Ana Sayfa  | Yardım  | İletişim       Antoloji'de arayın:  
Antoloji.com  KitapEtkinliklerŞarkılarResimForumNedir?E-KartÜyelerGruplarSMS
 Şiir Bölümü 

Şiir / Şair Arama >> 

 Bu şairlerimizi okudunuz mu? Bu kutuyu gizle!
bu da ne?
 Şiir Ana Sayfa
 Şiir / Şair Arama
 Şiir Listem
 Şair Listem
 Tüm Şairler
 Tüm Şiirler
 Yeni Şiirler
 Top100 Şiir
 A Listesi
 Günün Şiiri
 Rastgele Şiir
 MP3 Şiirler
 Resim Şiirler
 Şiir / Şair Ekleme
 Yetkili Şair Girişi
 Şiir Yarışması
 E-kitap
 Yorumlarım
 
Konularına Göre:
• Aile
• Allah
• Ankara
• Anne
• Asker
• Aşk
• Atatürk
• Ayrılık
• Baba
• Barış
• Bebek
• Doğum Günü
• Dostluk
• Gurbet
• Hasret
• Hayat
• İhanet
• İstanbul
• Kadın
• Mutluluk
• Ölüm
• Özlem
• Savaş
• Sevgi
• Sitem
• Umut
• Vatan

daha fazlası >>

 

EMEL Konulu Şiirler - emel Şiirleri

Bu sayfada sitemizde kayıtlı 200,000 'den fazla şiir arasında konusu "emel" olan şiirleri görmektesiniz. Şiirlerin "emel" ile ilgili olup olmadıkları sistem tarafından belirlendiğinden konu dışı bazı şiirler listeye karışmış olabilir. emel Şiirleri, "kaliteye" göre değil, konuya olan ilgilerine ve popülariteye göre sıralanmıştır.

 
 
 
    

313  

BU-MU-DUR?

'Öp beni!' diyen iri iri ..me uçları,
Şehvete davet eden dudakların gülüşleri...

Buydu göze gösterilen, bu (zinâ) göze eziyet,
Bu-mu-dur; Adillik, Bu-mu-dur; tüm meziyet?
Bu-mu-dur; İnsanlık için atılan temel?
Bu-mu-dur; Mutlu yarınlara beslenen emel?
Bu-mu-dur; Hayr için yaratılan gözün mükâfatı?
Bu-mu-dur; Hakikâttan da hak olan HAKK'ın hakikâtı?
(1996-Adana)
........... devamı >>
 
Halil İbrahim Deveci
    
    
    

314  

SENİNLE..

Seninle beraberken sana hasret kalmak
Ellerini tutacakken tutamamak
Nedir sen bilemezsin,
İlgime ilgisizlikle karşılık vermeyi
Kaçıp bu halimi görmezden gelmeyi
Ağlatıp üzüp acı çektirmeyi
Çokta iyi bilirsin.
Kardelenimdin benim
En önce açan güzel çiçeğim
Zoru başarıp karları eriten sıcaklığınla
Sevdirdin kendini ısıttın beni erittin
Ellerini tutacakken kayboldun
........... devamı >>
 
Turan Yıldız Beğ
    
    

315  

NEDEN? NEDEN? - MANZUM ÖYKÜ

Şahsileydi adı
Güneşten yanık teni
Boncuk gibi mavileri
Mavi sorardı: 'Neden? Neden? '
Beş çocuk ardında
Tarlaya giderdi çapa yapmaya.
Kocası Mustafa
Yerdi parasını elinden alıp

Şahsiyledi adı
Güneşten yanık kaderi
Sırma sorardı: 'Neden? Neden? '

Mustafa topladı, hem de kambur
Döverdi Şahsile'yi her gece
Sırtında bebe,karnında bebe
Ağlardı Şahsiyle
Gözyaşları sorardı:'Neden? Neden? '
........... devamı >>
 
Perinur Olgun
    
    
    

316  

ŞİİRLERLE TEKNE GEZİSİ -yeni-

İm Sanat Kültür ve Edebiyat Dernegi

ÖLÜ AŞKLAR KULÜBÜYLE

ŞİİRLİ BOĞAZ GEZİNTİSİ

Yine ve yeniden…

Ölü Aşklar Kulübü Şiire ve boğaza doyacağınız,
cumartesi gecenizi oldukça keyifli geçireceğiniz bir etkinlikle
şiirseverleri bir araya getiriyor.

........... devamı >>
 
Nisan Serap Muratoğlu
    
    

317  

ETEK VE PANTOLON25

Üstüne üstüne gelen yalnızlık mı yoksa kalabalıklar mıydı bilemiyordu Emel.Yeni bir düş kurup üstüne son fırça darbelerini en büyük eserinde yapan bir ressam olmalıydı belki veya bir roman yazmalıydı bütün yaşadıklarını kağıda döküp gözyaşlarını kalemin ucundan akıtmalıydı. Sonra dünyadan elini eteğini çekip gitmeliydi.Ama artık hayalleri ona yetmiyordu, menapoz öncesi bu dönem önce çocuklarını ondan uzaklaştırmış; birini elinden almış, şimdi ise sıra sanki düşlerine gelmişti.Her yeni yenilgi ona bu bağlamda cümle kurma fırsatı vermiyordu.Hayat bir polis olmuş ya onu mahkum ettiriyordu yada ağızını tıkıyordu.Oysa Emel ağızına ne geldiyse haykırmak istiyordu. Açıkçası Zürih onun üretkenliğine engel olmaya başlamıştı.
Yaz güneşi yavaş yavaş Zürih See'nin sularını buharlaştırmaya başlamış öğleden sonra yağmurları şehri yıkamaya çoktan koyulmuştu. Emel'in tek avuntusu her gece Kanzheil Schule' deki etkinlik geceleri ve bir aidsli Macar'la ilgilenmesiydi.Sanırım bu Macar da yaşamayacaktı ve ilk defa hayatında çok değer vermediği birini kaybedecekti. Oltayı denize atsa çektiği ayakkabı veya karpuz kabuğu olurdu. İstanbul Boğazı'nda bir olsaydı zokasına Sait Faik Abasıyanık gelirdi kesin.Yani bütün bunlar sonuç olarak onun yaşamak istedikleri değildi.
Bugün her gün yaptığından farklı olarak şehrin yeni yakasındaki hakim tepeden birine kurulu Limmat kenarındaki kilise kubbelerinin en iyi göründüğü yer olan kaleye çıkarak kendine intihar süsü verdi. Burası Zürih'in, hüznünü ona en iyi anlattığı yerdi. Buraya bu mevsimde ilk gelmesiydi.Biraz Güzelce Hisarı andırıyordu.Yanından geçen Göksü deresi ve eski köprüsüyle işte Güzelce Hisar bir yanında Anadolu Hisarı bir yanında Limmat. Ne gereği vardı İstanbul'u düşünmenin şimdi. Acılarının, hayallerinin, düşlerinin büyük ama o kadar da küçük şehrini aklından geçirmenin ne gereği vardı. Bütün bunları düşünürken sırılsıklam olduğunu çok geç fark etti gözyaşlarının arasında.İhtiyar bekçi yanına yaklaşıp ' Kapatıyoruz madam.' dediği ana kadar ıslanmaya devam etti.Sanki sabah yatağından kan ter içinde uyanmıştı.
Korkunç rüyalar görmüşçesine yorgunluktan bitaptı.
_Allah'ım ben bu yalnızlığımla senin çok mu hoşuna gidiyorum? Beni benden başkası mı sandın?
Bu gecede Alternatif Kafe'de bir şiir dinletisi vardı.Ermeni Kasabiyan ve arkadaşları yine Türklere atıp tutacaklardı.Soykırımmış, acılarmış, sefaletmiş... 'Sloganlar hakikatleri yutar.' demiş olsa otur yerine faşist Türk diyeceklerdi.Rote Fabrik'te sınır yoktu ama kafede Ermeni yine Ermeni Türk ise Türk'tü.Daha nereye kadar sorunun cevabı burada başlıyordu.Taşınmalıydı yine.
........... devamı >>
 
Osman Demircan
    
    
    

318  

LUNAPARK’ TA BİR AKŞAM(ÖYKÜ)

Beyaz şeritli, geniş asfalt yollar boyunca uzanan kaldırımlardaki, mağaza ve lokantaların alımlı vitrinlerinde görünen her şey, “Al beni” der gibiydi. İlk defa gördüğüm büyük bir şehirdeki her şeyin cazibesi içimi kıpır kıpır oynaştırıyordu. Eğlenmek güdüsü, hemen yanı başımdaki Gençlik Parkından gelen şen şakrak seslerle coşuyor, adrenalim giderek daha da yükseliyordu. Gençliğimin ağırbaşlılığı, çocukluğumun pembe düşleri arasında kaybolmak üzereydi artık. Gençlik Parkı’nın giriş kapısının yan duvarlarında, hayranı olduğum Emel Sayın’ın afişini görmemle her şeyi unutmuştum. Sanki ayinsel bir törendeydim. Yüreğimin çarpıntısı o anda, saat tik taklarını aratmayacak kadar sesli atmaya başladı. Bir tanrıçaya yaklaşır gibi heyecanla afişin yanına sokuldum. Sesini radyolardan duyduğum; resmini gazetelerden bolca gördüğüm Emel Sayın, Gölbaşı Gazinosu’ ndaydı... Beynimin boz katmanlarından çıngılanarak kanımda yalazlanan duygularım, ona olan hayranlığımı daha da artırmıştı. Omuz üstüne kadar kesilmiş siyah saçları, genç, duru beyaz yüzünü simetrik sınırlandırmıştı. Afişte gülümseyen, siyah beyaza bürünmüş gökyakut gözlerindeki masumiyet beni kendisine daha da çok çekti. Onun, ince, duru sesi bilinmeyen bir âlemden geliyormuş gibi beynimde yankılandı birden. Hani kimileyin, çok öncelerden duyduğunuz güzel bir ezgi, başınızı yastığa koyduğunuzda beyninizde yankılanır ya, işte öyle bir şeydi dizelerin beynimde yankılanışı...‘Çile Bülbülüm, Çile’şarkısındaki ilk iki dizenin kulaklarımdaki uğultusuyla oyalanırken; kendi kendime, “Hayranlık denen şey, bu mu acaba? ” diye düşünmekten kendimi alamadım bir süre.
Şarkının, sözleri ve ezgisi durmaksızın beynimde yankılanıyordu. Tüm düşüncelerim buharlaşmış gibiydi. Haziran ayının bir akşamında kızıla dönüşen güneşin, turuncu, ipliksi, soluk ışınlarıyla yeryüzü renkleri solmaya yüz tutmuştu artık. Kulağıma kadar gelen sesler ise, parkın göl tarafından esen hafif yelle bir yerlere savrulmuştu sanki. Beynimde yankılanan o iki dizeden başka; hiçbir şeyi, ne duyuyor, ne görüyor, ne de algılayabiliyordum. İğnesi takılmış bir gramofondan çıkan nağmeli dizeler, kulaklarımda uğuldayıp duruyordu. Hayran bakışlarımı onun üzerinden almakta zorlanıyordum. Sonunda kararlı bir ani dönüşle, göl tarafına doğru yürümeye başladım. Kendimi parkın en iyi gazinosu Gölbaşı’nda düşlerken parkın merdivenleri başında duran Cahit’in,
- Sen nerelerdesin aslanım diyen, alaycı sesiyle irkilerek düşlerimden uyandığımda, Gençlik Parkı’nın bol çeşnili havasının kokusunu ancak duyumsayabildim. Semaverlerde buğulanan, demli, buruk çayın kokusunu ve yeni yanan bol dumanlı odun kömürü kokusu havada buğulu yansımalar yapıyordu. Günün son demlerine gelindikçe heyecanım tavsamıştı artık. Hanımlar matinesi yapan gazinolardaki haykırışlar, havaya dalga dalga yayılırken; kimileri yüreklerindeki eğlence özlemini bastırırcasına, banklarda ve çimenlerde kayıtsızca oturuyordu. Kimileri de kendi iç dünyalarını yansıtırcasına sağa sola bakınırken, elden geldiğince neşeli olmaya çalışıyordu sanki.
Lunapark, atlıkarıncalardan dönme dolaplara; aynalardan korku odalarına kadar her eğlenceye girip çıkanlarla dolup taşıyordu. Parası yettiğince eğlencelere katılanlar, çeşitledikleri beğenileriyle bir başka eğleniyordu. Boş alanlara tezgâh açmış olanlar, sigaraya çember attıranlar ve çengilerin gösteri yaptıkları çadırlar tıklım tıklımdı. Tarak yüzü görmemiş, dağınık, düz, siyah saçları, ensesinden gömleğinin yakasına düşen çığırtkan, kahverengi gözleri yuvalarında dört dönerek elindeki beş tahta çemberi şakırdatırken kendisinden geçmiş gibiydi. Bir yandan da “Gel gardaş gel, at çemberi yeniharmana kazan onu, ciğerlerin bayram etsin” diye bas bas bağırıyordu. Öte yandan, çakır gözlü, bozuk şiveli ve orta yaş sınırını çoktan geçmiş, kaba ve cırlak sesli çengi çadırı çığırtkanı, çadır komşusuna rekabet etmek hazzıyla, “Abilerim geliiin! Hadi geliiin, doya doya eğlenin” diye, adeta haykırıyordu. Olanca sesleriyle ısrarlı bağıranların arasında kalmıştım; sanki şeytan pazarına düşmüş bir papaz gibi, şaşkın ve kararsız onları izliyordum.
Birbirine karışan ayarsız seslerin şiddeti, kaç desibeldi bilinmez ama hiç kimse de, rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Ayrıca beni onlara doğru çeken bir şey varmış gibi, ayaklarım o yana doğru çekiliyordu. Artık, gazinoyu unutmuş gibiydim. Artık her eğlencede bizi de, sağa sola caka satarak, Cahit ile birlikte ağızlarımızı yaya yaya konuşmak alışkanlığı sarmıştı. Seyircisi bol penaltı atışlarında; bir yandan da B.J.K’li Baba Recep’miş gibi kasım kasım kasılırken, bir yandan da gözlerimle sağda solda bizi izleyen bir kızın olup olmadığını gözlemeyi ihmal etmiyordum. Bir yandan da kısa kollu, küf yeşili gömleğimin yaka uçlarını düşürüp arkasını kaldırıyordum. Geniş paçalı pantolonumu havada savurarak, köşeye attığımı sandığım her topun arkasından, ya kollarımı havaya kaldırıp “Gol” diye bağırıyor, ya da dışarı giden topun arkasından“Ah, vah”lar çekip duruyordum.
Dönümlerce büyük Gençlik Parkı’nın Lunapark’ında, eğlence bitmek bilmiyordu. Akşamın gölgelediği plastikten yapma ördeklere, arkadaşımla birlikte patlamaz tüfeklerle atışlar yaparken; bir yandan da,“Ben askerdeyken hedefi onikiden vururdum”diyerek, bir afra tafrayla ördeklere nişan alıyorduk. Raylar üzerinde dört tekerlekli ağır demirden bir kütleyi her savurduğumuzda, bize bakan kızlara “Clark çekmek”te, başka bir huyum olup çıkmıştı.
Paramız her eğlence de biraz daha azalırken o akşam, Emel Sayın’ı dinleme hevesimiz de bir başka bahara kalmıştı. Gölbaşı Gazinosu’nda Emel Sayın’ın, ince, duru sesi, gece yarısına doğru perde perde yükselerek dışarıya yayılıyordu. Çevrede gürültü azaldığından, Emel Sayın’ın sesi net ve gürültüye boğulmadan kulaklarımıza geliyordu. Gazinonun dışındaki meydanda hep bir ağızdan ona eşlik etmek, bana daha eğlenceli gelmişti sanki. Hele son söylediği “Çile Bülbülüm, Çile” şarkısını söylerken, sanki içerdeymişim gibi kendimden geçmiştim. Ayakta veya bir yerlere oturan, kadınlı, erkekli onca insan, şarkıya eşlik ediyor ve uyumla şarkıya katılmaya çalışıyordu. Ama her sayılı şey gibi eğlenceli saatlerde bitmiş, gazino dağılmıştı artık.
Sarhoşluğun hantalaştırdığı bedenlerinin uyuşukluğuyla gazinolardan çıkanlar, yollarda savrulurcasına yürüyorlardı. Onlar eğlenceyi kanıksamış halde, eş ve dostlarının kollarında yarı uykulu gibiydiler. Gecenin zifiri karanlığı kadar, uykulu ve yorgundum ama düşünebiliyordum yine de. Kimi insanlar, çimlere, ağaç diplerine sere serpe uzanmış uyurken; kimileri de üç karışlık bankların üzerine, ana rahmi duruşunda kıvrılmıştı. Yoksul ve zavallı insanların bedenlerinden demir karası geceye, sessiz çığlıklar yankılanıyordu sanki. Onlara yüreğim ezilerek bakarken kendi kendime, “Uykulu bilinçlerinin derinliklerinde, huzura dönüşmüş düşlerini görüyorlardır belki de kimbilir” diye düşünmekten kendimi alamazken, arkadaşımla birlikte otelin yolunu tuttuk.
Ruhen dinlenmiştim; ama bedenimde, yer yer sızılar oluşmaya başlamıştı. Başım uyku sersemliğiyle arada, boşlukta kayar gibi omzuma düşüyordu. Saman pazarı’ndaki, kâgir yapılı eski otelimize gelmiştik artık. Köhne otel odamız ağır kokuyordu. Limonküfü rengindeki, rengi uçuk çiçekli bir bezden iki kanatlı perde buruş buruştu. İki yana sıyırdığım perdenin altında kalan balkon kapısını açtığımda içeri giren serin ve temiz hava, kapanan gözlerimizi açmaya yetmişti. Dışarıdaki ışıklı reklâmlardan yansılanan görüntüler pencere camlarından, benekli, renkli parıltılarla, nevresimle kaplanmış yorgan ve yastıklar üzerine düşerken; bir zaman tanelinin, uzun alacalı, dar burgacında bilmediğim bir yerlere doğru gittiğimi duyumsadım birden. Renkli görüntülerin kimisi, kaleydoskop çiçekleri gibi yüzümde açılıp kapanırken; kimisi de renkli krepon kâğıdıyla boyanmış gibi sabitleniyordu. Odayı saran renk cümbüşüyle eğlenirken, bir günün yorgunluğuyla ertesi gün gireceğimiz sınavın, endişeli heyecanıyla uyuya kalmışım. Ertesi gün uyandığımda, “Hayatın gerçekleri ile düşler her zaman böyle, birbirine yüz seksen derece zıt mıdır acaba? ”diyen kafamdaki çelişkiyle, bir lisenin sınav odasında kendimi buldum.
14 – EKİM - 2007
........... devamı >>
 
Ergin Bingöl
    
    

319  

MEHLİKA SULTAN

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı:
Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı.

Bir hayalet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rü'yalarına;
Hepsi meşhur, o muamma güzeli
Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

Hepsi, sırtında aba, günlerce
Gittiler içleri hicranla dolu;
Her günün ufkunu sardıkça gece
Dediler: ''Belki bu son akşamdır''

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
Daima yollar uzar, kalp üzülür:
Ömrü oldukça yürür her yolcu,
Varmadan menzile bir yerde ölür.
........... devamı >>
 
Yahya Kemal Beyatlı
    
    

320  

KİTAP YÜKLÜ MERKEPLER

Almış ele kalemi, şiir yazar bir şair,
Mevzu; gelen başlara, türlü belaya dair!
“Ahla ofla” süslemiş, sırf şikâyet sözleri,
“Naçarım” der dövünür, tek çözümü yok zahir.

Zannederki musibet, tesadüfen gelmiştir,
Öylesine geçerken(!) bize konuk olmuştur.
İsteyince terk eder, kış kış desek bir iki(!) ,
Başka yerde kışlasın, bizde fazla kalmıştır(!)

Yok, tesadüf be dostum, biz çağırdık o geldi!
İhzar ettik şartları, hoşnut ettik o kaldı.
Bu “ilahi cezadır”, kutsi hadis dilinde,
Biz hak ettik belayı, üstümüze hak saldı.
........... devamı >>
 
Cihat Şahin
    

??
       
 
             
 
               
 
 

 

 

 

 

 

 

 
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2007. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu. Şu anda buradasınız:


30.08.2008 16:13:01

  » Ana Sayfa  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Antoloji Kulübü  » Gruplar  » SMS  » Yardım  » İletişim
  » gebelik   » Hastane   » Sağlık   » Hastaneler   »

 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İletişim