Ana Sayfa  | Yardım  | İletişim       Antoloji'de arayın:  
Antoloji.com  KitapEtkinliklerŞarkılarResimForumNedir?E-KartÜyelerGruplarSMS
 Şiir Bölümü 

Şiir / Şair Arama >> 

 Bu şairlerimizi okudunuz mu? Bu kutuyu gizle!
bu da ne?
 Şiir Ana Sayfa
 Şiir / Şair Arama
 Şiir Listem
 Şair Listem
 Tüm Şairler
 Tüm Şiirler
 Yeni Şiirler
 Top100 Şiir
 A Listesi
 Günün Şiiri
 Rastgele Şiir
 MP3 Şiirler
 Resim Şiirler
 Şiir / Şair Ekleme
 Yetkili Şair Girişi
 Şiir Yarışması
 E-kitap
 Yorumlarım
 
Konularına Göre:
• Aile
• Allah
• Ankara
• Anne
• Asker
• Aşk
• Atatürk
• Ayrılık
• Baba
• Barış
• Bebek
• Doğum Günü
• Dostluk
• Gurbet
• Hasret
• Hayat
• İhanet
• İstanbul
• Kadın
• Mutluluk
• Ölüm
• Özlem
• Savaş
• Sevgi
• Sitem
• Umut
• Vatan

daha fazlası >>

 

HELVA Konulu Şiirler - helva Şiirleri

Bu sayfada sitemizde kayıtlı 200,000 'den fazla şiir arasında konusu "helva" olan şiirleri görmektesiniz. Şiirlerin "helva" ile ilgili olup olmadıkları sistem tarafından belirlendiğinden konu dışı bazı şiirler listeye karışmış olabilir. helva Şiirleri, "kaliteye" göre değil, konuya olan ilgilerine ve popülariteye göre sıralanmıştır.

 
 
 
    

401  

ON BEŞ RENKLİ BİR RESİM

Her erkeğin rüyalarını süslüyorsun. Çok güzel, alımlı bir kadınsın. Rüzgarında yasemin kokulu parfümün savruluyor. Beline kadar gelen sarı saçların uçuşuyor. Turuncular giymişsin bugün. Gülümsüyorsun. Masmavi gözlerin, yanağındaki gamzene sarılıyor. Güneş, beyaz tenine el sallıyor. Rüzgar nazikçe eteklerine dokunuyor. Gülüşün herkese tazelik veriyor. Çok mutlusun bugün.

Saçların darmadağınık. Acemice sürdüğün boyaların akmış gözlerinden. Ağlarken rimelin yapışmış kirpiklerine, akmış. Dağılmış sonra sen elinin tersiyle gözlerini silerken. Ellerin boya olmuş, yıkamıyorsun. Gri renkli penye eşofman altının üzerinde mor bir tişört var. Dün geceden beri aynı şeyi giyiyorsun muhtemelen. Üşüyorsun. Uzun, dizlerine kadar gelen, siyah ve ince bir hırka giyiyorsun. Daha sıkı sarılıyorsun hırkana. Mutfağın kenarına büzülüp oturmuşsun. Telefonun kablosunu çekmişsin. Hava kapalı, gri bulutlar gökyüzünü örtmüş. Evin içi çok karanlık. Ama ışıkları yakmıyorsun. Ayakların çıplak. Kendini hırpalıyorsun içten içe. Mutsuzsun. Birşeylere çok üzülüyorsun bugün.
........... devamı >>
 
Ceren Korkmaz
    
    
    

402  

TAŞIN ŞİİRLEŞTİĞİ ŞEHİR: MARDİN

Bugüne kadar Mardin’e giden kimi dinlediysem, kimden birşeyler okuduysam aynı şeyleri duymuşumdur; “aklım orada kaldı”... Tıpkı benim gibi. Attığınız her adımda tarihin kokusunu duyduğunuz bu kentte aklınızı unutmamak olası mı zaten?

Mardin’in evrensel bir kent olması yolundaki girişimlere geçen sayımızda değinmiştim. Bunun elbette ki haklı nedenleri var. En önemli neden hiç kuşkusuz beş bin yıllık tarihi geride bırakması ve o günden bugüne bir çok mirası halen diri bir şekilde yaşatıyor olması. Bu miras, mimari yapıların yanı sıra kültürel olarak da halen varlığını hissettiren olgular. Mardin’in dinlere, kültürlere beşiklik etmeyi sürdürüyor olması bunun en açık delili. Bu uygarlıklar beşiği kentin tarihte çok önemli bir kavşak noktası olduğu, tarihçilerin kent hakkında yazdıklarından anlaşılıyor. Fransız tarihçilerden Araplar’a, Evliya Çelebi’den Plinus’a kadar birçok tarih yazarı yalnızca Mardin isminin kaynağı hakkında bile bir yığın rivayet aktarıyorlar.
........... devamı >>
 
Mesut Bıyık
    
    

403  

EFSANE VE MASALLAR (KİTAP) - 1 -

Yaşanmış Bir Sevda Masalı

“(*) Dünyada iki gül olsun, biri kırmızı biri beyaz, sen beni unutursan kırmızı gül solsun, ben seni unutursam beyaz gül kefenim olsun”.

“Bir söylenceye göre düşman iki ailenin çocukları olan Ali ile Zehra biribirine ölesiye sevdalıymışlar. İki genç daha çocukken ailelerinin düşmanlığına rağmen, gönül verip sevmişler biribirilerini. Aşkları, gökle- yerin aşkı kadar büyük, çiçekle suyun-aşkı gibi temizmiş…
........... devamı >>
 
Nuri Can
    
    
    

404  

ŞAHMARANLAR(27)

Bakışları bir derin delilikten bir yufka akıllılığa yorgun geldi.
İrkilerek kolundaki ‘Enfiye Kutusu’ na baktı. Görevinin başlamasına altı dakika kalmıştı. ‘Ancak giderim’ di. İçmediği çayının parasını tabağa bıraktı. Kalktı.
Ayağa kalktığında gençti, omuzları ve başı dikti. Temizdi, kişilikliydi, bilgiliydi. Güzel konuşmasını, öfkeleri tatlı dille, inandırıcı sözlerle yatıştırmasını biliyordu. Kalkarken açmazlarını oturduğu yerlere bırakmasını kendinden öğrenmişti.
Günlük görev programını uygulamaya başladı.
Araba parasından kısmak için belediye otobüslerinin elli kuruşa götürdüğü Malkayası ‘na kadar gidiş-geliş olarak, toz bulutlarına bürünen yollarda altı kilometre yürüdü. Gelişte sağnağa tutulup iliklerine kadar ıslandı. Otobüsler, kamyonlar, arabalar, yol çukurlarına birikmiş çamurlu sel sularını terziye borçlu elbisesine sıçrattılar. Eşekler üzerinde kara kara şemsiyelerle biryerlere giden köylüler, hem gittiler, hem dönüp dönüp kendisini incelediler. Bir işyerinin çevresindeki ağaçlara son derece uzun iplerle bağlanmış iki dev bekçi köpek, teftiş için içeriye girmek isterken üstüne saldırıp içeri bırakmayarak iplerinin son izin sınırına kadar kovaladılar. Bu son sınırda, ellerini ağzının çevresinde boru gibi yapıp köpekleri engellemeleri için sahiplerine bağırdı. Sesi yağmurların gürültüsüne karışıp gitti. Duyuramadı. Sesinin artık yok sayıldığı o kesimde, işyerinin bekçileri olan köpeklerle birbirlerine bakıp durdular. Köpekler tam köpekti. En yırtıcı kurtlara karşı bile silahlandırılmışlardı. Boyunlarındaki demir bileziklere bıçak kadar keskin ve sivri uçlu, sayısız demir mıh geçirilmişti. İtlerin ürkütücü, yırtıcı hırıltılarını duyan bir adam, işyeri pencerelerinden birinden başını, ellerini, gövdesinin üst yarısını çıkardı. Elindeki megafonla köpeklerini niye rahatsız ettiğini ve ne istediğini sordu. ‘Ben İş Müfettişi ‘yim. Devlet adına teftiş yetkim var. Ama teftiş gücüm, teftiş yeteneğim yok. Gel şu yırtıcı köpeklerini al. Bir merhamet et beni koru da, içeriye girip seni teftiş edeyim. Noksanların, yasalara aykırılıkların için senin anandan emdiğini burnundan getireyim. Ya da, gönder orada hakkı yenmiş işçilerini, şu canavarlardan beni korusunlar. Zira; ben senden onların yenilmiş haklarını çıkarmaya geldim. Çıkaracağım da. Ama ancak bu köpekleri onlar buradan aldıktan sonra.’ Diyemedi. Utandı. Devletinin, bakanlığının, dairesinin adına, otoritesine gölge düşürmekten çekindi. Bütün bunların yerine ‘Hiiiç, yani dedik ki; varalım, şu köpeklere bir bakalım ki, bunlar nasıl köpekler.’ demekle yetinip ayrılmak zorunda kaldı. Büyük inşaat sahibi olan bir öfkeli işveren, bu kere bir başka işveren, kiremit ve taş yığınlarının arasında ellerini Cihan Pehlivanı Kara Ahmet gibi, beline koyarak:
........... devamı >>
 
İsmet Barlıoğlu
    
    

405  

AŞKIN TUHAF BİR ANLATIMI, YA DA GÖZLERİNDEKİLER,

Bir adam;
Sabahın diken gibi batan ayazında
Durakta fabrika servisini bekliyor.
Adam 52 yaşında.
Kimin ördüğünü bile hatırlamadığı
Hafif sökük bir yün bere başında.
Buruk bir mutluluk var
Adamın soğuktan donmuş sırıtışında.
Alın teriyle kazanmaya inanmış biri,
Adam helal lokma peşinde
Tek amacı var, vaktinde olmak işinde.
Adamın karısı
Saçları saman sarısı
Ve dokuz yaş adamdan küçük yaşı;
Bir oğlu var yirmi ikisinde
Liseden terk ve işsiz;
Adamın belki de tek kâbusu.
Bir de kızı -onun için- dünya tatlısı
Lise son sınıfta ve ilerde doktor olacak.
Bu üç insan bilmem şu an kaçıncı düşünde,
........... devamı >>
 
Çağdaş Öztürk
    
    
    

406  

YAZILAR 2: “TÜRK” OTOMOBİLLERİN BİRİNCİSİ: DEVRİM

“Bir gerçek alemdi gördüğün ey Celaleddin, heyula filan değil…” Nazım Hikmet


“Ateş” yanıtı verilirmiş çoğu zaman, kimi de “tekerlek”. ”Tarih boyunca yapılan en önemli buluş sizce nedir? ” sorusu yöneltildiğinde. Filozofların çok yakındadır, aşinadır onlara ateş. “Su, hava ve toprakla birlikte dört temel tözden birisidir.” ile yetinmek gerek şimdi.

Ya tekerlek? Az mı kalır ondan? Üstelik, onunla boy ölçüşmekten vareste tutulacak “Kul yapısı olma “ gerekçesi ayan beyan ortada iken. Durmaksızın dönmek vardır, Mevlana ile selamlaşarak kimi… Taşıyan olur tutunanı, bazen bastığını ezip geçen bir ecel. Normalde imkansızdır: Sorgusuz,mutlu çağıldaması, her dönüşün durmaya koşan kaderi ve ve kendi yarattığı tarihin arkadan vuruşuyla… Aynı anda, aynı yerde bulunmak Burası Türkiye ise, “olmaz” ihtimalinin düşük yüzdeleri tamamen ortadan kalkar. Tarih, hiç çekinmeden “Devrim” adı verilen “İlk Türk otomobili”nin öyküsünü delil olarak koyar ortaya.
........... devamı >>
 
Turgay Bahtiyar
    
    

407  

BABA50 BABA100(DÜZ YAZI)

BABA 50BABA100BABA 150…….
Şaban amcanın huyuydu, bir yere ne kadar erken gitmek mümkünse o zaman giderdi. Maden Ocaklarında 29 yıl çalışarak emekli ikramiyesi ile aldığı pikap ile köylünün taşınacak odun, un, sap, saman gibi taşımacılık işlerini yapar köylüyü kasaba pazarına getirip götürürdü. Köyde acil hasta olduğu zaman hastaları doktora yetiştirerek bir nevi ambulans görevini de üstlenmişti. Kasabanın pazarı olduğu günler erkenden pikabı köyün meydanına çeker yolcular gelene kadar bir o yana bir bu yana dolanıp dururdu, derdi kasabadaki işlerini de biran önce bitirip köye gün ışığında dönebilmek olan bu adamın bu yüzden köyde seveni kadar sevmeyeni de vardı, Şaban amcanın bu huyu bilindiğinden pazara gidecekler yataktan kalkıp fazla oyalanmadan koşar adım arabanın yanına gelmek zorundaydılar.Domuzdamcı yedeği Fuat’ın iş elbiseleri birkaç şahsi eşyası ve bir iki öğün yetecek kadar kuru gıdadan oluşan erzak kapının hemen eşiğinde hazırlanmış duruyordu.Annesi daha oğlunun elbiselerini yıkayıp söküğünü iliğini dikerken ağlamaya başlar, Fuat her defasında anasının bu haline üzülür ana ağlama ben artık maden ocağına alıştım diye söylese de fukara kadının daha da yüreği derpleşir o ince tiz sesiyle ağıtlar yakmaya devam ederdi. Oğlunun maden ocağına gitmesine üç beş gün kala ne zaman aklına gelirse sofrada yemek yerken ahırda hayvanlarıyla meşgul olurken bostanda tarlada ağlayıp dururdu, Bu durum hemen hemen madence işçi gönderen her evde yaşanır maden işçileri madene giderken üzüntü evlerine dönüşleri büyük bir sevinç yaşanırdı,çünkü maden ocaklarında çok kişi ya ölümcül kazalarda grizu göçük vs yada kazalarda yaralanmış sakat kalmıştı bunlarda olmaz ise madenden emekli olanlar çok değil 5-10 yıl sonunda meslek hastalığına yakalanır hastanelerden ve doktor kapılarından kurtulamazlardı. Onların bir evide artık hastane odaları olurdu,hele bir hastaneye yatmaya görsünler kovuş arkadaşlarından ufak bir tanışma faslından sonra mutlaka birbirlerini bir yerlerden tanımış olurlardı yada başka bir yerde aynı işi yapmış olduklarından meslektaş çıkarlardı..Köy halkının bu olaylar adeta bilinç altlarına yerleştiği için kendilerine madene gidenin ardından bin türlü üzüntü ve ağlama sebebi bulunurdu. Fuat elbise ve erzak çuvalını kapını eşiğinden alıp omzuna kaldırdı çuval bu ay da her zamanki gibi ağırdı anası elinden geldiği kadar çok yiyecek malzemesi koyardı, merdiven başından aşağıya iner inmez anası ağlamaya başlamıştı,anasının bu üzüntüsünü hafifletecek tek şey büyük oğlunun madenden köyüne dönecek olmasıydı iki oğlundan birisi A-grubu diğeri B grubu işçisi olarak çalıştığından 30 gün birisi maden ocağında çalışıp köye gelirken diğeri maden ocağına giderdi.Arabanın köy ortasında durak olarak kullandığı yer evlerinin yakınında olduğundan bu sabah Fuat en önde gelenlerden birisi olduğundan eski bir madenci olan aynı zamanda akrabası olan aracın sahibi Şaban amcasından aferin bile almıştı hemen hemen herkes meydana gelmişti sabahın alaca karanlığında sokağı bir uğultu kaplamış ortalığı sigara dumanı kokusu sarmıştı aralarında her zaman her yere geç gelme alışkanlığı olanlar olmasa herkes tamamdı.Babası Ahmet amca hem onları yolcu etmek hem ağılındaki birkaç küçük baş hayvanı köy merasına getirmek için dışarı çıkmış, madencileri yolcu edene kadar oğlu Fuat ve diğer madene gideceklerle sohbet ediyordu, hayatının büyük bir bölümünü bu köyde hatta bu mahallede geçiren bu ihtiyar adam, köyde madende çalışmayan nadir erkeklerden birisiydi o yanı başındaki bir ayağı sakat kardeşi ile geçimini çiftçilik ve hayvancılık yaparak sağlamış fakat kendilerinin çalışmadıkları maden ocaklarına iki oğlunu da işçi olarak vermişti. Madene ve kasabaya gideceklerin hepsi arabanın yanına gelmiş araba yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştı araba hareket ederken kadınlar birbiri ile yarış eder gibi ağlaşıyordu kimi kocasına kimi babasına kimisi oğluna galiba en sahici ağlayanlar analardı. Hava yeni aydınlandığından mahallesinin görüntüsü de yeni yeni meydana çıkıyordu bu iki küçük dereciğin birleştiği yere kurulan bu 15-20 hanelik mahalle ayrılığın verdiği üzüntü ve kederle.gözlerine şimdi daha bir güzel görünüyordu. Yeni yağmur yağmış olduğundan karşıdaki ormanların rengi öyle canlı görünüyordu ki ağaçlar adeta yıkanmış ütülenmiş gibi yemyeşil onlara veda ediyordu, yol kenarlarındaki kır çiçeklerin güzelliği de bir başka güzellik olarak onları selamlıyor gibiydi.İşçilerde evlerinden ayrılmaya üzülüyorlardı ama üzüntülerini pek belli etmiyorlardı ağlamalar ve dualar arsında yolculuklarına başladılar bir ay boyunca buralardan uzaklara maden ocaklarına çalışmaya gidiyorlardı. Araba mahalleden biraz uzaklaştıktan sonra içlerindeki üzüntülü halleri biraz olsun gitmiş, aralarında birbirleriyle şakalaşmaya başlamışlardı bile ne kadar üzülseler de bu maden ocaklarına gitmelerini engellemeyecektiki, yaklaşık 20 kişi 40-45 dakika yolculuktan sonra kasabaya vardılar.Araba her zamanki durağına park ettiğinde yolculuk ücretlerini verip arabadan indiler
........... devamı >>
 
Muharrem Akman
    
    

408  

GÖKTE KANAT ÇIRPAN YARALI KUŞ /3

18

Onun yaşamı
dipsizlik ve sonsuzluktur,
Acı ve elem yüklü bir öykü
ve her adımbaşı
kanayan bir yolculuktur,
Umuttur, kavgadır ve burukluktur...


Mantıvar Sezar'ın elindeki kağıt tomarını aldı. Tam otuz sayfaydı. Konut
bakanlığının müfettişleri üç gündür sürdürdükleri hata arama çalışmalarını kağıda
dökmüşlerdi. Her daireye bir sayfa düzenlenmişti. Dış cepheler için de her kata ön ve
arka olmak üzere birer sayfa. Dış cepheye ait sayfaları Cengiz'e verdi.
Lami ve Dani'yi çağırıp içerilerdeki onarılması gereken yerleri işaretledi.
........... devamı >>
 
Mehmet Sarı
    

??
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2007. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu. Şu anda buradasınız:


08.01.2009 11:13:43

  » Ana Sayfa  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Antoloji Kulübü  » Gruplar  » SMS  » Yardım  » İletişim

 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İletişim