessizliğiyle yitecek alem
sevgilinin güz celbinden
Sinan'ın gül kalbinden göğe yükseleceksin
sevdan yüreğimi yakacak
iki güneş arası belirecek dersaadette mabedler
inanç nuruyla kuşatacak çağları
mimarın kesme taşından
süzülüp Mihrimah'ın gözyaşından damlayacaksın
ve ... sevdan yüreğimi yakacak ...

kalpler sükun bulacak Eyüp'te
sar sinene diyeceğim cihanı
gül şehrayin çağrısında
Sultan'ın kudretiyle susacak evren
bir üstadın hattından
elifin mana katından iz süreceksin
gölgen üstüme düşecek
miladî zaferler saracak düşleri
leventler cenk edecek sularda
kuşatma fetih arasında
bir aşığın yürek yarasında tenhada bekleyeceksin
ve ... gölgen üstüme düşecek ...

gökyüzü öyküler sunacak ruhuna
gel usulca diyeceğim bütün yıldızlara
aşıkların sefa kayığında
esrik bir nağmeyle çınlayacak Göksu
dalgaların ısrarından
deniz kızlarının esrarından masallar fısıldayacaksın
nefesin yüreğime dolacak
derunî gökler süsleyecek hayalleri
Galata Hezarfan'la kanatlanacak Üsküdar'a
Piyer Loti'nin doruğundan
Haliç'in gür soluğundan yüzüme güleceksin
ve ... nefesin yüreğime dolacak ...

hisarlarına mazi tutunacak ansızın
yaz Çelebi'ye diyeceğim şehrengizi yeniden
bir sümbülün edasında
leylakların moruyla taçlanacak yamaçlar
perilerin köşkünden
bülbüllerin aşkından neşideler söyleceksin
güneşin gönlüme doğacak
can içre yanacak dil besteler
dağlar yaslanacak bağrına
sevginin öz vatanından
sevdanın sır destanından çıkageleceksin
ve ... güneşin gönlüme doğacak ...

içinden laciverdî denizler geçecek
bak gözlerime diyeceğim sonsuza dek
cennetin cümle kapısında
senden müjdeler verecek gökçeler
ulu bir çınarın kadim yalnızlığından
Karacaahmet'in ebedi ıssızlığından yankılanacaksın
çığlığın içimi titretecek
mahyalar süzülecek kıtadan kıtalara
dost elli dualar semaya kalkacak
türbelerin gölgesinden
Yûşa Tepesi'nden sesleneceksin
ve ... çığlığın içimi titretecek ...

şairler ismini sayıklayacak delice
ver sırrını diyeceğim bana ey şehir
kırgın bir tayfanın hasretinde
süzülen vapurların sireniyle gamlanacak türküler
bohem ressamların fırçasından
dervişlerin yamalı hırkasından dile geleceksin
adın ruhuma kazınacak
geceler pervane olacak kandillere
boğaza boyun eğecek köprüler
dünyanın en nadide şehirlerinden
asrın en lirik şiirlerinden sana sesleneceğim
ve ... adın ruhuma kazınacak ...
OZAN TAŞDEMİR

 

MANSİYON

İSTANBUL'DA DÖRT MEVSİM

Kız kulesinde mahpus kırık dökük hülyâlar,
Bir kâbusa dönüşür baldan tatlı rüyalar,
Bir sisli tebessümle bizim olur dünyalar,

İstanbul'da tüm hisler sıkışmış bir kovana,
Uğuldar da uğuldar beyin döner tûfana.

Piyerloti yolunda köşkleri velîlerin,
Uzadıkça uzayan gölgesi selvilerin,
Son buluşma yeridir yorgun sevgililerin.

Hangi yürek doldurur kapanmayan boşluğu?
Henüz gözlerdeiken hayatın sarhoşluğu.

Şafak sökmeden başlar ekmek mücâdelesi,
Tabanımıza iner günün kara çilesi,
Bir bir kaybolan yıllar kargaşanın hîlesi.

Provası yaşanır İstanbul'da mahşerin,
En âlâsı bulunur burda hayrın ve şerin.

Birbirinden habersiz ne dünyâlar yaşanır,
Bâzen coşar insanlar en mesut benim sanır,
Damlayınca göğe kan insan candan usanır.

İstanbul'un bir günü yaşatır dört mevsimi,
Şirâzeden çıkmıştır yılın bütün takvimi.

Bahar attar dükkanı, yaz sürûrun zirvesi,
Güz ayrılık şarkısı, kış hânenin neşesi,
Bu cennete kök salmış aşkın yasak meyvesi.

Sürûr, ayrılık, neşe... yüreklerde rakseder,
Dört mevsim birdenbire sîmalara akseder.

Yetmiş iki milletin sofralarının aşı,
Memleketi doyuran değirmenlerin taşı,
Yurdun kehribar gözü, sürme çekilmiş kaşı...

Ruha ne de hoş gelir martılarının sesi,
Yeditepe cennetin yere düşen gölgesi.

Bir perçin kıtaları, asırları bağlayan,
Bir perçin sokağın çocuğuyla ağlayan,
Bir perçin tüm yurduma rahmet olup çağlayan...

Dünüyle, bugünüyle medeniyet yatağı,
Can İstanbul nâzenin sanatkârlar ocağı.

Selâtin câmileri incelikli ve derin,
Hayretleri ayyûka çıkar seyredenlerin,
Meltemini soluruz ebedî enginlerin.

Estetik ve azamet nasıl ittifak etmiş!
Zıtlardaki âhengi ecdâd müthiş fark etmiş.

Şehre, Eyüp aşkıyla gediklerden girildi,
Câmi, kilise, havra hoşgörüyle dirildi,
Sinan'ın duasıyla Haliç ak pak edildi.

Gökkubbe ferahlığı ile Süleymâniye,
Açılan bir kapıdır geçmek için mâziye.

Geceleyin sâhili ufka taşır fenerler,
Gelir Yavuz Mısır'dan hani tâk-ı zaferler?
Evlâd-ı fâtihan ki şehre eğik girerler.

Kasvetli karanlığa nur saçan kamer gibi,
Mekke'ye iki büklüm giren peygamber gibi.

Asırlar karşısında devden dalgakıranlar:
Gül hırkalar, abalar, kılıçlar ve tolgalar,
Mukaddesat uğruna verdiğimiz kavgalar...

Topkapı sarayında insan bir gün dolaşır,
Her adımda zihnini başka yüzyıla taşır.

Doğunun şehirleri tâlik, nesih, sülüstü,
Mağribin en hüzünlü şarkısı Endülüs'tü,
Bağdat'ım cayır cayır... Kudüs hayata küstü.

Can İstanbul ebedî dalgalan marşımızda,
Elmastan bercestesin özgürlük şarkımızda!

Medeniyet bağrında hep emzirdiğin öksüz,
Bir âlem kuruldu ki gezegenleri göksüz,
Fırtına karşısında sürgünlerimiz köksüz...

İstanbul soluğunla coştur denizimizi,
Asırlar silemesin tarihten izimizi.

Hançer bakışlarını surlara diken hünkâr,
Peygamber müjdesini etti bize yâdigâr,
Oynadı çağlar ile, üzengi öptü hisar.

Bu millet nice dâhi Fâtihler doğuracak,
Yürekler mehter olup Allah için vuracak! ...
ÖMER HATUNOĞLU

 

MANSİYON

İSTANBUL İSTANBUL

Bir martı çığlığıyla içime dolan şehir
Göklerini kıskandım düşlerim kanat kanat
Gel bu sevda iklimini mevsimlerinle donat
Denizi köpük köpük tenimde kalan şehir
İstanbul, sen içimde tutuklu bir sevda mısın
Yüreğimde büyüyen tatlı süveyda mısın

Tarihin nehri akar sesinden perde perde
Sende bitmez şarkılar sende tükenmez ahenk
Bazen Bâki’den gazel bazen Levnî’den bir renk
Güllerine ellerin dokunduğu her yerde
İstanbul, sende solan rengin hülyasındayım
Gazellerinde kalan aşkların yasındayım

Ressamın fırçasında damladır her bir dağ
Haliç eteklerinde gemilerin gölgesi
Sularda hayat bulur kadırgaların sesi
Kapanır Genç Fatih’in efsanesiyle bir çağ
Çizgiler canlanırken ufuklarda dün gibi
Mehteranın sesiyle İstanbul düğün gibi

Bu nasıl bir uyumdur rüya mıdır gördüğüm
Mazinin bin bir şekli sende yaşar visâli
Yalı köşk cami mezar hepsi hayat masalı
Dur gitme aklımda kal çözülmesin kördüğüm
Asırlar bir bir geçer susmaz tarihin sesi
İstanbul, mimarinin gizemli abidesi

Muamma bir resimden yüzyılları aşarken
Çinilerde lalesin minyatürlerde gül gül
Ebruda bir aşk masalı renklerde yandı gönül
Her gününü geceni şiir gibi yaşarken
Durduğun fotoğraflar kederlidir pusludur
Kalanların neşeli gidenlerin yaslıdır

Şehriban bir yıldızdır gece Karacaahmet
Mehtabın kucağında al duvaklı Üsküdar
Ay yükselir tepede sanki ona türbedar
Nur olur ışık yağar ya duadır ya rahmet
İstanbul, duyuyorum ezanlar okunuyor
Senden gelen her makam ruhuma dokunuyor

Ahşap konaklarında bir neyden akan hüzün
Pürmelâl ateşiyle Hisarlar'da geziyor
Boğaziçi her nameyi sularında seziyor
Gece matem doluyken neşe olur gündüzün
Nasıl gülerse bebek beşikten annesine
İstanbul öyle güler her an kendi sesine

Bu kadar mı yakındır birbirine gök deniz
Kubbelerin ardında güneş sularda erir
Gün biter İstanbul’da yollara hüzün verir
Gece ay ışığında titrer durur yakamoz
Kızkulesi uzaktan seyre dalsın geceyi
Genç âşıklar düşünsün sahilde bilmeceyi

Deryalar üzerinde yıkanır mavi bir düş
Yedi tepe üstünde ipekten bulutlar var
Karışır rüzgarlara yağmur olur umutlar
İstanbul bir tebessüm bir sıcak tatlı gülüş
Sen bir mavi şehirsin denizlerde boyandın
Mayıs sabahlarında büyük zaferdir adın

Gökkuşağı gibisin gönlümüzden aleme
Uzaklarda varlığın bir laledir rengarenk
Hayalde bile bir yer olamaz sana mihenk
Tarihin nasıl sığsın hem dile hem kaleme
Geçmişten geleceğe büyük bir yol İstanbul
Biz sende nihan olduk sen bizi bul İstanbul
SEBAHATTİN GÜNDAY

 

MANSİYON

VEDA MANİFESTOSU

Lanet olsun Hanne,
Pavlov’un mutlu köpeklerine
Dışarıda koşullanmış bir İstanbul yine
Gün gitti mi gelecek haylaz çocukları kaldırımların
Ömürlerini istemek ve almakla tüketecek
Fener nerede sönerse orada gömülecekler.

Oysa tarih bir soyaçekim değildir.
Bilir, doğan ve duvar örmesini bilen her insan
İstanbul’u karada yürüyen gemilerin doğurduğunu.
Öncesinde su ve zaman dehası bir matematikle yükselen Ayasofya
Saçları dağınık, yüzleri ince
Dünyaya postunu asan kulaksız freskolar
Belagati küçük, esbabı gergef gergef okunan
Yıl dönümleri, ayinler ve görkemli törenler

Fakat felsefe bir yanılsama gibidir
- Not düşüldü ölüm hariçtir-
Aşk ile, savaş ile geçilir devirler
Çağ kapanır çağ açılır sözün kılıçtan üstün gücüyle

Mesele budur Hanne,
Ya sen alırsın İstanbul’u, ya alır İstanbul seni.
Alır İstanbul seni,
Çağın başında, yolun sonunda
Hep aynı hikâyeyi duyarsın
Zahmetsiz bir gün gibi durur omuzlarında, şiir
Evvel (ile) ahir arasında durulan bir nefestir bu şehir.

Ben ölünce İstanbul,
İstanbul gülünce yağmur
Suya baksam bin türlü İstanbul olur
Dalgalar, köpükler milyonlarca
İnsanlar kesintisiz bir yağmur çizgisi gibi

Avlularda eski zaman düşleri
Gümüş fonda deliren bir sebil
Gökdelenlerin öte yakasında
Ağlayan kadınların veremli sesleri
Ve orada, yerle gök arasına dizilen
Hisarlardan düşen takvim günleri
Ağaçlar canlı tabut, evler ölü bekçileri
Yorgun bir marangoz çilesi gibi

Her durak bir ağıt yatağı
Her giden otobüsle eriyor bir varlık hissesi
Göğe baksam bin türlü İstanbul...
Hükmü yok vapurlarının
Ve bana söyleyeceği yeni bir şarkı, martıların.
Simit atsam Kadıköy vapurundan Kız Kulesine
Gelmez almaya Haydarpaşa.
Uyuyan, düş gören, sarsılan
Şu köprüler, tıpkı bir damar gibi

Ben ölünce sen, Hanne
Sen ölünce yağmur
Akşamları sokaklarında kaybolur
Gözyaşı istasyonlarında bulunurum.

II

Asla dinmeyecek ıstırabımdır, Hanne
Ağlayan Meryem’in yüzünde kanayan İsa
Bronz heykellerin cenaze marşlarıyla yürüdüğü
Bir çağa taşıdım korkularımı oysa
Kızıl güllerin yandığı altın devrinde
Gülhane Parkında büyüyen çınar tohumlarının kokusunu duydum
Minarelerin gölgesinde dinlendim
Çan sesleriyle yıkandım, iğri iğri yağan yağmurda
İstanbul’u ıslak tenime karıştırdım
Bir Boğaz dolusu isyanı geçirdim boğazımdan
Yürüdüm, yeniden dirilişle sözlenerek
Hakinde yekpare mermerden sütunları
Masum şehriyarların böğrüne küflü bir ekmek gibi saplayan
Uzak ki, uzayan, uzaya uzaya, uzaya varan
Olmazların çarpıtılmış yapılarına
Dileyemedim yalnız sabah esenliği

Ruhumdaki silah yüklü bildirge
Bir varoş çocuğunun elinde
Ezber bozan, bir yoksul, bir eğri
Bir ihtiyar zaman mefhumu:
“Boşuna çalmış Çanakkale’de çanlar
Camileri öldürdüler,
Ezanların ruhuna sala okutturdular”

Güvercinler devşirildi
Martılar hep yanlış uçuyor
Bense atımı bir divaneye kaptırdım
Yokuş yukarı koşuyorum
Bulutlara koşuyorum, bulutlar koşuyor
Bir de bakmışım ki gökyüzü paramparça
Kızıl yeleli atlar geçiyor üzerimizden
Güneşi çekiyorum parmaklarıma
Ölü topuğundan kan çeker gibi

III

Gülen bir an bul
İçimde İstanbul,
Ben o geceyi yakacağım bütün kelimeleriyle…
Bu senin zavallı mavi duruşun, İstanbul
Bu hiç yokmuşum gibi bana gülümsemeyişin, tüketiyor beni
Oysa ben, gece rıhtımlarında can çekişen bir kahramanım
Bir mirasyediyim, kızıl saçlarından tutunup Konstantin surlarına tırmanan
Faraza Haliç’e düşse Ebu Eyyub’a komşu bir ölü
Kurtarmaya gelen bir Pier Lotiyim
Kalabalık yuttuğunda belirir adam yalnızlığım
Yazmak için kuşları beklerim ben
Yas tutan pazarlarda ölü karanfil satıcısıyım ben

Ey yedi renk gökten sağılan matem
Ey haznedarı hüzünler ülkesinin,
(Seni gömmeye gözyaşlarım gelecek)
Var oldukça sen, ben bir günahım
Çizdiğin resimlerde her şey ak, bir ben siyahım
Suya düşen dallarda kırık bir ahım
Geçmiş bütün cürümler payitahtında çile gâhım
Mezarların ruhunu arayan âşıkların ağlaştığı sisli bir dergâhım
Günahlar ordusunun kalbinde bir karargâhım
Beni bende bitiren bu deniz ortasında bir na agâhım
Ah ederim yalnız, kuğular yüzsün Haliçte, gibi…

Sana ne minnet duydum
Ne sende bitti bu veremli uzun çile
Çeşmeler bilmeliydi yalnız
İçimdeki kanın çeşm çeşm çekildiğini.
Süleymaniye’nin avlusunda duran çalkantılı ve gizli
Ayakların soluğunu duydum kırgın bir felçli gibi.

IV

Küllenir hatıraların yaralı parmakları
Çınarların gölgesinde uçuşur şeytan adımları
Her feryadı içinde sessiz bir çığa dönüşür
Ve sonra derin vadilere ulur
Sirkeci Garında terk edilmiş adamların yalnızlığı
İlk tutulunca eriyen ay ışığı gibi

Sen gitmek üzereyken bir şiir çaldı Hanne,
Usul usul çekildi çimende çiy
Dokunduğum güllerde kan izleri
Bülbül kanadı dallarında.
Galiba aşklar yollarla başlar
Ölümsüz ve efsunkâr yollar
Onlar da gidecekti (ya) karanlığa kaldılar
Üstelik kan kokar hala korkuları
Yürürken elleri bir tutam ot kokusu
Ve fersiz bir zeytin yeşili gibi

Sen gidince, ben
Ben ölünce yağmur
Akşamları bir ah vurur,
Gözpınarlarımdan akarım.

Hâlihazırda saydım yine kaç yıldız uzaklığını
Bir de baktım ki gökyüzü paramparça
Siyah apoletli atlılar geçiyor üzerimizden
Hangi eli tutsam ya kılıç ya kalem,
Beynim veda sözleriyle dolu
Orada doğan ve oracıkta ölen
Rükûda ruhunu Allah’a ısmarlayan günebakanlar gibi.

Kalbimin teklediğini, nefesimin kesildiğini
Rüyamda görünmez yüzlere baktığımı
Görmediğim görünmez şeyler gördüğümü
Görebilmeni diledim sadece
Görmek için lal, duymak üzere iken kör olan bir dilenci gibi.

Çınarlar ölüyor Hanne,
Yasını tutmaya gidiyorum
Hiç değilse tut, hiç yoktan bırakma
Bak önüm uçurum
Bak bu defa son,
Bu defa gidiyorum.
SELAHATTİN ÖZEN

 

MANSİYON

LÂMELİF GÜLÜ

I.
Aliyona
Fetret devrini mi yaşıyorum yeniden
Korkulu bakışlar, hiçliğini sunarken dudaklarıma
Ben hangi cesedi gömüyorum yüz yılık cananıma
Ey güzellik ülkesinin padışahı!
Ey temenni vuslatının yaranı!
Hangi mühür sahibini arıyorum dürr-i kelamında
Hangi esamiler okunuyor kutsal kitabında

Kanla sulanan gül, gamlı bakışının esiri çoktur
Kesret de vahdet de sensin Aliyona
Naif bakışın kimleri katmadı ki sayrılığına
Kimleri kametine elif diye kandırmadın ki
Yokluğum da varlığım da sensin
Hikmetim de cehaletim de sensin
Şiirim de, şairim de sen
Lâm da sensin, elif de sen
Lâmelif gülü söyle nasıl dayanırım hicranına

Âsitâne
Seni görmek, seni sevmenin ilk adımıdır, ilk eşik
Payitaht makamında söylediğim ilk ezgi
Kulağımda yankılanan ilk nağme annem ve sen
Toprağına sürülen ilk zafer sevinci
Yaşlı gözlerindeki ilk çizgi, ilk kırmızı nümayan
zamansız ölümlerden geriye kalan
Kimler söyler seni, kimler yazar miladıma

Ben yoksunum senden, ben mahzunum sensiz
Eskidenmiş uğrunda ölen sevgililer
Şimdi başka dillerde yankılanır nidası aşkların
Bense başka tümceleri koynuma alıp saklarım
Başka, hep başka alınlarda yaşarır secdem
Kollarımın eski mecali yok, saramaz artık seni
Yeniden beklesem de gelmeyecek o yokluk günleri
Ne sen eski sensin, ne de ben eski ben
Kayıtsız yaşanılan kum saati günlerdi
Dokunulası yüzün yeni iklimlerde kirlendi

II.
Bizantiya
Kafi bir kelime, kefa bir cümle velayet edemez sana
Şairler de doymadı aşkına, şehitler de
Ben acizim senden, daha çok sana mübtela
Mehmet, Fatih, Fazıl, bir Kemal ile zikretmiş adını
Ne söylesin şimdi dil-i nadanım sana
Sen başla öyleyse sevgililerini anlatmaya
Sen sun peymanelerde zehirli meylerini
Bizantiya, Lâmelif gülüm, yoksun ve yorgun azizem
Anlatamam şimdi hayalimdeki seni , güncemdeki visali
Yalancı güllere göster gerçek misali

Yüz yıl oldu, yüz nağme, yüz Leyla, yüz Mecnun
Unuttun mu Keyhüsrevi, Muaviye ve Beyazidi
Çok zaman bekledim, sonra bir yağmurla indi lalin
Kılıçlarda gösterdi kendini muhteşem hilalin
Belli ki sevdadır bunun adı, belli ki Eyyüb Ensarin
Yangın gecesi gökyüzü, Münadiler Bizantiya
İsmin okundu dillerde, nidaların can verdi orduya
Dönerken yolundan bir zamanlar mektuplar
Herakliyusa verildi işte dosdoğru yanıtlar
Senin mülkünde içildi şehadetler ve şaraplar
Sende galip geldi cümle belalı aşıklar

Konstantina
Bir Rum kızı, bir Acem dilberi nahvet
Başımdan aklım gitti, gel de şimdi sabret
Kavuşmamız mümkünsüzdür bilirim
Ben yolcuyum çünkü, sen nedense hep hancı
Kulağımda yankılanır durur Konstantina, Konstantina
Bu da benden sana okunan, son hüzzam şarkı
Lâmelif gülü, ince sızı

Sensiz sürecek ömrüm büsbütün anlamsız
Nilüfer açar, gül solarım amansız
Unutulmaz bir sevgili daha bırakacaksın ardında heyhat
Suya hasret sularda yakacaksın bütün mezarları
Hançer bakışlı lâmelif gülü
Yaşayacak sende bin bir diriliş, bin bir ölü
Konstantina saray cariyesi, İmparatoriçe Thedora
Nice sırlar küllenmiş kalbindir Ayasofya

III.
Vizendovina
Zannetme ki her şey göründüğü gibidir
Her ağlayan gözyaşı dökmez oysa
Vizendovina, evrenin istiridyesinde inci
Bütün şehirlerin etrafında döndüğü gezegen
Minareleri ağlayan ülkemin asi ve sufi çocuğu
Öpülesi alnında galata, içimde med cezir
Kız Kulesinden süzülürken boğaza şöyle bir
Resmin çizilir kutlu sayfalara
Ve nazenin bir güldür sende lâmelif
Kuşlar uçar göklerinden aheste, akşam ve seherde
Gül yağar yağmur yerine deste deste
Vizendovina, uygarlığım, garbım hem şarkım
Biz ki ölümsüzlüğe eriştik sende

Uzayıp gider böyle, bu kıssayı aşk
Bu nağmelere de kulak ver vizendovina
Kelimeleri tükettim senin için işte bak
Söylemiştin ya, dudaklarım aşk derdine çaredir
İsmim dilde merhem, gönüllde yaredir
Niçin girdin gönlüme ey lâmelif gülü
Suların tuzlu, bakışın hâredir

Şehr-i Âzâm
Ey hiçten var olan, her şey
Ey Katre katre tefekkür, damla damla hayal
Henüz sermedim tarihi ayaklarının altına
Kavgaları, yangınları, çarmıha germedim
Semalarında yankılanırken ezan ve çan
Kardeşlerin Beyrut, Bağdat, Kudüs ve Şam
Ve sen zindanda açan lâmelif gülü Şehr-i Âzâm
Sevinci de, hüznü de nalan
Gözyaşı yağmurum, Yakubum hem Züleyham

IV.
İstanbul
İstanbul, masallar diyarının efsunlu sarayı
Tanrının nurdan yarattığı melek kanadı
Beyoğlu , Üsküdar , Anadoluhisarı, Kafdağı
Gül tütsülü boğaziçinin, gamzeli güzeli
Buselik makamında söylediğim ilk ezgi
Dudağımdaki lâm ve elifin küllenen ateşi
Ayinlerimi sunduğum eflatun kanatlı simurg
Mumdan şileplerin mahzenindeki yıllanmış şarap
Göz kadehimle her an seni yudumladım
Çünkü ebedi sevgilimsin, ab-ı hayatım

Köle diye mi sattılar ruhumu sana belada
Artık uğramayacak mı şehrayinler toprağıma
Bir şairin kaleminde kifayetsiz kaldı artık adın
Ölümsüz bir cennettir, minyatür bakışların
Muamma bir şarkıda kayboldum doğrudur
Esrik sevgilim, Lâmelif gülüm
Bu sana söylenen son mısramdır, son fasıl
İstanbul’um İstanbul
TAYFUR BULUT


Antoloji.com 2010