Ana Sayfa  | Yardım  | İletişim       Antoloji'de arayın:  
Antoloji.com  KitapEtkinliklerŞarkılarResimForumNedir?E-KartÜyelerGruplarSMS
 Şiir Bölümü 

Şiir / Şair Arama >> 

 Bu şairlerimizi okudunuz mu? Bu kutuyu gizle!
bu da ne?
 Şiir Ana Sayfa
 Şiir / Şair Arama
 Şiir Listem
 Şair Listem
 Tüm Şairler
 Tüm Şiirler
 Yeni Şiirler
 Top100 Şiir
 A Listesi
 Günün Şiiri
 Rastgele Şiir
 MP3 Şiirler
 Resim Şiirler
 Şiir / Şair Ekleme
 Yetkili Şair Girişi
 Şiir Yarışması
 E-kitap
 Yorumlarım
 
Konularına Göre:
• Aile
• Allah
• Ankara
• Anne
• Asker
• Aşk
• Atatürk
• Ayrılık
• Baba
• Barış
• Bebek
• Doğum Günü
• Dostluk
• Gurbet
• Hasret
• Hayat
• İhanet
• İstanbul
• Kadın
• Mutluluk
• Ölüm
• Özlem
• Savaş
• Sevgi
• Sitem
• Umut
• Vatan

daha fazlası >>

 

KUTUPHANE Konulu Şiirler - kutuphane Şiirleri

Bu sayfada sitemizde kayıtlı 200,000 'den fazla şiir arasında konusu "kutuphane" olan şiirleri görmektesiniz. Şiirlerin "kutuphane" ile ilgili olup olmadıkları sistem tarafından belirlendiğinden konu dışı bazı şiirler listeye karışmış olabilir. kutuphane Şiirleri, "kaliteye" göre değil, konuya olan ilgilerine ve popülariteye göre sıralanmıştır.

 
 
 
    

241  

İNSAN HAKLARI

10 ARALIK DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ



Madde 1: Bütün insanlar özgür; onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşçe davranmalıdırlar.

Madde 2: Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildirge'de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Bundan başka, ister bağımsız ülke uyruğu olsun, isterse bağımlı, özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke uyruğu olsun, bir kişi hakkında, uyruğu bulunduğu devlet ya da ülkenin siyasal, adli ya da uluslararası durumu bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.
........... devamı >>
 
Nuray Ülker
    
    
    

242  

HER ŞEY ALAÇAM İÇİN-KALPTEN SEVENE GÖRE

HER ŞEY ALAÇAM İÇİN'-KALPTEN SEVENE GÖRE
İLÇEYE SAHİP ÇIKIN-KALKINSIN BÜTÜN YÖRE

Haber verelim size-Orta Karadeniz'den
Büyükşehir Samsun'um-Alaçam ile bizden
Coğrafi durumunun-önemini bilelim
Ağlayan gariplerin-gözyaşını silelim
Alaçam çevrilidir-Doğudadır Bafra'mız
Yakakent Batıdadır-uzak değil aramız
Vezirköprü Güneyde-dört taraftan hep dolu
İlçemiz Samsun-Sinop-bil anakara yolu
Yüz ölçüm üç yüz elli-kilometre karedir
Denize uzaklığı-iki kilometredir
Seksen kilometredir-Samsun'a uzaklığı
Doksan kilometredir-Sinop'a ıraklığı
Yeşil mavi denizi-Alaçam'ı siz görün
El el gönül gönüle-tuğlaya tuğla örün
........... devamı >>
 
Hasan Sancak
    
    

243  

DUALAR KALICIDIR (DÜŞÜNGÜLÜ ELEŞTİRİ)

D U A L A R K A L I C I D I R

(DÜŞÜNGÜLÜ ELEŞTİRİ)

‘Birini mahkûm etmeden,
dualarını dinlemek lazım…’ Kitaptan.

Yaşamı ile gündemde kalmasını bilen Tuna Kiremitçi’nin ‘Dualar Kalıcıdır’ son romanı.
Bir Orta Avrupa ülkesinde öğrenci olan Pelin, gazete dağıtımı yaparken ‘Türkçe bilen eleman aranıyor’ ilanını okur. Bayan Rosella bu ilanı Türkçesini hatırlamak için verir. Pelin annesini, Rosella ise kızı Tanya’yı kaybetmiş, anne kız gibi, kaderleri de birbiriyle örtüşen iki kadının sohbet seansları dile getiriliyor.
Romanın iki anlatıcısı Roselle ve Pelin geriye dönüş tekniğiyle anılarını anlatıyor. Parçalanmış bir Yahudi ailesinin İkinci Dünya Savaşı esnasında yaşadığı öyküler, ilgi çekici değil. Söyleşilerde kadınsı, bilecen deneme oylumu yaratılmaya çalışılmış. Diyalog oranı yüksek olduğu için roman atmosferi oluşturulamamış. Ayrıntının da yazıya işlevsellik kattığı söylenemez, zayıf kalmış. Yahudi’lerin üstün bir sınıf olduğu imajı yaratılmak istenmiş gibi bir izlenim ediniyor insan...! ? Birinci Dünya Savaşı sonrası Berlin’deki Yahudi’lerin yükselişi Alman ırkçılığını tetikler. Bu oluşum Hitler’i diktatör yapan faktörlerin başında gelir. Şimdiki Ortadoğu ile bir benzerlik olabilir mi? ! ..
........... devamı >>
 
Ali Akdemir
    
    
    

244  

-YATILI OKUL (ÖYKÜ) -

Yatılı okula yazıldığım zaman on iki yaşındaydım. Ailemden uzakta, ortaokulun birinci sınıfına başlamıştım. Yazıldığım okul, köyümüze epey uzaklıkta bir şehirdeydi. Uzun süreli tatiller gelmedikçe eve pek gidip gelemiyordum. Hem maddi imkansızlıklar buna el vermiyordu hem de derslerimden geri kalarak bana umut bağlayan ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum. Ama şehir yaşantısını da hiç sevmemiştim. Kendimi çok güçsüz ve yalnız hissediyordum. Araba gürültüleri, gizli bir endişe ve korku barındıran insan bağırışmalarını üstümde bir ağırlık gibi hissediyordum. Çok yalnızdım. Sokaklarda yürürken her an başıma bir olay gelecek sanıyordum. Ailemi o kadar çok özlüyordum ki bazen her şeyi bırakıp köyüme gitmek istiyordum. Ama kendi kendime verdiğim sözler ve bir gün aileme ıspatlamak istediğim başarılarımı düşünerek bundan vazgeçiyordum. Kaldığım yatılı okulda sağlık koşulları çok kötüydü. Çok çeşitli yerlerden gelmiş yüzlerce çocuk bir arada yaşıyordu. Yedi ile on beş yaşları arasında yüzlerce çocuk vardı. Çocukların çoğu taşradan, köy ortamından geldiği için şehirdeki çocuklar gibi temizlik alışkanlıklarını edinememişti. Okulun idaresi de her şeyi aynı anda düzeltmeye yetişemiyordu. Zaten yeteri kadar personel yoktu. Sular çoğu zaman kesik oluyordu. Öğrencilerin bir kısmı yıkanma fırsatı bulamıyorlardı. Sular, içi paslanmış depolarda korunmaya çalışılıyordu. Bütün bunların dışında okulda asayişi sağlamak, çocukların didişmelerine engel olmak, onca çocuğu kontrol altına almak ayrı birer sorundu. Kavga çıkmadan biten bir gece yoktu. Her sabah mutlaka birilerinin bir eşyası çalınıyordu. Çocukların neredeyse hepsi mutsuzdu. Kimisi kötü rüyalar gördükten sonra uyanıp ağlıyordu. Geceleri uykuda annelerini çağırıyorlardı. Anladığım kadarıyla hiç biri kendini güvende hissetmiyordu. Yatakhanelerde sürekli ağır bir koku vardı. Yıkanamayan çocuklar, gece altını pisleten yaşı küçük çocuklar ve bu çocukları yaşları küçük olduğu için ezmeye çalışan büyük yaştaki çocukların gürültüleri… Bir tavşan gibi uyumak zorundaydık. Her an birileri dolabını karıştırabilir yada biri gelip ayakkabını, battaniyeni alıp götürebilirdi. Sabahları kalkıp ayakkabısını yerinde bulamayan çocuklar oluyordu. Ağlaya ağlaya görevlilere giderlerdi. O gün ayağına uyan bir ayakkabı bulunduysa ne ala… Yoksa bütün günü çıplak ayakla geçirmek hatta derslere bu vaziyette katılmak zorunda kalırlardı. En kötüsü kış aylarında yataklarına gittikleri zaman battaniyenin yerinde yeller estiğini görmek olurdu. Bu yüzden kendimi tam anlamıyla uykuya bırakıp yeterince dinlendiğimi hatırlayamıyorum. Ders çalışmak için uygun bir ortam bulamıyordum. Her yer çocuk kaynıyordu ve sürekli bağrışma halindeydiler. O kadar çoktular ki seslerini birbirlerine ulaştırmak için bağırmak zorunda kalıyorlardı. Zamanla bu onlarda bir alışkanlık haline geldiği için artık gerekmediği yerlerde de seslerini yükselterek konuşuyorlardı. Geniş salonlarda bile sürekli bir uğultu vardı. Bu yüzden önceleri ders çalışmak konusunda epeyce sıkıntı çektim. Daha sonraları bu ortama alışmış olacağım ki artık pek rahatsız olmadan çalışmaya başlamıştım. Bütün bunların yanında okuldaki ders saatleri ayrı bir kabus gibi yaşanırdı. Sınıflar tıklım tıklım doluyordu. Her sırada üç yada dört kişi otururdu. Okulda yatılı kalanların dışında çevre mahallerden gündüzlü olarak okumaya gelen çocuklar da vardı. Bunlarla beraber sınıflarımızın mevcudu neredeyse iki katına çıkardı. Böyle bir ortamda ders işlemek çok zordu. Öğretmenlerimiz de bu durumdan bezmiş gibi görünüyorlardı. Derslere isteksizce girdiklerini yüzlerinden okuyabilirdiniz. Bütün bu kalabalığın içinde kendimi kaybolmuş gibi hissediyordum. Sahip olduğum bilgileri ve yeteneğimi ortaya çıkarmak için bir türlü fırsat bulamıyordum. Öğretmenler ders boyunca konu anlatmaktan çok öğrencilerin sessiz olmalarını sağlamaya çalışıyorlardı. Böyle bir ortamda hiç kimsenin yaşadığı şeyden dolayı mutlu olabileceğini sanmıyorum. Öğretmenler de öyleydi. Bir zamanlar sahip oldukları idealist düşüncelerini, heyecanlarını kaybetmiş gibi görünüyorlardı. Onlar da bir an önce böyle bir yerden kurtulma çabası içindeydi düşündüğüm kadarıyla… Geceleri yatakhaneme geldiğim zaman o kadar yorgun hissediyordum ki kendimi, ayakta duracak hal bulamıyordum. Zayıf olan bünyemden dolayı diğer çocuklara göre daha bitkin oluyordum. Yatağıma bir an önce uzanıp dinlenmek istiyordum. Oysa duygularım farklı şeyler istiyordu. Aslında heyecanlı bir çocuktum. Sürekli konuşmak gülmek bir şeylerden söz etmek istiyordum. Ama içinde bulunduğum ortam bu isteklerimi yaşamak için uygun olmaktan çok uzaktı. Çocukların konuştuğu konular farklıydı. Daha doğrusu hiç bir şey konuşmuyorlardı, sürekli didişiyorlardı. Bu yüzden kendimi daha çok yalnız hissediyordum. Kimseyle ilişki kuramıyordum. Bunu belki de ben istemiyordum. Yalnız kalmak her ne kadar acı verici olsa da bunu ben tercih ediyordum. Böylece aylar geçti. Bu süre içinde yalnızlığımı giderecek yeni buluşlar aramaya başladım. Önceleri bir radyo almayı düşündüm. Ailemin verdiği az miktardaki parama kıyamamama rağmen dışarıya çıkabildiğim ilk hafta sonunda bir seyyar satıcıdan küçük bir el radyosu aldım. Bu çok hoşuma gitmişti. Köydeyken de evde hep radyo dinlerdim. Okula geldiğimden beri radyo dinleyememiştim. Böyle bir karar verdiğim için kendi kendimle gurur duymuştum. Bu arada radyo dinlemeyi ne kadar çok özlediğimi anladım. Çok mutlu olmuştum. Heyecanla okula geri dönüp bulduğum ilk kuytu köşede radyomu açıp dinlemeye başladım. O gün yalnız kalmayı o kadar istiyordum ki okuldaki çocuklara rastlamamak için köşe bucak kaçıyordum adeta… Kimsenin gitmediği gölgelik kuytu yerlere gidiyordum. Ders aralarında dışarı çıkmıyor, sınıfta cebimde taşıdığım radyomu çıkarıp dinliyordum. Akşamları yatmadan önce kulaklıklarını takarak dinliyordum. Çoğu zaman radyomu kapatmadan uykuya dalıyordum. Sabah uyandığımda pilleri bitmiş vaziyette buluyordum onu. Artık kendimi eskisi gibi yalnız hissetmiyordum. Köydeyken dinlediğim programları burada da dinleyebiliyordum. Bu bana aynı zamanda aileme yakın olduğum hissini veriyordu. Sanki onların yanındaymışım gibi hissediyordum. Bu yüzden eskiye göre daha iyi hissediyordum kendimi. Ama bu pek uzun sürmedi. Yine radyomu kapatamadan uykuya daldığım bir geceden sonra sabah uyandığımda radyomun yerinde yeller esiyordu. Yatağımı büyük bir titizlikle aramama rağmen bulamamıştım. Radyom çalınmıştı. Yatakhanede yatanlara doğru baktım. Ve bütün hiddetimle;
........... devamı >>
 
Şemsettin Kaya
    
    

245  

.......................KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

Aşağıdaki şiirler, yazılar, sözler, kanunlar kadınlarımız için hep bir arada bulunsun diye derlenip toplanmıştır.

KADINLARIMIZ (Nazım Hikmet)

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
........... devamı >>
 
Ramazan Topoğlu
    
    
    

246  

BENDEN OLMAYAN - BİR KÜÇÜK BİR BÜYÜK ÖYKÜ

Minik Kız

Bir zamanlar çok sevdiği kadınla evlenmiş mükemmel bir adam varmış. Sevgileriyle bir kız çoçuğu yetiştirmişler. Adam bu sevimli ve zeki kız çocuğunu çok sevmiş. Daha minicikken onu kucağına alır, ağzıyla melodi tutturur ve odanın etrafında onunla dans eder, 'Seni seviyorum minik kız' dermiş.

Bu mükemmel adam minik kızı hep kucağında büyütmüş ve 'Seni seviyorum minik kız' demiş. Minik kız ara sıra sinirlenir, 'Ben artık senin minik kızın değilim' dermiş. Adam güler 'Sen her zaman benim minik kızım olarak kalacaksın.' dermiş. Artık minik olmayan kız, bir gün evden ayrılmış ve gerçek dünyanın kapılarından girmiş.
........... devamı >>
 
Akın Akça
    
    

247  

ÖYKÜMÜZ-1-DÖRT YAPRAKLI YONCA' DAN.....

EYY ŞİİR …!



İstanbul, İstanbul olalı böyle bir olayı yaşamamıştı. Senin yüzünden elbette çok daha büyük hadiseler cereyan etmişti. Onları duymuş, öğrenmiştim. Bunca büyük olaydan sonra, bu gördüklerim beni çileden çıkarmaya yetti de arttı bile...

İstanbul sokaklarında, önde iki davulcu, hemen ardında iki çığırtkan, ondan sonra elleri ve gözleri bağlanmış vaziyette eşeğe ters bindirilmiş Şair Figani... Sonra da bütün İstanbul’ un çocukları...
........... devamı >>
 
Mustafa Ceylan
    
    

248  

GÜNEŞİ GETİRİRİM

GÜNEŞİ GETİRİRİM


NECATİ ÇAVDAR

Bir gün (1955) Hıra Dağı’nın (Alaca’da Resul Sığınağı Hıra Dağı’na özlemle isim verilen Danlı Dağlar’a bakan bir dağ) eteklerinde dünyaya merhaba dedi.
Nefesini ve gıdasını o özgür ortamda aldı.
Köy önünde her çocuk gibi kelebekler yakalamaya gitti, ancak güzelliğin kelebeklerin özgürce uçuşlarında olduğunu anlayıp hiç kelebek tutmadı. Ama onlarla koştu koştu...
Başta sazların olmak üzere ıslığın sesinin, çobanın kavalının, suların çağlayışının aynı gaye için olduğunu sezdi.
O hür dağlarda Anadolu’yu anladı.
Bir olan mabuda inandı ve başka hiç bir şeye eğilmedi.
........... devamı >>
 
Necati Çavdar
    

??
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2007. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu. Şu anda buradasınız:


07.09.2008 23:59:08

  » Ana Sayfa  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Antoloji Kulübü  » Gruplar  » SMS  » Yardım  » İletişim
antoloji.com

 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İletişim